Düşünceler

Not: İlkokul ve ortaokulda yazmış olduğum bir metin. Bilgisayardaki son değiştirilme tarihiyle yazıyı yayınladım.

Bu yazılarda benim düşüncelerimi bulacaksınız. İki başlık altında topladım bunları, doğa ve insan. Fakat ilk önce bunların oluşmasını sağlayan temel sistemlerimi anlatmalıyım.

-Din-
Herhangi bir tanrının varlığına inanmıyorum. Bence insan tanrıya ihtiyaç duyduğu için bunu kendi beyninde oluşturdu. Farklı toplumların farklı dinleri olması dinin topluma yani insana bağlı olduğunu gösteriyor zaten. İnsan kaç bin yıl önce tepesine diktiği tanrıya hâlâ inanıyor, demek ki aklına yatmış…

İlginçtir, bir ateist olmama karşın kendime ateist demek biraz garip geliyor bana. Ateist olan olmayan diye insanları ayırınca, sanki insan normalde dindardır da bazısı sonradan ateist olur gibi düşünülüyor sanıyorum. Bence ateist olan olmayan değil dindar olan olmayan diye nitelendirmek gerekir insanları, çünkü ateistte birşey eksik ya da fazla değildir ama dindarda ateistte olmayan inanç vardır. İnancı olan olmayan diye düşünürsek buna dindar, dindar değil diyebiliriz. Ateist sözcüğünü kullanıp ters isimlendirme uygun değil bence.

-Doğa ve Zaman-
Diyorum ki, doğada sadece kütle vardır. Yani bütün evren atomlar ve atomların bulunmadığı boşluklardan ibarettir. Yani doğada ne hayalet, ne ruh, ne tanrı vardır. Kütleden oluşmayan hiçbir şey doğada değildir. Matematikteki doğruların kütlesi yok deseniz doğrular doğada değildir, doğada kütleyle kodlanmıştır. İnsan beyni kütledir ve bu kütleler insanın düşündüğü şeylerin doğaya yazılması gibidir (bakınız: insan/düşünce).

Ayrıca doğanın kütleden oluştuğu gibi bu kütleler de değişmez fizik kurallarına göre hareket ediyor. O halde aynı enerjilerle aynı kütleler yine biraraya gelirse, aynı hareket olur. Bir örnek vereyim:

Bir tavla zarını attık. Rüzgâr şu yönden geldi, zar şu yöne döndü, zar yere bilmemkaç derece açıyla çarptı, etkiye tepki kuralıyla ortalama bilmemkaç km/s hızla havaya fırladı, bilmemne yönüne döndü, şeş üste geldi, yere bilmemkaç derece açıyla çarptı ve şeş üstte kaldı. Zar şeş geldi.

Eğer aynı zarı aynı koşullarda aynı şekilde atsaydık, yani zamanı geri alabilseydik, aynı olaylar olacaktı ve zar yine şeş gelecekti. Yani biz zarı atarken zarın şeş geleceği belliydi ve herşey kütleyse ve aynı koşulda aynı şekilde hareket edecekse bu kural her zaman geçerlidir. Her anın geleceği yalnız bir şekilde olabilir, yani zaman tek çizgide ilerler. Bu kurallar insan beyni için de geçerlidir, insan beyni de nihayet kütleden oluşan bir mekanizmadır. O halde insan da aynı koşullarda aynı kararı verir, yani insanın iradesi yoktur.

Bunları düşündükten sonra da doğanın kütleden oluştuğunu savunan felsefi akımın adının Materyalizm, bir anın bir sonrakini belirlediğini savunan akımın da Determinizm olduğunu öğrendim.

-Doğa-
Doğa herşey. En azından ben bu anlamda kullanacağım. Bitkiler, hayvanlar (insan dahil), diğer canlılar, atmosfer, yerçekimi, suyun kaldırma kuvveti, Dünya, Güneş Sistemi, galaksiler… Hepsi de doğa. Evren doğadır. Çünkü bunları “doğadır” – “değildir” diye birbirinden ayıramayız. Hepsi sistemin, dengenin bir parçası.

İnsan doğayı kısıtlı duyularıyla algılıyor. Bir köpeğin ya da başka bir hayvanın dünyayı (siyah-beyaz gördüğü için) gerçeğinden farklı gördüğünü söyleyenler kendilerini kandırıyorlar. İnsanın gördüğü doğa da tam olarak gerçek doğa değil, yakınsak mercekten görünen doğadır. Yani hiçbir şeyi gerçek boyutunda göremez insan, daha uzaktaki bir nesneyi daha küçük görür. Hiçbir duyu mükemmel olmadığına göre gerçek renk, koku, tat yok. Her canlı farklı algılıyorsa bunların “gerçek”i olamaz, çünkü ortak değil. Bizim yeşil gördüğümüz bir şeyi bir hayvan gri görüyorsa onun rengi şudur diyemeyiz. Hayvanların gerçek dünyayı görmediklerini ve bizim ise gördüğümüzü düşünmek, bir yarasanın kuşların gerçek sesleri duyamadığını düşünmesi gibi olur. Orada gerçek dünya, “Bu gerçek.” diyenin gördüğü dünyadır. Yani öznel dünyadır, çünkü canlı dünyayı sadece kendi gözünden görür.
Peki ya boyut? Çizdiğiniz hangi 1 santimetre uzunluktaki çizgi gerçekten 1 santim? Ayrıntılı düşünecek olursak çizgi üzerindeki tam olarak hangi noktadan hangi noktaya uzaklık 1 santim olmalı? Kurşun kalemle yazdığımızı farzedelim, çizginin bir ucundan bir ucuna dedik, doğrultuyu belirttik farzedelim, grafit moleküllerini oluşturan atomların etrafında dönen elektronlar çizginin uzunluğunu sürekli olarak değiştiriyor. Sınır genişleyip daralır.

Aslında zaten uzunluk birimi de yoktur. Aynı cetvelin üzerindeki santimetreler bile birbirinden farklıdır. Doğanın mükemmel olmaması gibi insan da hiçbir zaman mükemmel değildir. Dolayısıyla hiçbir cetvel mükemmel değildir, ayrıca cetveldeki hiçbir uzunluğu da ölçemeyiz. Demek ki hiçbir gerçek uzunluk ölçüsü olamaz.

Eh, doğada hiçbir şeyin boyutu, rengi, kokusu, tadı ve diğer hiçbir gerçek özelliği yoksa ne kaldı doğadan, gerçek değil mi yani doğa? Tabi ki doğa gerçektir, ama mükemmel değildir. Doğadaki her gerçek de doğa gibi kusurludur ve hiçbir zaman tam olarak ölçülemez.

-Doğadaki Denge-
Bir biyoloji öğretmenim bana dinozorların ölmesinin sebebinin doğadaki dengenin bozulması olduğunu söylemişti. “Dengenin bozulması” yaklaşımı bunun istenmeyen bir şey olduğunu belirtiyor, yani “kötü” olduğunu. Anladığım kadarıyla bu yaklaşıma göre canlılara zararlı olan her şey “kötü” ve “doğaya zararlı” olarak alınıyor. Yani canlılar yönünden bakılıyor olaya, subjektif bir bakış. Çok canlı çok denge midir? Belki biyolojide terim anlamı bu olabilir, ama ben biyolog değilim…

Mesela nükleer bir patlama oldu ve bütün Dünya helyuma dönüştü (gerçekçi olması gerekmiyor). Bu durumda denge “bozuldu” mu? Canlılar tarafından bakarsak varolan denge “bozuldu”, helyum açısından bakarsak Dünya’da az miktarda kalmış helyum maddesi tekrar eski miktarına kavuştu, yani bozulmuş denge düzeldi!

Ozon tabakası deliniyor, doğanın dengesi mi bozuluyor? Kim deliyor ozonu? Insan. Yani “Insan, doğanın dengesini bozuyor” demek bu. Peki insan ne? Sadece doğadaki mekanizmaların bir parçası değil mi? Fizik kurallarıyla hareket eden, yine sonuçta atomdan molekülden oluşan bir varlık. İnsan doğanın dengesinin bir parçasıysa doğanın dengesini nasıl bozsun? Bir dengeyi ancak bir dış güç bozabilir. Yoksa doğa ve insan evrenin ayrı bölümleriymiş gibi mi düşünülüyor? Insanı doğa yarattı ve kontrol ediyor, çünkü insan da doğa, doğadaki bir “belli kurallarla hareket eden parçacıklar grubu” sadece.

Neyse, dengeyi bu kadar bozup bozup düzelttik ama doğanın mükemmel olmadığını söylemiştik. O halde doğada denge de zaten olamaz. Denge olması için her şeyin aynı döngüde gitmesi gerekir. Eğer böyle olsaydı doğada değişim olmazdı. Çünkü dengeli bir doğanın değişmesi için bir dış güç gereklidir. Doğa her şeyse dış güç de olamaz. Demek ki doğanın dengesi yoktur, çünkü doğa değişmektedir.

Doğada denge yoktur ama bir denge arayışı vardır. Doğa, bir dengeye kavuşabilmek için hep biraz daha karışık sistemler oluşturuyor, evrimle. Oysa sistemler ne kadar gelişirse gelişsin, doğa hiçbir zaman dengeye ulaşamayacaktır. Çünkü doğa da yaptığı sistemler de kusursuz değildir. Zaten dengeye ulaşılması, her şeyin, dolayısıyla zamanın aynı döngüye girmesi demektir ki bu da değişimin sonudur, bir başka deyişle zamanın sonu.

-Doğadaki Evrim-
Doğanın denge arayışının nedenidir evrim. Evrim olduğu zaman denge arayışı var, doğa varsa evrim de var zaten. Canlılardaki evrim nedir? Basit olarak açıklayacak olursak:
Canlıların “en dengelileri” yani hayatta kalabilenleri başka canlılar oluşturur. Bu kuşak DNA’daki değişim sayesinde bir önceki kuşaktan küçük farklar taşımaktadır. Bu farklılardan iyileri kalır, kötüleri ölür. Bir sonraki kuşağa yine iyi farklar yinelenir. Her kuşak canlı türünde küçük gelişmeler olur ve bilmemkaç bin yıl sonra bir bakarsınız canlı türünün boynuzu çıkmış, hortumu kısalmış, kuyruğu küçülmüş vs.

Farklılaşmaların iyisi ve kötüsü canlının yaşadığı yere göre değişeceğinden farklı yerlerde farklı evrim olur. Mesela Afrika filinin kulakları Asya filindekilerden çok farklıdır. Buna bir örnek de siyah insanlardır, bu farkın tek nedeni farklı evrimlerle oluşmamızdır. Uzakdoğulu çekik gözlüler de buna örnektir.

Bütün kişi anne-baba’ya bağlı değildir, yani her şey kalıtsal değildir, zihinsel evrimi unutmamak gerekir. Her yeni kuşaktan insan, bir önceki kuşaktan bir grup insan tarafından yetiştirilir. Bu şekilde her insan onu yetiştirenlerin ve yetiştiği çevrenin, zihniyetin vb. bir birleşimi, bir kompozisyonu, bir sentezi durumundadır. İşte bu yüzden her insan doğada tektir. Evrim bunu gerektirir.

-İnsan-
Doğa, denge arayışında bir çok sistem yaratmıştır. Bunun küçük bir parçası da biziz. Düşünen, hisseden bir varlık. Düşünmenin ve hissetmenin ne olduğunu açıklayamam, zaten her insan biliyor.

İnsan, meraklı bir araştırmacıdır. Orada gördüğü dağın arkasında ne olduğunu çok merak eder. Bulunduğu yerde yaşaması için fazlasıyla yeterli besin vb. olsa da ne yapar eder o dağı aşar. O aşamadıysa çocuklarına aşmalarını öğütler. Çocuklarsa dağa meraklı gözlerle bakarlar. Büyüyünce dağın ardındaki ormanı bulan insan ise beriki ormanın sonunu merak eder…

Mükemmellik arayışına katılır, ölçer, isimlendirir, genelleme yapar.. Aklında mükemmel bir evren canlandırır ve boyut boyut inceler bunu. Mükemmel evrenine mükemmel şekiller çizer, uzaklıkları kesin noktalar koyar, bunlarla işlemler yapar ve bunu günlük hayatta gittikçe (insanların düşündükleri yönde) karmaşıklaşan matematik işlemlerinde kullanır.

Hayvanlarda olduğu gibi sırf hissetmez, hislerini düşünür. Acısını, keyfini düşünür, aşık olunca hayvanlardaki gibi bağırmaz, herşeyi düşünür. İnsan gördüklerinin, duyduklarının, kokladıklarının, dokunduklarının ve tattıklarının yanında hissettiklerini de düşünür.

-Düşünce-
Şimdi bir soru soralım: İnsan, duyuları olmadan düşünebilir mi? Hemen hayır demeyin, insan sırf dış dünyayı düşünmez. Hiçbir duyu organı çalışmayan bir insan hayal edelim, bu insan ne düşünür? Acıktığını, susadığını hisseder ve temel düşünce sistemini bunlar oluşturur. Bütün bunların unutulması yine insanın doğanın bir parçası olduğunu unutmaktan geliyor. İnsan doğayı düşünür, ama doğayı sadece duyularıyla algılamaz, çünkü duyular sadece dış dünya ile bağlantı kurar oysa insanın kendisi de doğa. Yani doğa, insan dışındaki herşey değildir, herşeydir.

İnsanın düşündüğü organı beyin, beş duyu ile dış dünyadan, sinir bağlantılarıyla vücudun kendisinden veri alır. Aldığı verileri kullanarak bazı sonuçlara ulaşır ve bu sonuçlara göre vücudu yönetir. Daha çok veri daha iyi sonuç demektir ki işte bu da deneyimdir. Sırf insanın bilgisi değil toplumun bilgisi de zamanla gelişir, çünkü insan bilgilerini sonraki kuşağa aktarabilir.

İnsan doğduğunda kendisini araştırıldığında mükemmel gibi görünen sistemlerin arasında bulur. Buna bakıp ürettiği basit düşüncelerden (koyun saymaktan sayılar) gelişerek gittikçe daha karmaşık düşünür. Mesela aklında mükemmel bir uzay canlandırır, her şey 1 boyutlu 2 boyutlu vs. diye ayrılmıştır orada, her şey ölçülebilir boyuttadır, bütün cm’ler tam bir cm’dir, kısacası her şey kusursuzdur. Geometri sınavında kağıda çizdiğimiz o üçgenlerin hiçbiri kağıttaki o mürekkep öbeği değildir. Çizim, sadece düşüncenin simgesidir; çizim düzgün değildir, iki boyutlu değildir yani üçgen değildir. Üçgen soyut bir şey, matematiğin uzayındaki bir nokta kümesi. İnsan, kusurlu doğadan aldığı verileri kullanarak kusurlu beyniyle kusursuz şeyler düşünüyor, sonra bunu kusurlu eliyle kusurlu bir şekilde çiziyor.

Sanki düşünceler doğadan ayrı bir boyut. Doğa ise düşünceyi değil düşüncenin doğada saklanabilecek şekilde atom ve moleküllerde”kodlanmış” halini insanın beyninde barındırıyor. Örneğin bir kağıda “beş boynuzlu boğa” yazarsanız aslında kağıtta bulunamayacak bir şeyi kağıda “kodlamış” olursunuz. Yani o söz kendisi beş boynuzlu bir boğa değildir ama “beş boynuzlu boğa” kavramını anlamıyla verir. İnsanın düşünceleri de (insan için düşünce örneği: geometri) doğada yoktur ama sahibi olan insanın beyninde onun anlayabileceği şekilde yazılıdır, çünkü kusurlu doğanın içinde varolamayacak kadar mükemmeldir.

İnsan “evrenin sırrını” sadece öğrendiklerini kullanarak düşünür. Eski Mısır’daki tanrılar niye insan-hayvan karışımıydı? Çünkü o zamanlar insanın doğada gördüğü irade sahibi varlıklar insanlar ve hayvanlardı. Bugün de insan evrenin geri kalanını şu anda görebildiği bölümüne bakarak tahmin ediyor. Örneğin ben doğaya bakıyorum, Dünya Güneş’in etrafında dönüyor, içinde Güneş’in de bulunduğu Samanyolu galaksisi de bir hareket halinde, herşey dönüyor. Herşey hareketli. O halde diyorum, evrendeki bütün herşeyin etrafında döndüğü bir nokta var. İşte o nokta hareketsiz, ama bir tek nokta kütle barındıramayacağından evrendeki herşey hareketlidir diyorum. Bu durumda ben ne yaptım? Evrenin gördüğüm kadarıyla geri kalanını tahmin ettim. Bu tahminin doğru olması düşük ihtimal, çünkü bakıyoruz ki daha önce de insanlar bildikleriyle tahminde bulunmuşlar ama tutturamamışlar, aslını bilmiyorlardı.

Bazen en son ne düşündüğümü soruyorum kendime, daha sonra birkaç saniye beynimi felç eden bir düşünce zincirine kapılıyorum. Son düşündüğümün ne olduğunu sorduktan sonra son düşündüğüm şeyi “son düşündüğüm şeyi sormak” olarak çıkarıyorum. Ama o zaman da son düşündüğüm şey “son düşündüğüm şeyin son düşündüğüm şeyi sormak olduğu” oluyor. Toparlanana kadar beynim “son düşündüğünü düşündüğünü düşündüğünü düşünmek” gibi saçmalıklarla doluyor.

-Din-
Din, araştırmacı insanın pes etmesidir. İnsan doğaya sorduğu “Ben niye varım?” “Bu niye var?” “Şu niye öyle değil de böyle?” gibi soruların cevabını “Olsa olsa bu nedenledir.” diye cevapladıktan sonra kendisi de buna inanırsa araştırmaktan caymış olur ve bu da dindir. Dinde doğayı insan biçimler.

Insan daha ilerisini biçimlerken kendi gerisini düşünür. Kendi nasıl bir oyuncak bebek yapıyorsa başka insana benzeyen birilerinin de kendisini yaptığını düşünür. Ona yaratıcı “tanrı” deyip dua eder “Beni koru” diye, çünkü tanrı onun üstüdür. İnsan nasıl yaptığı nesnelere istediğini yapabiliyorsa tanrının da ona istediğini yapabileceğini düşünür. Kafasında canlandırdığı tanrının resmini, heykelini yapar. Bu tanrılar genellikle ya insan, ya hayvan, ya da ikisinin karışımıdır; çünkü insanın doğada gördüğü hareketli canlılar bunlardır. Tek ya da çok tanrılı dinler vardır.

Yaratıcı, dindar için yeterli değildir. Bir de yaratılış masalı olmalıdır. Mesela bugün islama ve hristiyanlığa göre yaratılış tam altı gün sürmüştür. Neredeyse on dört asırdır yeni hiçbir din çıkmadığından bugünkü dinlerin bile yaratılış efsaneleri çok ilkeldir. Örneğin evrenden “yer ve gök” diye bahsedilmektedir, zaten o zamanlar insanlar dünyanın yuvarlak olduğunu bile bilmiyorlardı ki!

Insanlar eşittir, çünkü hepsi birbirinden farklıdır ve onları iyi-kötü diye ayıracak bir üst irade yoktur. İnsanlar eşittir, çünkü hepsi de sadece “diğerlerinden farklı”dır. Onları A, B, C gibi gruplandıracak ortak bir fikir yoktur, birinin A dediğine bir başkası B der. Mesela bir papatya, bir de menekşe var. Bunlar birbirinden farklıdır, ben papatyayı severim siz menekşeyi seversiniz. Bu durumda ne olur? Iki çiçek birbirine eşit olur. Benim için eşit değildir, sizin için değildir ama ortak bir karar olmadığına göre çiçekler eşittir. Din, eşitliğe karşıdır. Çünkü dinde tek irade tanrı, insanları gruplara ayırır ve tanrı sorgulanamaz. Demek ki dindaşların hepsi bir insana A diyecekler, birine hepsi B diyecek, eşitlik ortadan kalkacak, insanlar A, B diye ayrılacak. Herkesin papatyayı sevdiğini düşünün. Din insanları A’dır, B’dir, C’dir gibilerden gruplara ayırıyorsa (iyi-kötü, haklı-haksız gibi) eşitlik yanlısı olamaz.

Din, eski insanların artık yanlışlığı kanıtlanmış “evrenin sırrı” tahminleridir. İnsan, gerçeği gidip öğrenecek gücü olmadığı için “evrenin sırrı”nı tahmin ediyor. Daha sonra tersi kanıtlanınca eski tahminin hala “inanan”ları varsa bunlara “din duyguları” deniyor ve incitmemek gerektiği söyleniyor, bırakın inansınlar.

1 Comment

Filed under şey

One response to “Düşünceler

  1. Pingback: Şapkalı harflerin benimsenmesi | YERSİZ ŞEYLER