İstanbul Sinema Günlerinden Bir Demet — Bilim ve Sanat

Bir sanat yapıtını etkileyici ve uzun ömürlü kılan, içeriğiyle yansıttığı ve izleyenleri saran ortak duygulardır. İzleyici bir yandan bu duyguları yaşadığı için, öte yandan -örneğin film seyrederken- bu özgül durumun ancak sinemayla anlatılabileceğini bildiği, anladığı için haz duyar.

Son günlerde, sinema şenlikleri yoluyla pek çok sinemasever bu duyguları doyasıya yaşamış olsa gerek. 1. Ankara Film Şenliği’nin ardından 7. İstanbul Sinema Günleri, yürek burkan, öfke doğuran sansür engeline karşı bu ortamı sağlamayı başardı. İki şenliğin seyircisini karşılaştırdığımızda, Ankara’da izleyicinin çoğunlukla öğrencilerden oluştuğunu, İstanbul’da ise yaş ortalamasının yükseldiğini görüyoruz.

Bu yazıda, İstanbul Sinema Günleri’nde izlediğimiz üç filmden söz edeceğiz.

Orta Yaş Duyguları

Sinemanın büyülü dünyası, her yaşın, her toplumun yaşadığı yoğun duyguların paylaşıldığı bir ortam olarak görülebilir. Her yaşın ortak duyguları yanında, değişik yaş gruplarının, değişik kuşakların özgül duyguları da yaşanır sinemada. İşte Scola’nın Teras‘ı da yoğun olarak orta yaş erkeklerinin duygularını konu alıyor, özne olarak da otuzlu yıllarda doğmuş İtalyan erkekleri kuşağını seçiyor.

TERAS (La Terazza), Yön: Ettoro Scola, Oyn: M. Mastroianni, U. Tognazzi, V. Gassman, 1980 yapımı.

Bir grup eski arkadaşın aynı çatıda sık sık yaşadıkları partilerden yola çıkan film, orta yaş kaygılarını, genellikle sanıldığı gibi kadınların değil, erkeklerin daha çok yaşadığını vurguluyor. Bu filmde, üretkenliklerini fiziksel olarak yitirmiş, ama yaşam sahnesini terk etmeye ruhsal yönden hazır olmayan bir grup erkeği izliyoruz. Bir türlü senaryo yazamayan senaryo yazarı, TV programı yapamayan TV program yapımcısı, politik sorunları hafta sonu buluştuğunda genç sevgilisiyle konuşup, kişisel sorunlarını parti kongresinde kürsüden anlatmayı düşleyen İKP milletvekili, vb. Olmak istedikleri ben ile olabildikleri ben arasındaki farkı, sürekli konuşarak kapatmaya çalışan bu kişiler, içinde bulundukları kısır ilişkileri, ufak tefek farklarla sürekli yinelerler. Filmde asıl üretken olan kadınlardır, evli olmayan anneanne, üstelik ileri yaşında, gebe kalır, örneğin. Bu olaya kadınlar sevecenlik ve hoşgörüyle yaklaşırken, erkekler öfke ve şaşkınlık duyarlar.

Filmde özellikle eşler arasındaki iletişimsizlik ve aile içi yalnızlık duygularını da izliyoruz. Ayrıldığı karısının ancak televizyon ekranındaki görüntüsünü öpebilen orta yaş erkeğine karşı, birbirini arayan genç çiftin sonunda buluştuğunu izliyoruz. Finalde yağmurdan kaçan orta yaş erkekler grubu, kadınlardan ayrı bir yerde eski şarkılarını yinelerken, genç çiftin sağlıklı bir iletişim kurabildiklerini, yağmura çıkmaktan da çekinmediklerini gözlüyoruz. Böylece film, geleceğe duyulan umutla sona eriyor.

Teras, bol konuşmalı olduğu için zor izlenen, ama getirdiği toplumsal eleştirilerle çağımız insanına çok şeyler söyleyen, önemli bir film.

Bir Masanın Çevresinde

HANIMEFENDİYE UZUN ÖMÜRLER (Lunga Vita Alla Signora), Yön: Ermanno Olmi, Oyn: Marco Esposito, Simona Brandalise, 1987 yapımı.

Bir ziyafet masası, en başta hanımefendi, sırasıyla bu yemeğe katılma onuruna ermiş seçkin kişiler ve hizmet eden genç garsonlar… Görülebildiği kadarıyla yüzü kâh yenen balığa, kâh köpeğe benzeyen hanımefendi, toplumbilimsel anlamıyla iktidarı ve otoriteyi simgeler, ruhbilimsel anlamıyla hem “ana”, hem “süperego”dur, hatta mitolojik yönden bir anatanrıçadır. Yemeğe katılanlar ise toplumun egemen kesimlerini temsil ederler. Genç bir garson, bu yemekte neler gözleyebilir, toplum hakkında neler öğrenebilir? Masada farklı kişiler vardır: yardakçılar / “muhalifler”, eskiler / yeniler, kibarlar / görgüsüzler… Ama bunların hepsi de hanımefendiye bağımlıdır. Masada her ayrıntı önceden belirlenmiştir: Kimin nereye oturacağı, ne yeneceği, ne zaman ne yapılacağı… Protokol müdiresi, en ince ayrıntılara varıncaya dek her şeyi denetim altında tutmaya çalışır… Yalnızca ayakta duran garsonlardan birisi olaya bağımsız bir gözle bakabilecektir.

Ankara Film Şenliği’nden tanıdığımız İtalyan yönetmen Ermanno Olmi, 1987 Venedik Film Şenliğinde Fipresci (Uluslararası Sinema Eleştirmenleri) ödülü alan bu son filminde, toplumun egemen kesimini, dışardan ve eleştirel bir gözle izliyor. Filmde iletişimin sözlerden çok “beden dili” ile sağlandığını gözlüyoruz. Kişi, en güçlü ve hızlı iletişim yolu olan beden dili ile çevresine öyle çok şeyler söyler ki… Her kıpırtı, her bakış, her devinim yoğun anlamlar taşır. Olmi bu filminde, bu ayrıntıları ince ince işleyerek çok güzel bir sanat yapıtı ortaya çıkarıyor.

Bir masanın film içinde ne gibi anlamlar taşıyabileceğini Eisenstein’den öğrenmiştik (Sinema Dersleri, Eisenstein, Çev. Engin Ayça, Hil Yayın, 1986, sayfa 25-31). Sanki Olmi, bu konuda yeni bir tez yapmış, bağımsız genç garson için bu masanın çevresinden kurtuluş olanağı olup olmadığını tartışıyor. Hanımefendiye Uzun Ömürler, üzerine daha çok şeyler söylenebilecek, yoğun bir film.

Bir Karşı-Kahraman

ALLONSANFA’N, Yön: Taviani Kardeşler, Oyn: M. Mastroianni, Leo Massari, Müzik: E. Morricone, 1974 yapımı.

“Allonsanfa’n” sözü, aslında Fransız İhtilalinin marşı olan Marseyezin ile sözcükleri ve “Haydi çocuklar” anlamına geliyor. Bu söz, filmde devrimci bir grubun önderinin adı. Ama film Allonsanfa’n’nın değil, politik hapisliğinin sonunda bu gruptan ayrılmaya çalışan bir soylunun, Fulvio Imbriani’nin öyküsü. Imbriani politik hareketten yılgındır, ablasının yanına döner, burada çatışmalardan uzak kalmayı umar. Ama hem asıl çatışma içinde sürmektedir, hem de eski yaşamının kendisine yüklediği sorumluluklar vardır: Eski sevgilisi, uzakta büyüyen çocuğu ve romantik-devrimci arkadaşları… Imbriani’nin giderek artan dönekliği, yeni bir yaşam kurması için yeterli olmayacaktır. Çünkü o belli bir saf seçip orayı savunmak yerine, dönekliği kendi başına bir yaşam görüşü haline getirecektir. Filmin başında bir kahraman olan Imbriani, giderek coşkusunu, tutarlılığını, insani değerlerini, yücelik duygusunu yitirecek ve bir karşı-kahramana dönüşecektir. 19. yüzyılın ilk çeyreğinde geçmesine karşın, film ne denli çağdaş bir konuya eğiliyor, öyle değil mi?

Mastroianni’nin eşsiz oyunu, Morricone’nin güzelim müziği ile bütünleşen Allonsanfa’n, bir karşı-destan adeta, bir çöküşün destanı, Taviani’lerin, Babam ve Ustam (Padre Padrone) öncesi dönemlerinin son filmi olan Allonsanfa’n, görüldüğü yerde izlenmeli.

* * *

Umuyoruz ki, sinema şenliklerinde sınırlı bir seyirci kitlesine oynayan filmlerin bir kısmı olsun ticari gösterime girer, ya da hiç olmazsa video kasetleri bulunur da bu filmler daha çok seyirciye ulaşır…

Hüray-Caner Fidaner
Sinemadan/Videodan
Bilim ve Sanat
Mayıs 1988, 89:54

Televizyonda Sinema, Mayıs 1988

Dikkat, Kaçırmayın!

Artık bu bölümün adını, “Olsa da İzlesek” diye değiştirmek gerekiyor. TRT’deki yönetim değişikliği, televizyondaki sinema filmlerine olumsuz yansıdı, ne yazık ki… Son aylarda hem TV listelerindeki nitelikli filmler azaldı, hem de açıklandığı halde gösterilmeyen güzel filmler arttı. Örneğin, artık Bir Zamanlar Amerika’da‘yı, Fitzcarraldo‘yu gerçekten izlemek istiyoruz.

* 22 Mayıs Cumartesi (TV-1): Ballad of Cable Hogue (Çöl Şeytanı), Yön: Sam Peckinpah, Oyn: Jason Robards, Stella Stevens, 1970 yapımı. Çölde zengin olmuş bir altın arayıcısı olan Cable Hogue’un geçmişte kendisini soyup ölüme terk eden kişilerden intikam almasını anlatan bu film, Peckinpah’ın yumuşak ve sevecen bir Westerni.

* Mayıs Çarşamba (TV-2): Fitzcarraldo, Yön: Werner Herzog, Oyn: Klaus Kinski, Claudia Cardinale, 1982 yapımı. Neden hâlâ gösterilmedi, bilmiyoruz, ama üçüncü kez listeye alınan bu film için beklemeye değer. Opera delisi bir maceracının 1920’ler Güney Amerika’sındaki serüvenleri. Gösterilirse, bu ayın en iyi filmi olacak.

* 22 Mayıs Pazar (TV-2): Neighbours (Komşular), Yön: John H. Avildsen, Oyn: John Belushi, Dan Aykroyd, 1981 yapımı. Bir banliyödeki yaşamı ve kişilerarası ilişkileri anlatan bu sevimli güldürü, Blues Brothers‘dan (Cazcı Kardeşler-John Landis) anımsadığımız oyuncuları için izlemeye değer.

* 24 Mayıs Salı (TV-2): The Day After (Ertesi Gün), Yön: Nicholas Mayer, Oyn: Jason Robards, J.B. Williams, 1983 yapımı. Olası bir nükleer savaşın ertesini anlatan ve ilk gösterimlerinde çok beğenilen bu film, barışçı iletisi ve güncel konusu nedeniyle izlenmeli.

* 25 Mayıs Çarşamba (TV-2): Apa (Baba), Yön: İstvan Szabo, Oyn: Miklos Gabor, Klari Tolnay, 1966 yapımı. Albay Redl (1984), Mephisto (1981) gibi filmleri ile tanıdığımız Szabo, bu filmiyle 1967 Moskova Film Festivali büyük ödülünü almıştı. Sinemaseverler, ekran başına…

* 27 Mayıs Cuma (TV-2): Dog Day Afternoon (Köpeklerin Günü), Yön: Sidney Lumet, Oyn: Al Pacino, John Gazale, 1975 yapımı. Yılın en sıcak günü, iki beceriksiz soyguncu bir bankayı soymaya kalkışırlar. Aslında filmin köpeklerle bir ilgisi yok, adı İngilizcede “yılın en sıcak günü” anlamına geliyor. Seyri hoş bir film.

* 29 Mayıs Pazar (TV-1): Bring me the Head of Alfredo Garcia (Bana Alfredo Garcia’nın Kellesini Getirin), Yön: Sam Peckinpah, Oyn: Warren Oates, İsela Vega, 1974 yapımı. Kızı saldırıya uğrayan zengin bir Meksikalının suçluları bulana ödül vaat etmesini anlatan bu filmin yüksek dozda şiddet içerdiini ve daha önceden sinemalarda “Bana Onun Kellesini Getirin” adıyla oynadığını anımsatalım.

* 1 Haziran Çarşamba (TV-2): Metin, Yön: Thomas Draeger, Oyn: Trude Yüksel, Daniela Linkiewicz, 1979. 16 mm’lik bu film, Almanyada yaşayan 6 yaşında bir Türk çocuğunun, Metin’in gündelik yaşantısını ve özellikle bir Alman kızı olan Anna’yla ilişkisini anlatıyor. Çocuk filmi olarak çekilmiş olan Metin‘in televizyonda da çocukların izleyebileceği bir saatte gösterilmesini diliyoruz.

H-C.F.

2 Comments

Filed under makale

2 responses to “İstanbul Sinema Günlerinden Bir Demet — Bilim ve Sanat

  1. Pingback: Bilim ve Sanat yazıları | YERSİZ ŞEYLER

  2. Pingback: Korkma Evladım — derleme | YERSİZ ŞEYLER