Pop oturup pop kalkıyoruz!* — Evrensel Gençlik

Müzik, ıslıkla, mırıldanarak da olsa hepimizin yaşamında bir yer tutuyor. Umutlarımızı, dertlerimizi anlatmanın en güzel yollarından biri. Fakat bugünlerde güzel sesler duyulmaz olmuş. Her yandan gelen bir gürültü bombardımanı altındayız sanki. Sürekli yeni yeni yıldızlar cilalanıp piyasaya sürülüyor, her biri üç günde paslanıyor. Diğer alanlarda olduğu gibi müzikte de parası olanın düdüğü ötüyor.

Piyasanın manifestosu

Bir zamanların ateşli “sanat için sanat, toplum için sanat” tartışmaları zihnimizde. Bugün ise dengeler tersine dönmüş, tartışma böyle yürümüyor. Ama müzik piyasası, sanatçılara benzer görünen bir soru yöneltiyor: “Sanat için sanat mı, piyasa için sanat mı?”

Sanatçının ticari kaygıları ağır basıyorsa, müziğe “politika karıştırmıyorsa” ya da tövbe ettiyse, ona bütün kapılar açılıyor. Eski duyarlılıklarını yitiren Cem Karaca’nın Özal’ın iradesiyle yurda dönmesi, Zülfü Livaneli’nin liberal olduktan sonra milletvekili katına kadar çıkması gibi birçok örnek sayılabilir. Tabi bu, ustaların eserlerinin değerini düşürmüyor.

Yok eğer iflah olmuyorsa, “kırmızı çizgiler”i aşmayı sürdürüyorsa, başı dertten kurtulmuyor. Ruhi Su’nun yurtdışında ameliyat olmasının engellenmesi ve kanserden ölmesi, Grup Yorum’un konserlerinin yasaklanması, kürtçe türkü söyledikleri için tutuklanmaları, 80 darbesinde birçok sanatçının yurtdışına çıkmak zorunda kalması, vatandaşlıktan çıkarılması… Piyasanın tavrı belli, peki sanatçılar neler düşünüyor?

Madalyonun iki yüzü

Sanatçılar arasında çok yaygın bir görüş, halkın dar kafalı olduğu, medyanın ona sunduğu her şeyi kabul ettiği yönünde. Evet, medya halkın tüketim alışkanlıklarını belirlemek, malını sattırmak için, reklamıyla, klibiyle, imajıyla, paparazzisiyle, elinden geleni yapıyor. Bir ölçüde başarılı oluyor, ama satışların yarıdan çoğu yine medya desteği olmayan firmaların elinde. Örneğin ABD’de müzik piyasasını beş büyük tekel kontrol ediyor, ama Türkiye piyasasında o düzeyde bir egemenlik kurulamıyor, ufak firmalar çoğunlukta. Yani bu görüş gerçeği yansıtmıyor.

Daha piyasacı bir görüşe göre ise halkın seçip aldığı, tükettiği müzik, her zaman en doğrusu, en güzelidir. Bunun geçersizliğini görmek için ise dahi olmak gerekmiyor, en çok satılan pop şarkıcılara, yazdıkları sözlere, yaptıkları müziğe bir bakmak yeterli. Kimliksiz, eklektik bir müzik, sanat denemeyecek sözler ve üç günde tükenen bir popülerlik.

Kısacası elitizm ve popülizm, aynı madalyonun iki yüzü gibi. Bunlar, günümüz koşullarında sürekli ticarileşme baskısı altındaki sanatın ve sanatçının çıkmazları durumunda. Aydınların halktan uzaklaşması, halkla sağlıklı ilişkiler kurulamamasının doğal sonuçları.

Halka sahip çıkmak

Türkiye’de halkın müzik anlayışını etkileyen, değiştiren önemli deneyimler var. Ruhi Su’nun öncülüğünde türkülerin özünün bozulmadan modern biçimde yorumlanması, 60’larda yaygınlaşan Anadolu Pop, Nazım Hikmet, Ahmet Arif, Enver Gökçe gibi toplumcu şairlerin şiirlerinin bestelenerek daha çok yaygınlaşma olanağı bulması, 80 darbesinden sonra bu halkçı geleneğin sürdürülmesi, Kürtçe, Lazca türkülere de sahip çıkılması bunlar arasında sayılabilir. Bu örneklerin ortak özelliği, halkların ortak kültürüne sahip çıkılması ve yeniden yaratılmasıdır.

Halkla ve halk içinde çalışmak, “içimizden biri” gibi sunulan popçuların medya himayesinde, paparazzilerin gölgesinde yaşamalarına, sipariş üzerine şarkı söylemelerine, kliplerde boy göstermelerine benzemiyor. Parayla değil, emekle ölçülüyor. Gençlerle samimi bağlar kurmayı, işçilerin, emekçilerin mücadelesini sahiplenmeyi gerektiriyor.

Bir popçunun halkın türkülerini ticari kaygılarla yine halka söylemesi, tereciye tere satmak gibi. Ama türkülere sahip çıkıp onları yeniden üretmek, yeni bir kültürün mayası yapmak bambaşka bir şey. Alevisi, sünnisi, kürdü, lazı, arabı, türkü ile aynı politikalar ile karşı karşıya olan bütün kültürlerin biraraya gelebileceği ve ortak mücadelesini geliştirebileceği koşullar oluşmakta.

***

Türkiye’de pop müzik tarihi

Türkiye’ye batı müziğinin girmesi, ilk olarak 1800’lerde kapatılan Mehterhane’nin yerine Mızıka-yı Hümayun’un kurulması ile olur. Cumhuriyetin ilanından sonra yeni devletin müzik alanındaki politikası, halkın dinlediği doğulu müziklerin yerine batılı ve “milli” bir müzik yaratmaya çalışmaktır.

Çoksesli milli müzik yaratmak adına, radyolarda yerli müziklerin çalınması yasaklanır. Bu koşullar altında 50’lere kadar halkın dinlediği müziğin önemli kısmını, arap radyoları ve arap film müzikleri oluşturur. Sinema ve radyonun yaygınlaşmasıyla batı müziği de yaygınlaşır.

Halk çoğunlukla “caz geldi” diyerek dışlasa da bu dönemde genç Rock’n’Roll grupları kurulur ve Erol Büyükburç gibi isimler çıkar. Bir yandan da Ajda Pekkan gibi şarkıcıların söylediği, yabancı müziğe türkçe söz yazılan “aranjman”lar(düzenleme) yaygınlaşır.

60’larda ortaya çıkan Anadolu Pop, halk türkülerinin özü bozulmadan batılı sazlarla yorumlanmasıdır. Bunun ilk örneklerinden Tülay German’ın “Burçak Tarlası” çok ses getirir. Daha sonra bu müzik tarzı ile Moğollar, Apaşlar, Üç Hürel gibi gruplar kurulur ve gençlik arasında yaygınlaşır. Barış Manço, Cem Karaca gibi isimler de bu dönemlerde çıkar.

Öte yandan arabesk müzik daha alt sınıflara seslenen Müslüm Gürses, orta sınıfa hitap eden Orhan Gencebay gibi kendi starlarını yaratmıştır.

80 sonrası karanlık yıllar, aynı zamanda Yeni Türkü, MFÖ gibi gruplarla, Bülent Ortaçgil, Fikret Kızılok gibi isimlerle popüler müzikte yeni bir akımın geliştiği yıllar olur. Yine bu dönemde kendilerine özgü müzik tarzları yaratan Bulutsuzluk Özlemi, Grup Yorum gibi gruplar, politik şarkı sözleri ile dikkat çeker.

Bugün piyasa-medya işbirliği içinde her gün yeni bir şarkıcı “üretiliyor”. Ama bu halkın onları benimsediği anlamına gelmiyor. Nitekim, müzik piyasasının çoğunu küçük firmalar, arabesk ve yerel şarkıcılar oluşturuyor.

* Kaynak: Türkiye’de Pop Müzik, Metin Solmaz

***

Kültür ve proletarya

Burjuvazi, bütün olanaklarına, dünya çapında bir sistem kurmuş olmasına, geçmiş bütün kültürel mirası da kucaklayarak ona kendi damgasını vurmasına, yeryüzü tarihini kendi tarihi haline getirmesine karşın, gerçek anlamda bir evrensel sınıf olamadı, olamazdı. Gerçekten evrensel olabilmek için, bir sınıf, her şeyden önce, kendi sınıf varlığına son verme, insanlığın sınıflara bölünmüş oluşunu ortadan kaldırma gücünü taşımalıydı. Marx’ın deyişiyle , “kendisi, bütün zümrelerin çözülüp dağılışını ifade eden bir zümre” olmalıydı. Toplumun bütün diğer sınıflarından kendisini kurtarması, diğer sınıfların da kendisinden kurtulması anşlamına gelecek olan, bir başka deyişle, ancak kendi kurtuluşu gerçekten bütün insanlığın kurtuluşu olacak olan bir sınıf ve bunu gerçekleştirmenin bütün tarihsel imkanlarına sahip bir sınıf, evrensel bir sınıf olabilirdi.

Burjuvazi, “evren çapında” bir hegemonyayı kurduğu, ekonomik, politik, sosyal ve kültürel alanlarda diğer bütün sınıfların hayatlarını, düşünce tarzlarını belirleyen bir etkinliği sağlayabildiği bütün çağlar boyunca, daima kendisini “insan”la özdeşleştirmiş ve kendi yükselişini insanlığın yükselişi ve ilerleyişi olarak göstermiştir. Bunda ikna edici de olmuştur. Ama burjuvazi, üretim araçları üzerindeki özel mülk sahipliği konumuyla, insanlığın kurtuluşunun kendisi de dahil olmak üzere bütün sınıfların ortadan kaldırılışına bağlı olduğunu ne düşünebilir, ne de söyleyebilirdi. Kendi sınıfsal varlığı da dahil, bütün sınıfların kaldırılmasını devrimci bir tarih programı olarak önüne koyabilmek, yalnızca ve ancak proletaryanın niteliklerine uygundur. Kısaca, bütün sınıfların insani kurtuluşunun, insanlığın bütün sınıflardan kurtuluşuna bağlı olduğunu görebilmek ve gösterebilmek için, proletarya gibi bir “son sınıf”ın tarih sahnesine çıkması gerekiyordu.

Aydın Çubukçu’nun Kültür ve Politika adlı kitabından alınmıştır.

(Evrensel Gençlik sayı 56)

2 Comments

Filed under makale

2 responses to “Pop oturup pop kalkıyoruz!* — Evrensel Gençlik

  1. Pingback: Evrensel Gençlik yazıları | YERSİZ ŞEYLER

  2. Pingback: Evrensel Gençlik Yazıları — derleme | YERSİZ ŞEYLER