Barış’ın artık bir Amiga’sı vardı – PC! 09

1950’lerin sonunda ve 1960’ların başlarında geçen kendi çocukluğumu düşünüyorum da, bizim kuşağın karşılaştığı ilk “yeni teknoloji”, üzerindeki el işlemeli örtü ile oturma odasının baş köşesine kurulmuş olan lambalı radyo idi.

Barış henüz bir ilkokul öğrencisiyken zaman zaman bize soruyordu: “Baba, siz benim kadarken gerçekten televizyon yok muydu? Video da mı yoktu?” Onun bu soruları bana babaannemin 1970’lerin başlarında, seksenli yaşlarını sürerken “Biz bu dünyaya erken gelmişiz…” deyişini anımsatıyordu. O zamanlar 45’lik plaklar çalan pikapları, küçük transistörlü radyoları görüp de bunları gençliğinde kullanamadığına yanan rahmetli babaannem bugünkü teknolojiyi görseydi neler düşünürdü kim bilir…

Bitirmek üzere olduğumuz yirminci yüzyıla “teknoloji yüzyılı” demek doğru olacak sanıyorum. Benzer bir terim bulmak gerekirse, yirmi birinci yüzyıl da herhalde “iletişim yüzyılı” olarak anılacak.

Aslında yirminci yüzyılın ilk çeyreğine Birinci, ikinci çeyreğine de İkinci Dünya Savaşı damgasını vurmuştu. İspanya’dan Kore’ye kadar birçok yerde küçük savaşlar da tabloyu tamamlıyordu. Herhalde bu savaşların da etkisiyle (ve belki bazılarının da nedeni olarak) teknolojinin askerî yanı 1950’lere kadar ağırlık taşıdı. Lazerden uzay gemilerine kadar birçok teknolojinin, yöneylem araştırmasından oyun teorisine kadar birçok kuramsal bilgi dalının ortaya çıkmasında askerî araştırmaların önemli rol oynadığını biliyoruz. İnternet’in büyükbabası olarak bilinen “Arpanet”in doğuşu bile askerî bir gereksinimle olmuştur.

Yirminci Yüzyıl

Bu yüzyılın gündelik yaşantımızı yakından ilgilendiren büyük buluşları daha çok son elli yıla sığmış gibi görünüyor. 1950’lerin sonunda ve 1960’ların başlarında geçen kendi çocukluğumu düşünüyorum da, bizim kuşağın karşılaştığı ilk “yeni teknoloji”, üzerindeki el işlemeli örtü ile oturma odasının baş köşesine kurulmuş olan lambalı radyo idi. O yılları yaşamadım, ama büyüklerimiz İkinci Dünya Savaşı ile ilgili haberleri, komşudaki ya da kahvedeki radyonun çevresine toplanıp dinlediklerini anlatırlardı. Savaş sonrası hızla yayılan lambalı radyolar 1970’lere kadar, yani yirmi-otuz yıl saltanat sürdüler. Fakat bundan sonraki buluşların ömrü çok daha kısa oldu.

1960’larda transistörlü radyolar evimize girdi. Çocukluk günlerimin en büyük zevklerinden biri, radyonun kısa dalgasında gezinmek (şimdiki deyimiyle “sörf yapmak”) ve ülkesini bilmediğim istasyonların, dilini anlamadığım spikerlerini dinlemek; görsem tanımayacağım yerel çalgıların değişik ezgilerini izlemekti. Evet, transistörlü radyoları hâlâ kullanıyoruz, ama bu araçların rakipsiz egemenlik dönemleri olsa olsa on-on beş yıl sürdü, çünkü seksenlerin başında artık herkes televizyon seyrediyordu. Seksenlerin ortasında ise video denen araç hızla evlerin başköşesinde kendisine yer buldu.

Bizler, transistörlü radyonun en büyük buluş olduğu 1960’lı yıllarda büyüdük. Yatılı olarak okuduğum lisede en sevdiğimiz oyuncak, kendi yaptığımız küçük transistörlü radyolardı. Yatakhanenin bir odasından yaptığımız yayınları öteki odalardan dinlerdik.

1971’de, ben lise son sınıfta öğrenciyken okulumuza üniversiteden bir konferansçı gelmiş, bize bilgisayarın, daha doğrusu o zamanki adıyla “elektronik beyin” denen aracın ne olduğunu anlatmıştı. O konuşmacının bir öngörüsünü hep hatırlarım; şöyle demişti: “Bir gün bilgi ağları su şebekesi gibi evlere bağlanacak, herkes evinden istediği bilgiye ulaşacak…” O zamanlar bu düşünceleri bir düş gibi dinlemiştik, ama yirmi beş yıl sonra gerçekten de musluktan akan su gibi, bilgiler evimizdeki ekrandan bize ulaşıyor artık.

Bilgisayar Geliyor

1980’li yılların ikinci yarısında bankalarda, bürolarda ufak ufak görülmeye başlayan bilgisayara bizim kuşağın farklı tepkileri oldu. Bazı arkadaşlarımız “ben o işten anlamıyorum” diye hiç klavyeye el sürmedi; bazıları ise “yenilik olsun da çamurdan olsun” der gibi her yeni aracı elde etmeye ve kullanmaya çalıştı. Birçok arkadaşımız da bu aracın gelecekte ne ölçüde önemli olacağını tahmin ederek ona göre tavır almaya çalıştı, ürkek biçimde de olsa “çocuklarımız öğrensin” gerekçesiyle, bilgisayara sempatik davrandı.

Bilgisayarların klavyesine önce işyerlerimizde dokunduk. Bu yeni gözdemiz, bize ilk önce yazı yazma kolaylıkları ile kendisini beğendirdi. O zamanlar ilk kullandığım yazı programı olan WordStar’ın şimdi pek ilkel kalan becerileri vardı; satır sonları kendi kendine ayarlanıyor, istediğim yazı bölümünü kolayca silebiliyor ya da kopyalayabiliyordum. Bu yeni araca hayran olmuştum; öyle ki, artık daktilo satan dükkânların vitrinine bakarken “hâlâ bu eski teknolojiye para verenler var mı?” diye düşünmeden edemiyordum.

Bir-iki yıl içinde “Professional Write” çıktı. Artık harflerin boylarını, şekillerini de değiştirebiliyorduk. Bir yandan Tetris, “Pac-man”, “Larry” ve öteki bilgisayar oyunları günlük yaşantımıza girmişti. Artık bilgisayarlı bürolarda kimsenin boş vakti kalmamıştı!

Bu arada oğlumuz Barış da ilkokula başladı ve ailemizin bütün bireyleri için bilgisayar zorunlu bir gereksinim haline geldi. Bu sürece boynumuzu eğdik, 1989’da birinci sınıf öğrencisi Barış’ın artık bir Amiga’sı vardı.

İlk bir-iki yıl kılavuzları, dergileri okuyarak bazı şeyleri Barış’a ben öğretiyordum. Ama bir süre sonra o benden daha hızlı öğrenmeye başladı. Ufak ufak biz ona bir şeyler sormaya başladık. Ortaokul öğrencisi olduğunda Barış programlar yazmaya başlamıştı. Ara sıra gelen telefonlardan, zaman zaman arkadaşlarının bilgisayar dertlerine de derman olduğunu gözlüyorduk.

Bu yazıyı okuyan ana-babaların “Peki, Barış’ın dersleri nasıl?” diye sorduğunu duyar gibiyim, ama bu konuya bir başka yazıda daha ayrıntılı olarak değinmeyi tercih ederim.

Bu yazının sonunda ana-babalara çağımızın yeni ortaya çıkmış bir kuralını anımsatmak istiyorum: “Bilgisayar teknolojisi giren evde değişenlerden biri de çocuğun aile içindeki rolüdür. Bu rol yeniden tanımlanır, çünkü böyle bir ortamda çocuk daha etkin hale gelecektir.”

Püf Noktası: “Ama bu ne işe yarar?”

Teknolojik ilerlemenin, “imkansız” deneni başarma huyu gayet iyi bilinir. Her ne kadar teknolojiyle içiçe bulunsalar da, “otoriteler” de gerçekçi saptamalar ve tahminlerde bulunmaya çalışırken feci şekilde yanılabiliyorlar. İşte size tarihten, beş talihsiz açıklama.

“Geleceğin bilgisayarları sadece 1,5 ton ağırlığında olacaklar.”
-Popular Mechanics dergisinin 1949 yılında, bilimin müthiş bir atılımı konusundaki kehaneti.

“Bence dünyada beş tane kadar bilgisayar için bir pazar var.”
-IBM başkanı Thomas Watson, 1943

“Bu ülkeyi baştan başa dolaşıp en iyi adamlarla konuştum. Sizi temin ederim ki veri işleme geçici bir heves, bu yılın sonunu kadar bile dayanmaz.”
-Prentice Hall’un iş dünyası kitaplarından sorumlu editör, 1957

“Ama bu… ne işe yarar?”
-IBM’in İleri Bilgi-İşlem Sistemleri Bölümü’nden bir mühendisin 1968’de, mikroişlemci üzerine yorumu

“İnsanın evinde bir bilgisayar istemesi için hiçbir sebep yok.”
-Digital Equipment Corp.’ın kurucusu ve başkanı Ken Olson, 1977

“PC, piyasadan kalkıncaya kadar 300.000 adet satabilir!”
-1981’de IBM PC’yi tasarlayanların spekülatif beklentisi. Bu, abartılı bir tahmindi. (Bugün dünyada 100 milyon civarında PC var…)

Dr. Caner Fidaner
PC! 09 \ > 29/04/1997
Kim Korkar PC!’den?
Yeni Başlayanlar İçin

2 Comments

Filed under makale

2 responses to “Barış’ın artık bir Amiga’sı vardı – PC! 09

  1. Pingback: Barış ve Bilgisayar | YERSİZ ŞEYLER

  2. Pingback: Barış ve Bilgisayar — derleme | YERSİZ ŞEYLER