Okulun yaşamımızdaki rolünü çok abartmayalım – PC! 13

“Ama Barış, Derslerin Kalıyor!”

Vakit akşamdır. Yemek yenmiş, anne ve baba ellerine okuyacak bir şeyler almış, oturmaktadır. Anne ile baba, ara sıra aralarında konuşmakta, fondan ise “tık-tıktık-tık” şeklinde klavye sesleri gelmektedir. Yarım saat sonra baba, bilgisayar başındaki oğluna döner, sevecen ve nazik bir sesle şöyle seslenir:

“Barışcığım, ‘yarın sınavım var,’ diyordun, biraz da derslerine baksan mı?”

Yanıt gelmez. Tık-tık’lar sürer. Aradan yarım saat daha geçer.

“Barış, vakit ilerledi. Artık dersine otursan iyi olur.”

Yanıt gelmez. Tık-tık’lar sürer. Aradan yarım saat daha geçer.

“Ama Barış, artık biraz da ders çalış…”

Yanıt gelmez. Tık-tık’lar sürer. Aradan yarım saat daha geçer.

“Barış, lütfen bırak artık şu bilgisayarı, vakit geç oluyor!”

Yanıt gelmez. Tık-tık’lar sürer. Aradan yarım saat daha geçer.

“BARIŞ! Yeter! Uyku saatin geldi, sen daha yarinki sınava hiç çalışmadın!”

Barış yavaşça döner ve donuk bir yüzle konuşur.

“Efendim baba? Bir şey mi dedin?”

Sanırım yukarıdaki sahne yalnızca bizim evde değil, başka evlerde de zaman zaman yaşanıyor. Belki de benzeri sahnelerin yaşanacağı endişesi ile ana-babalar bilgisayarın kimi evlere girmesini engelliyor, kimi evlerde de kullanımını belli gün ya da saatlerle kısıtlıyor. Herhalde çocukların ve gençlerin bilgisayar kullanmasını engelleyen en önemli gerekçelerden birisi derslerdeki başarıya engel olacağı düşüncesi. Yabancıların bir deyimi vardır, böyle yaygın kabul görmüş düşüncelere karşı çıkıp ters tezleri savunmaya “şeytanın avukatlığını yapmak” derler. Ben de bu yazıda, bu anlamda şeytanın avukatlığını yapıp okula karşı bilgisayarı savunacağım. Ama bunun için soruyu biraz değişik bir biçime sokmak istiyorum: Acaba çocuğunuzun geleceği için hangisi daha gerekli? Standart eğitim sistemimizin verdiği bilgi ve beceriler mi, yoksa bilgisayar başında çocuğunuzun öğreneceği bilgi ve beceriler mi?

Okulda Ne Oluyor?

Önce geleneksel eğitim sistemimize bakalım. Sevgili öğretmenlerimiz bana darılmasınlar ama (zaten aslında onların da önemli bir kısmının benim gibi düşündüğünü sanıyorum), bizim okulların kazandırdığı en önemli davranış biçimleri şunlar: Kitaplarda yazılı bilgileri en iyi biçimde ezberleme becerisi ve “yetkililer”(?) tarafından alınmış kararlara, “neden?”, “niçin?” demeden uyma alışkanlığı… Bu biçimde yetişmiş kişiler, herhalde George Orwell’in ünlü romanı 1984’te olduğu gibi “Büyük Ağabey” adlı yetkeye boyun eğmekten başka çaresi kalmamış insanlara benzeyecekler ve herkesin baskı altında olduğu bir toplum yaratacaklardır.

Ama gelecek böyle insanlar istemiyor. Yirmi birinci yüzyılda dünya, kendi yeteneklerini bilen ve geliştiren, ezberlemeyip araştıran, kabullenmeyip sorgulayan kişiler istiyor. Galiba bu sürece “birey olma” deniyor. Öyle ki toplum, Fritz Lang’ın filmi “Metropolis”teki gibi hepsi birbirinin aynı, robotlaşmış kişilerden oluşmayacak, insanlar birbirine benzemeyecek, çünkü herbirinin farklı alanlardaki yetenekleri gelişmiş olacak… Birisi çok iyi bir araştırmacı olurken, bir başkası benzersiz besteler yapacak; birisi günlük yaşamı kolaylaştıracak araçlar geliştirirken bir diğeri insanları eğlendirmeyi iyi bilecek; birisi yönetim işinden iyi anlarken bir diğeri güzel romanlar yazacak… Öte yandan bu farklı insanlar bir arada bulunmayı, yaşamı paylaşmayı da öğrenmiş olacaklar.

Bu söylediklerime şöyle bir karşı çıkış gelebilir: “Bunlar doğru olabilir ama, ben çocuğumun üniversiteye gidip bir meslek sahibi olmasını istiyorum. Bunun için okulunda başarılı olması gerekmez mi?”

Buna yanıtım şöyle olacak: Bir kere, orta öğrenim öğrencileri üniversiteye hazırlamıyor, yoksa bütün bu dersane sektörü ortaya çıkar mıydı? Ayrıca eğer önemli olan ortaokul ve lise diploması ise, bunu elde etmek için ortalama notlar almak da yeterli olabilir.

Aslında okullara haksızlık etmek de doğru değil, onların da yaşamımızda önemli bir rolü oluyor; ama sınıflarda görülen derslerden çok o ortamda edindiğimiz toplumsal deneyimler, arkadaşlık ilişkileri, yaşam dersleri ile… Çoğunuzun ilk sevgilisi okul arkadaşı değil miydi? Yıllar sonra gördüğünüzde en çok sevindiğiniz kişiler eski sınıf arkadaşlarınız değil mi? Tümüyle başka bir aile ortamında büyümüş kişilerle ilişki kurmayı, dargınlığı, barışmayı, başkalarını üzmeyi, sevindirmeyi hep okul yollarında, teneffüslerde yaşayarak öğrenmedik mi? Yani, evet okula gidelim, ama okulun yaşamımızdaki rolünü çok abartmayalım.

Bilgisayarın Yararı Ne?

Düşlerini kurduğumuz bir dünyayı oluşturacak bireylerin yetişmesinde bilgisayarın nasıl bir payı olabilir? Aklıma gelenleri sıralayayım.

Birincisi, sağladığı olanaklar öylesine büyük ki, geleceğin dünyasında bilgisayar her türlü meslekte ve her işte kullanılacak. Bu nedenle bizden sonraki kuşaklar için bilgisayar kullanmak “olmazsa olmaz” bir özellik sayılacak.

İkincisi, bilgisayarın başında geçen saatler yalnızca oyun oynayarak kaybedilmiş zaman sayılmamalı. Çünkü bilgisayar, kişinin kendi becerilerini, yeteneklerini tanımasına ve geliştirmesine olanak sağlayan bir araç. Yazı yazma, resim yapma, matematik çalışma, beste yapma… Neye yeteneğiniz varsa, bilgisayarla o konuda ürün verebilirsiniz.

Üçüncüsü, bilgisayar yaşama ezberci değil, araştırmacı olarak bakmayı sağlıyor. Kullandığınız bilgisayar programlarını bile giderek kitaplarından değil, içinde bulunan ve sizin kendisini keşfetmenizi bekleyen “yardım” köşelerinden öğreniyorsunuz. Böylece bilgisayarın başındaki kişi, ihtiyaç duyduğu bilgileri aramaya ve bulmaya başlıyor; her söylenene inanmayıp söylenenleri test etmeye, denemeye alışıyor.

Dördüncüsü, bilgisayar, bireysel bir araç gibi görünmesine karşın, paradoksal biçimde ortak çalışma alışkanlığını ve kişiler arası ilişkileri geliştiriyor. Bu düşünce size pek doğru gelmediyse bazı gözlemlerimi sıralayayım. Örneğin bilgisayar meraklıları arasında bilgi ve program alışverişi oluyor, yardımlaşma gelişiyor. Her bilgisayar meraklısı, gerek kendisinin yaptığı programları, gerekse yaşadığı güçlüklere bulduğu çözümleri arkadaşlarıyla paylaşmaktan zevk alıyor. Sonra meraklılar arasında özel bağlar gelişiyor, arkadaşlıklar oluşuyor, bilgisayar klüpleri, ortaklıklar ortaya çıkıyor. Dahası, bilgisayarla elde edilmiş ürünler için de gençler birbirlerini arayıp buluyor, ortak işler geliştiriyorlar. Örneğin birbirlerinden ödev kapakları istiyorlar, sınıf dergileri çıkarıyorlar, yarışmalara hazırlanıyorlar.

Bütün bu gerekçeleri, derse harcanacak zamanın bir bölümünü bilgisayara aktarmak için yeterli bulmayabilirsiniz; bu nedenle çocuğunuzla aranızdaki tartışmalar sürebilir. Bu durumda benim size (denenmiş!) bir önerim olacak. Her sınıf ve her ders için hazırlanmış eğitim paketleri var, kimisi diskette, kimisi CD’de; bunlardan edinebilirsiniz. Belki böylece bilgisayar başında ders çalışmak çocuğunuza daha çekici gelebilir. Hele üniversiteye hazırlık için birçok sınav benzeri alıştırmayı bilgisayarda yapmak mümkün. Aslında bilgisayarın yaşamımızdaki yerini de abartmamak gerek. Gerçekten, günün yirmi dört saatini bilgisayar başında geçiren bir kişi dünyanın nice zenginliklerini atlıyor, nimetlerden yararlanamıyor demektir. Çiçekli bir bahçede yürümenin verdiği keyfi, mandalina çiçeklerinin kokusunu, bir başka insanla konuşmanın zevkini insana hiçbir bilgisayar veremez. Yani uzun lafın kısası, ders çalışmasına engel olacak diye çocuğunuzu bilgisayardan yoksun bırakmayın; bilgisayarın yararlarını onunla birlikte keşfedin. Unutmayın ki, gelecekte çocuğunuz sizinkinden çok farklı bir dünyada yaşayacak.

Dr. Caner Fidaner
PC! 13 \ > 27/05/1997
Kim Korkar PC!’den?
Yeni Başlayanlar İçin

1 Comment

Filed under makale

One response to “Okulun yaşamımızdaki rolünü çok abartmayalım – PC! 13

  1. Pingback: Barış ve Bilgisayar | YERSİZ ŞEYLER