Her Gece Bir Yolculuktur — Bilim ve Sanat

GECE YOLCULUĞU, Yön: Ömer Kavur, Oyn: Aytaç Arman, Macit Koper, Zuhal Olcay, 1987 yapımı.

Kimi insanlarla ilişki kurmak, arkadaşlık etmek kolaydır, çünkü herşeyi anlatırlar, konuşurlar. Kimi insanları anlamak için ise çaba göstermek gerekir. Sinema filmleri de böyledir. Örneğin Amerikan sinemasının macera filmlerini izlerken, bazı olaylar seyredersiniz, bir şeyler olur, film biter. Geriye belki de yalnızca hareketin tadı, heyecan duygusu kalır. Oysa öyle filmler vardır ki, izleyiciden de çaba bekler, çünkü filmdeki kimi sahnelerin yalnızca kendi aralarında değil, film dışı öğelerle de bağlantıları vardır. Eğer seyirci bu dış bağlantıları da duyumsayabilirse, filmden daha çok tat alacaktır. Bu sürecin işleyebilmesi için yönetmenin başarılı anlatımı her zaman yeterli olmayabilir, seyircinin benzeri duyguları yaşamış ve tanıyor olması da gerekir. İşte Ömer Kavur’un Gece Yolculuğu, seyircilerden de yoğun çaba isteyen bir film.

“Dışadönük” senaryo yazarı Yavuz (Macit Koper) ile “içedönük” yönetmen Ali’nin (Aytaç Arman) Anadolu yolculuğu, filmde sözlerle değil, bütünüyle görüntülerle, daha doğrusu sinema diliyle anlatılıyor. Anlıyoruz ki çekilecek filme yer arayan aslında yalnızca Yavuz’dur; topluma uymuş, hatta boyun eğmiş görünen Yavu. Ali’nin kafasının içi ise çözümlenememiş sorular ve sorunlarla doludur, tarihin yürüyebilmesi için ya bu soruların/sorunların ya da Ali’nin ortadan kalkması gerekecektir.

Aslında Yavuz ile Ali’yi iki ayrı kişi olarak değil, aynı kişinin iki ayrı yönü olarak düşünmek daha doğru olacak. Bu bakış açısından iç sorgulamalarını askıya alan, çatışmalarını baskılayan, varlığını sürdürmek için dış dünyayla ilişki kuran Yavuz, kişiliğin nesnel yanını simgeliyor. Ali ise özlemlerin, duyguların ağır bastığı öznel yan olarak ortaya çıkıyor. Buna göre, filmin temel çatışması Yavuz-Ali ile toplum arasında tanımlanmış. Yavuz-Ali, Yavuz yanıyla topluma uyum gösterirken, Ali yanıyla toplumdaki değişiklikleri anlamaya çalışıyor, geçmişte kaçırdığı fırsatlara hüzünleniyor: 80 öncesinden öldürülmüş kardeş, yetişilememiş sendika toplantısı, elde tutulamamış sevgili,… Ali için hep gündemdedir. Çevresindeki her uyaran Ali’ye kendi tarihçesi olarak yansır: Stella’nın yüzü, Ali’ye en çok yaklaştığı anda eski sevgilinin yüzü oluverir. Bu çözümlenmemiş çatışmalar yüzünden Ali varlığını sürdüremez. Ali’nin diyalektik varlığı ise sürecektir, ama Yavuz’un içinde değil. Çünkü Yavuz bir başka seçim yapmıştır, bunun farkına varır ve kendi yaptığı seçimi düşünmeye başlar. Ali’nin duyarlığı iki yerde varlığını sürdürecektir: Birincisi, çoban Yusuf’un kişiliğinde; ikincisi ise Ali’nin dağa, taşa yani doğaya sunduğu yerlerden senaryosu Yavuz tarafından toplanan Gece Yolculuğu‘nda… Filmin çok büyük bir kısmının geriye dönüşlerden oluştuğunu en başta gördüğümüz daktilo sahnesinden anlarız.

Filmdeki bireysel çatışmaların ardındaki toplumsal örgü, 80 öncesi olaylar, kâr dürtüsünün anıt-kentleri ve sinema salonlarını yok etmesi gibi, kısa ve alabildiğince etkili çekimlerle aktarılıyor. Böylece insanların belirsiz bir zaman ve mekânda değil, 1980 sonrası Türkiye’sinde yaşadığını anlıyorsunuz. Bireyin filmini yapma savıyla ortaya çıkıp yalnızca kendi ideolojisinin filmini yapanların Gece Yolculuğu‘ndaki bu yaklaşımdan ders almaları beklenir. Filmde bireysel-özgün olanla, toplumsal-genel olanın diyalektik birliği, terkedilmiş köy izleğinde doruğa ulaşıyor. Cengiz Bektaş’ın anlattığı Kaya köyü olması gereken bu mekân(*), bir yandan bireysel-ruhsal anlamda nostaljiyi ve ilk yaşam dönemlerine geri dönüşü ifade ederken, öte yandan bölgenin yozlaşmasına karşı çıkan yaşlı adama, temel insani değerleri simgeleyen öğretmen gibi çevre tiplerle toplumsal bir çerçeve oluşturuyor.

Gece Yolculuğu‘nu, Alan Tanner’in Lizbon’da amaçsızca gemisinden ayrılıp kenti dolaşmaya çıkan ve elindeki kamerasıyla adeta yeniden yaşamaya başlamak isteyen bir gemiciyi anlatan Beyaz Kentte adlı filmiyle de karşılaştırmak gerekiyor. O filmin kahramanı amaçsızdır, kendisini, bütün dünyanın kendisine ait olduğu günleri düşünür gibi tembelce dolaşan “akzolotl” adlı su hayvanına benzetir. Oysa Ali amaçsız değildir, sırtında taşıyamayacağı kadar ağır bir sorumluluk duymaktadır.

Ömer Kavur yalnızca filmin iç bağlantılarıyla değil, dış bağlantılarla da, örneğin eski filmlerine göndermeler yaparak, gerçeklik duygusunu pekiştiriyor. Film kahramanının köy dışında yaşadığı yer, Yatık Emine‘nin kasabanın dışındaki evini hatırlatıyor. Çoban, Yusuf ile Kenan‘ın baş kahramanını, Alibeyköy’deki dar sokaklar Kırık bir Aşk Hikayesi‘ni çağrıştırıyor. Duvar saatini görüp de Anayurt Oteli‘ni düşünmemek elde değil. Uçurumun tepesinden görünen dalgalı deniz de seyircinin aklına Göl filmini getiriyor. Bütün bu çağrışımlara, o unutulmaz “filmcilerin yemeği” sahnesini de eklersek, filmin otobiyografik iskeleti ortaya çıkmış olacak. İşlettiği sinema, bir mobilya galerisine dönmüş olan eski kameramanın sözlerini de anmadan geçemiyoruz: “Filmlerde aslolan duygulardır”. Benzeri bir yargıyı, bu satırların yazarları da ileri sürmüşlerdir.(**)

Filmin bir başka özelliği de erkek tiplerinin canlılığına, etkinliğine karşılık, kadın tiplerinin silik ve edilgen olması. Belki de yönetmen bu kez bir “erkek filmi” yapmayı denemiş.

Sonuç olarak, sekiz filminden altısını 1980 sonrasında yapmış olan Ömer Kavur, bu filmiyle bizleri 1980 öncesinin ve sonrasının iç hesaplaşmalarına çağırıyor. Yavuz-Ali’nin başına gelenler izleyenlere de yabancı gelmeyecek. Yaşayabilmek için birçoğumuz içimizdeki gündelik yanı belirginleştirip, sorgulayan, duygu yoğunluğu taşıyan, gördüklerinden hüzünlenen yanımızı silikleştirmedik mi? Bunları tartışmak için Gece Yolculuğu‘nu izlemek, hem de dikkatlice izlemek gerekiyor.

Sinemanın ne olduğunu, ne işe yaradığını, seyirciye neyi, nasıl duyumsatacağını bilen bir yönetmenle bu yolculuğa çıkmak gerek.

Aslında, her gece bir yolculuk, her film de bir gece yolculuğu değil midir?

(*) Cengiz Bektaş, Duvarların Dışı da Senin, sayfa 70-75

(**) Hüray-Caner Fidaner, Geçmiş Yinelenebilir mi?, Bilim ve Sanat, 83, sayfa 51, Kasım 1987

Hüray-Caner Fidaner
Sinemadan/Videodan
Bilim ve Sanat
Mart 1988, 87:56

İzledikten Sonra

* TRT’nin çocukların yatma saatine dikkat etmesi gerekiyor. Örneğin, 6 Şubat günü izlediğimiz Uyuyan Güzel Balesinin bir buz balesi olduğu önceden açıklanmadığı gibi, saati de oldukça geçti. Bu güzel gösteriyi daha çok çocuk izlemeliydi.

H-C.F.

Televizyonda Sinema, Mart 1988

Dikkat, Kaçırmayın

* 2 Mart Çarşamba (TV-2): El Jardın de las Delcias (Arzuların Bahçesi) Yön: Carlos Saura, 1970 yapımı. Ülkemizde artık oldukça yaygın olarak tanınan Saura, bu filmini o sıralar karısı olan ve filmde küçük bir rolde oynayan Geraldine Chaplin’e adamış. Filmde felçli olduğu için tekerlekli sandalyede oturmak zorundak almış zengin bir adamdan (Jose Luis Lopez Vasquez) milyonlarının hesap numarasını öğrenmek isteyen aile bireylerinin çabası anlatılıyor. Kahramanının Franko’yu anımsatması yüzünden yedi ay süreyle yasaklanan film başoyuncunun başarısıyla da dikkat çekiyor.

* 3 Mart Perşembe (TV-1): İvan Grozni-II (Korkunç Ivan-II) Yön: Sergei Eisenstein, 1946 yapımı. Büyük yönetmenin son filminin ikinci bölümü. Prokofyef’in müziği eşliğinde Shakespeare’vari bir trajedi olan bu filmi sinemaseverlerin kaçırmaması gerekiyor.

* 9 Mart Çarşamba (TV-2): Insignificance (Önemsizlik) Yön: Nicholas Roeg, 1985 yapımı. Marlyn Monroe ile Albert Einstein’ı karşı karşıya getirmek gibi ilginç bir trükten yola çıkan film, televizyonda ilgi çekecek. Monroe’yu oynayan Theresa Russel’a dikkat ediniz.

* 12 Mart Cumartesi (TV-2): All That Jazz, Yön: Bob Fosse, 1979 yapımı. Sahnelenmeye hazırlanan bir müzikalin yönetmeninin (Roy Scheider) düşleri, tutkularını anlatan Bob Fosse, 1987’nin Temmuz ayında, bu filmdeki gibi bir müzikali (A Chorus Line) sahnelemeye hazırlanırken öldü.

* 15 Mart Salı (TV-1): Topaz, Yön: Alfred Hitchcock, 1969 yapımı. Ünlü yönetmen 51. filminde bir casusluk öyküsünü, soğuk savaş bakış açısından anlatıyor. Film, Leon Ulris’in aynı adlı romanından uyarlanmış. Konu gerçek bir Fransız ajanın anlattıklarından esinlenmiş.

* 19 Mart Cumartesi (TV-1) Üç Arkadaş: Yön: Memduh Ün, 1958 yapımı. Geçen ay açıklanıp gösterilmeyen bu filmin Türk Sinema Tarihinde önemli bir yeri var.

* 23 Mart Çarşamba (TV-2) Fitzcaraldo: Yön: Werner Herzog, 1982 yapımı. 1920’lerde yerli halkı sömürerek Güney Amerika’nın kauçuklarını üretmeye ve bu yolla zengin olmaya çalışan iş adamlarının arasına nasılsa düşmüş olan Fitzgerald’ın bir tutkusu vardır: Köylere opera götürmek. Herzog, bu filminde yücelik duygusunu son derecede başarılı görüntülerle anlatıyor. Klaus Kinski’nin oyunu da birinci sınıf. Bu filmi seyrettikten sonra operaya daha çok ilgi duyabilirsiniz. Filmin adı, Fitzgerald’ın yerliler arasında söylenen bozulmuş şeklinden geliyor. Ayın en iyi bir-iki filminden biri.

* 25 Mart Cuma (TV-2): La Dolce Vita (Tatlı Hayat) Yön: Federico Fellini, 1960 yapımı. Bir gazetecinin (M. Mastroanni) görev yaptığı sosyetik çevrede başından geçenleri anlatan film, kısa kısa olaylardan oluşuyor ve kahramandan çok çevreyi betimliyor. Bu film Fellini’nin ticari yönden en çok iş yapan filmlerinden biridir.

Meraklısına not:

5 Mart Cumartesi (TV-2): Pavlova (Derleme bale)
19 Mart Cumartesi (TV-2): Arabella (Opera)
26 Mart Cumartesi (TV-2): Die Wildente (H. İbsen’in oyunu, Oyn: Jean Seberg, Peter Kern)

H-C.F.

2 Comments

Filed under makale

2 responses to “Her Gece Bir Yolculuktur — Bilim ve Sanat

  1. Pingback: Bilim ve Sanat yazıları | YERSİZ ŞEYLER

  2. Pingback: Korkma Evladım — derleme | YERSİZ ŞEYLER