Suskunluk mu, Türkü mü? — Bilim ve Sanat

Her önemli toplumsal süreç, öteki kurumları olduğu gibi sinemayı da etkiler. Örneğin Sovyet sineması içinde İkinci Dünya Savaşı teması çok büyük bir yer tutar, bunun gibi 1929’daki büyük ekonomik krizin ABD sinemasına önemli etkileri olmuştur.

Büyük toplumsal süreçler, insanlığın önemli düşünsel tartışmalarını gündeme getirir. Bir yandan savaş alanındaki askerler birbirleriyle çarpışırken, öte yandan insanların düşünsel dünyasında yurtseverlikle hainlik, yüreklilikle korkaklık çarpışmaktadır. Ekonomik kriz dönemleri de, dayanışmayla bireyciliğin, yardımlaşmayla bencilliğin karşı karşıya geldiği dönemlerdir. Toplum bütünüyle çözümlenememiş çatışmaları bir kez de ürettiği filmlerle sorgular, doğrular-yanlışlar sinema yoluyla tartışılır. Bir filmin bu açıdan “iyi film” sayılabilmesi için ilk koşul sorunlarını yerinde seçmesi, yani gerçekten toplumun gündeminde olan sorulardan hareket etmesi olmaktadır. İyi film olmanın ikinci koşulu, bu soruları tartışırken temelde doğru ilkelere dayanmaktır. Ama burada söz konusu edilen, insanilik, dürüstlük gibi son derece genel ve evrensel ilkelerdir. Sorular yerinde olur, tartışma da doğru ilkelere dayanırsa üçüncü koşul büyük ölçüde kendiliğinden yerine gelir ve filmden doğru yanıtlar da elde edilebilir. Ancak bu doğru yanıtları, etkin bir filmde, edilgen bir izleyiciye aktarılan doğru sonuçlar biçiminde tanımlamak oldukça kaba bir yaklaşım olacak. Aslında hem film, hem de izleyici etkindir, bu ikisinin iletişiminden doğru sonuçlar ortaya çıkar.

Ülkemizde de, büyük toplumsal süreçlerin sinemaya olan etkisiyle ortaya çıkan filmler var. Ses (*) ve Sen Türkülerini Söyle (**) de, bu filmlerden ikisi. Bu filmlerde, 1980 sonrası uzun yıllar hapiste kalmış olan kahramanın çıktıktan sonra toplumla ilişki kurma çabası anlatılıyor. Ancak her iki filmde de kahramanın bu konuda çok büyük bir başarı sağladığını söylemek zor. Her iki film de şöyle bir soruyla yola çıkıyor “1980 sonrası yıllarca toplumdan soyutlanarak yaşamış olan kişiler, sonradan toplumla nasıl ilişki kuracak?” galiba filmlerin en büyük engeli de böyle bir sorudan hareket etmeleri olmuş. Çünkü gerçekte içerdeki insan dış toplumdan bütünüyle değil, ancak belli yönlerden yalıtılmış durumdadır. O halde çıktıktan sonraki uyum sorunu, kalıcı, derin bir çelişki değildir, geçici ve güncel bir sorundur.

Her iki film de topluma uyum temasını, bireyle toplumun karşı karşıya olduğu bir örgü içinde işliyor, ama uyumsuzluktan farklı tarafları sorumlu tutuyor: Ses‘te bireyin Sen Türkülerini Söyle‘de ise toplumun bu uyumsuzluktan sorumlu tutulduğunu görüyoruz.

Ses‘te, içerden çıkar çıkmaz kendi kentine değil, tatil yerine gitmesinden, orada bile insanlara sırtını dönüp denizi seyretmesinden anlıyoruz ki, kahraman, toplumla ilişki kuramamaktadır. Aslında çevresindeki iyi niyetli, insancıl kişiler ona yardım etmek istiyorlar. Ama delikanlının sakat kolu, adeta insan ilişkilerindeki aksamanın da delikanlıdan kaynaklandığını somutlamaktadır. Filmin en kötü sanılan kişisi bile suçsuzdur, ya da genel ve soyut anlamdaki sorumluluğu delikanlının sandığı boyutlarda değildir. Kahramanın bu kusuru, onun tipik olmasını önler. Bu nedenle filmin güzel görüntülerinin keyfini çıkarabilmek için, delikanlının bir klinik olgu sayılması gerekiyor.

Sen Türkülerini Söyle, aynı olguda karşı tarafı, yani toplumu ya da çevreyi sorumlu tutuyor. İlişki kurmaya hazır olan Hayri, bir türlü istediği ya da beklediği toplumu bulamaz. Bir zamanlar birlikte birşeyler (neler?) yaptığı arkadaşlarının tümü de eski değerlerinden (nelerden?) uzaklaşmış ve “yozlaşmışlardır”. Yönetmen burada ilginç bir trükten yararlanarak filmin yanılsama etkisini arttırmak istiyor: kendisinin de oyuncu olarak yer aldığı toplulukta oyuncular kendi ad, soyad ve meslekleriyle yer alıyorlar: Sibel (Sibel Turnagöl) mankendir, Tunca Yönder (Tunca Yönder) film yönetmenidir, vb. Ama bu şekilde tez güçleneceğine, dekadans belirginleşiyor, böylece gerçekçilik adına başvurulan bu uygulama gerçekliği ortadan kaldırıyor. Uyumsuzluktan bu çevre sorumludur, Hayri ise kendisiyle barışıktır; utanılacak bir şey yapmadığını söyler. Ancak sorular baştan yanlış sorulmuştur, onun için de filmin içinden doğru yanıt bulunamamaktadır.

Gerçek Sorular…

Gerçek sorular nasıl bulunacak? Herhalde 1980 sonrasının tartışılabilmesi için önce daha öncelerinin doğru değerlendirilmesi zorunlu oluyor. Gündemdeki soru, kimin haklı, kimin haksız olduğudur. Ama bu soru, yalnızca bu yazının değil, genel olarak sinema sanatının sınırlarını aşan bir genişliğe sahip. Bu nedenle, bu filmleri, yalnızca getirdikleriyle değil, getirmedikleri ve getiremedikleriyle birlikte değerlendirmek, daha sonra bunun nedenlerini tartışmak gerekiyor. O dönemi gereğince açık ve doğru biçimde tartışamayan yalnızca sinemamız mı?

Hüray-Caner Fidaner
Sinemadan/Videodan
Bilim ve Sanat
Nisan 1987, 76:54

(*) Ses, Yön: Zeki Ökten, Oyn: Tarık Akan, Nur Sürer, Sen: Fehmi Yaşar, Gör. Yön: Orhan Oğuz, 1986 (video)

(**) Sen Türkülerini Söyle, Yön: Şerif Gören, Oyn: Kadir İnanır, Sibel Turnagöl, Sen: Turgay Aksoy, Gör. Yön: Aytekin Çakmakçı, 1986

Düzeltme: Geçen sayıda “Association of Trotsky” olarak yazılan filmin doğru adı “Assasination of Trotsky” olacaktır. Düzeltir, özür dileriz.

2 Comments

Filed under makale

2 responses to “Suskunluk mu, Türkü mü? — Bilim ve Sanat

  1. Pingback: Bilim ve Sanat yazıları | YERSİZ ŞEYLER

  2. Pingback: Korkma Evladım — derleme | YERSİZ ŞEYLER