Kapitalizm yoğun bakımda — Evrensel Gençlik

sayi60a

Geçtiğimiz hafta Boğaziçi Üniversitesi’nde “İktisadi Dönüşüm, Hukuk ve Toplumsal Adalet” başlıklı bir konferans düzenlendi. Alman Körber Vakfı ile Soros’un Açık Toplum Enstitüsü’nün desteğiyle düzenlenen konferansta birçok ülkeden bilim adamı bir araya gelerek piyasa ekonomileri ile ilgili sorunları ele aldı. Öğrencilere duyurusu yapılmayan konferans, İstanbul’da bir “Yüksek Araştırma Enstitüsü” kurmayı hedefliyor.

Konferansın başladığı sabah, rektörlük binasının çevresinde televizyon arabaları ve kameralar dikkat çekiyordu. Medyanın bile bu kadar ilgi gösterdiği bir toplantının öğrencilere duyurulmamış olması ilginçti. Yurtta, dersliklerde normal vatandaşken rektörlük binasına girince nedense güvenlik görevlisinin davranışları değişiyor, birden “beyefendi” oluyorsunuz. Ama bu sefer öyle olmadı, “öğrenci misiniz?” diye sorarken üzerindeki gerginliği hissetmemek elde değildi.

sayi60b

Konferans salonunda hocalar çoğunluktaydı. Konferansta görev alanlar dışında benim gibi tesadüfen görüp gelen birkaç öğrenci vardı. Önce rektör açılış konuşmasını yaptı, ardından Mehmet Dülger siyasette yaşadıkları sorunlardan, kaygılarından bahsetti. Ekonomik değişimlere halkı nasıl yeniden ve yeniden ikna edeceğiz diye sordu akademisyenlere. Konferansın açılışında konuşması beklenen Abdüllatif Şener gelmedi, bunun üzerine medya olay mahallini terk etti.

Oturumlar başladı. Konuşmacılar, dünyada ekonomik ve siyasal temelde oluşan değişikliklerin yarattığı sorunları kendilerine göre yorumlayarak çözümler ortaya koymaya çalışıyorlardı. Konferans boyunca “küreselleşme”den yana bir rüzgar esiyordu, ama hafif bir esinti olarak kaldı. Çünkü ortaya konan sorunlar büyüdükçe büyüyor, çözüm için olumlu örnekler verilemiyordu. Katılımcılar arasında pek genç bilim adamlarının olmaması da bunda bir etken olarak görülebilir.

Peki nedir bu sorunlar? Dünyada yoksulluk, açlık giderek artıyor. Ülkeler arasındaki gelir dengesizliği astronomik boyutlar aldı. Hukuk işlemiyor. Siyasal denge oluşmuyor, savaşlar, darbeler birbirini izliyor… İşte bu koşullarda, “küreselleşme” ile yeni bir dünyanın oluşmakta olduğu söyleniyor. IMF, DB, AB gibi “ulusötesi” kurumların, “hükümet-dışı” kuruluşların oluşmakta olan yeni dünya düzeninin müjdecileri olduğu söyleniyor. Gerçekten bu böyle midir? Piyasa ekonomisini “tedavi etmek” mümkün mü? IMF’den Stanley Fischer, ülkelerin ekonomisine müdahale eden IMF’yi ağır bir hastayı tedavi eden doktora benzetiyor. Peki ya doktor da bu ölümcül hastalığa yakalanmışsa?

Ekonomik altyapı

Küreselleşme, en başta ekonomik bir bütünleşme anlamına geliyor. Yani dünya üzerindeki pazarların birleşerek ortak bir pazar oluşturulması demek. Ama bu süreç tamamen dengesiz bir şekilde yürüyor. Asalak ve sömürge ülkeler arasındaki kutuplaşma giderek kendini daha fazla hissettiriyor. Emperyalist devletler, kurdukları ekonomik baskı ile bu ülkelerin gelişmelerini engelliyor. Az sayıda ülke hizmet, teknoloji gibi en çok kazanç getiren sektörleri elinde tutarken, diğer dünya ülkelerini hammadde kaynağı olarak kullanıyor. Orta Avrupa Üniversitesi’nden (OAÜ, Budapeşte) Laszlo Csaba’nın ifadesiyle “Kaynak bolluğu gelişim sağlamıyor. Hammaddeden öte hizmet üretebilmek için güçlü bir devlet gerekiyor.”

Sermayenin küreselleşmesi ile krizler de küresel bir nitelik kazandı. Dünyanın bir yerinde çıkan bir ekonomik bunalım, bütün dünyayı sarabiliyor. IMF gibi “küresel aktörlerin” ortaya çıkmasında bu özellik, diğer bir deyişle emperyalist devletlerin diğer ülkelerin ekonomisi üzerinde daha sağlam bir denetim kurması ihtiyacı büyük önem taşıyor. Neoliberalizm de bu eğilimin ideolojisi olarak ortaya çıkıyor. Dünyanın birçok yerinde özelleştirmeler, devlet bütçesinin kontrol altına alınması gibi “ekonomik önlemler” de bu çerçevede “ulusötesi” iradelerce hayata geçiriliyor. Ama “özgürlük ve denge” oluşacağına eşitsizliğin derinleştiğini görüyoruz. Polonya’dan Jagollonian Üniversitesi’nden (Cracow) Grazyna Skapska kendi ülkesindeki özelleştirmelerin yarattığı kargaşayı anlatıyor: “Polonya’da özelleştirme çabaları sonucunda üç çeşit mülkiyet biçimi bir arada bulunuyor. Kamusal mülkiyet, kurumların hisselere bölünerek çalışanlara paylaştırıldığı mülkiyet biçimi ve son olarak avlanacak av olarak görülen kurumların eşe dosta peşkeş çekilmesi ile oluşan mülkiyet.”

“Küresel” failler ekonomiyi kendileri kontrol etmek istiyorlar. Bu yüzden ekonomiyi ülke siyasetinin dışında tanımlıyorlar. Onlara göre, ekonomi ile ilgili verilecek kararlar tamamen demokratik sürecin dışında kalmalı ve bu kuruluşların ya da onayladığı “uzmanların” denetimine bırakılmalıdır. OAÜ’den Andras Sajo bu görüşü şöyle özetliyor: “Demokratik süreç mali konularda mahfa götürür, yağmaya neden olur.” Ekonomik alanda devletin nasıl bir görev üstlendiği üzerine Csaba’nın söyledikleri de “küresel aktörlerin” görüşlerini yansıtıyor: “Oyuncudan hakem olmaz. Devlet koordinasyon işini tarafsız olarak yapmalı.”

Lenin, sınıflı toplumun ortadan kalkması ile devlet işlerinin bir ev kadınının yapabileceği hesap-kitap işlerine dönüşeceğini söylemişti. Csaba, bir yandan küreselleşme ile devletin küçülerek salt bir “koordinasyon aracına” dönüştüğünü söylüyor, öte yandan Lenin’e gönderme yaparak bu işin ancak uzmanların yapabileceği “teknik bir iş” olduğunu söylüyor. Çünkü piyasa egemenliğindeki devlet ve toplum, sınıflı toplumun bütün çelişkilerini bağrında taşıyor ve küçülmek bir yana karmaşıklaşma ve hantallaşma eğilimi taşıyor.

Hukuksal arkaplan

“Küresel” kuruluşlar ortaya çıktı ve küresel olduklarını ilan ettiler. Ne onları tercih eden bir kamuoyuna, ne de hesap verecekleri bir merciye ihtiyaç duydular. Böylece klasik anlamda burjuva-demokratik ulusal ve uluslararası hukuk çerçevesini çiğnediler. Andras Sajo, hükümetlerin üstünde oluşan düzenleme kurullarına dikkat çekiyor. Bizim ülkemizde de tütün kurulu, şeker kurulu gibi üst kurullar biçiminde ortaya çıkan bu olgu ile ilgili konuşuyor: “Bu geleneksel demokrasiye aykırı. Kendini dayatma ile oluyor, hesap verebilir değil. Bu da geleneksel hukuk değerleriyle çelişiyor.”

Dünya Felsefe Kongresi’nde konuşan Habermas da, uluslararası hukukun, devletlerin egemenlik haklarının bugün yetersiz kaldığını söylemiş, bunun yerine kozmopolit bir dünya hukuku önermişti. Buna göre suçlu devletler, başarılı ve başarısız devletler olacak. Ulusal egemenlik, demokrasi gibi kavramlar ise yalnızca kimseye hesap vermek zorunda olmayan devletler için geçerli olabilecek.

Berlin Yüksek Araştırma Enstitüsü’nün rektörü Dieter Grimm de uluslararası örgütlerin anayasası olabileceğini söylüyor, ama bunun demokratik bir anayasa olmasını pek mümkün görmüyor. Burjuva-demokrasisinin geldiği son nokta olarak bu örgütlerin işleyişi demokrasiden çok bir oligarşiyi andırıyor. Yani insanlığı özgürlüğe ve refaha kavuşturmaya adanmış da olsalar, kendilerini bu işin uzmanı olarak da tanıtsalar, burjuva anlamda bir seçim bile yapılmadan belirlenmiş küçük bir grubun bütün dünyayı yönlendirmesine demokrasi denemez.

Mümtaz Soysal, devletçi kanadın görüşlerini temsil etmesiyle konferanstaki diğer konuşmacılardan ayrılıyordu. IMF’nin AKP hükümetine çıkarttırdığı yasaları eleştiriyor: “Hükümet kredi için yasa çıkarıyor. Köy işlerinin kaldırılması, yerel yönetimlerin yeniden düzenlenmesi, SSK’ların bakanlığa devri… Devletin merkezi yapısına karşı ‘yerindenlik’ ilkesi, AB ile tartışma zeminini oluşturuyor. Bu yasalar gerçekten halkın ihtiyacı mıdır?”

Piyasalaşma yayıldıkça, özel sektörün hukuksal sorumluluğu ve meşruiyet dayanakları daha da önem kazanıyor. Geniş halkla ilişkiler bölümleri, reklama yapılan yatırımlar, şirketlerin çevrecilik, hümanistlik gibi değerler üzerinden imajlarını oluşturması bunun bir göstergesi. “Sivil toplum” kavramı ve sivil toplum örgütleri işte tam burada devreye giriyor. Paris’den Yves Dezalay, ılımlı sol siyasetlerin şirketlere karşı hukuk mücadelesi verirken zaman içinde nasıl şirketlerin danışma kurullarına dönüştüklerini överek anlatıyor: “Eski çevreciler, bir süre sonra kendilerini şirket danışmanı olarak buldular. Bu başka alanlarda da işleyecek bir reformcu strateji.” Sivil toplum kuruluşları ile piyasalaşma arasında giderek güçlenen ve daha fazla görünür hale gelen ilişkiye değinen bir konuşmacı da Sabancı Üniversitesi’nden Ronen Shamir: “Sivil toplum kuruluşları, niyetlerinden bağımsız olarak iş dünyasının sivil kolu olarak işliyor. STK’lar giderek şirketleşirken, şirketler de STK’lara dayanarak meşruiyet alanlarını oluşturuyor.”

Hukuk konusu, ortaya konan birçok çelişkinin ardından çözülmemiş bir sorun olarak kaldı. Cevaptan çok soru vardı ve eski hukuk değerlerinin yerini alacak bir şey bulunamıyordu. American Bar Foundation’dan (Şikago) Bryant G. Garth şöyle diyordu: “İlerici hukuk nedir? Bu konu her yönüyle araştırılmalı, yerel koşullara bağlı gerçek bir adalet lazım.” Burada “ilerici hukuk” kavramı, piyasanın değişen ihtiyaçlarına ayak uydurabilen hukuk anlamında kullanılıyor.

Siyasal güçler

Uluslararası örgütlerin ortaya çıkması, siyasal güç dengelerindeki bir değişimi beraberinde getiriyor. Shamir bu değişimi şöyle özetliyor: “20. yüzyılın liberal demokrasileri, başta çıkar grupları arasında bir aracı rolü üstlenmişti, daha sonra bazıları korporatizme kaydı ve iş dünyasının kontrolüne girdi. 21. yüzyılda hükümetlerin yerini giderek “uzman kurulları” ve şirket temsilcileri alıyor. Bu yeni iktidarın meşruiyet zemini bir yandan sivil toplum kuruluşları, öte yandan piyasaların denge ihtiyacı oluyor.”

Bu “üst kurullar” kendi alanlarında “uzman” oldukları için halkın “seçilmiş temsilcilerine” bile danışma gereği duymuyorlar. Burjuva-demokrasisindeki biçimsel dönüşümü ve önceliklerin değişmesini Mehmet Dülger “IMF, DB, AB’de demokratikleşme öncelik değildir.” diyerek ifade ediyor. Sınıf ihtiyaçları aciliyet kazandıkça “sosyal devlet”, “refah devleti” gibi kavramlarla ifade edilen demokratik görüntü arka plana atılırken diktatörlük biçimi daha fazla ön plana çıkıyor. Boğaziçi Üniversitesi’nden Mine Eder bu dönüşüme işaret ediyor: “Üst kurulların siyaset dışı tanımlanması sosyal adalet kavramının altını boşaltıyor.”

Ekonomi gibi temel konularda siyasal güç hükümetin elinden alınırken “devletin küçüldüğü”, “ulusal devletlerin ortadan kalktığı” söylenir. Bu konuda Boğaziçi Üniversitesi’nden Huricihan İslamoğlu bürokrasinin ortadan kalktığını ama devletin hegemonya ve koordinasyon aracı olarak varlığını sürdürdüğünü söylüyor. Ayrıca ulus-devletlerin bugünkü durumunun anlaşılması için Irak işgalini örnek gösteriyor.

Siyasal alanda da burjuva-demokrasisinin mevcut biçiminin piyasanın ihtiyaçlarına cevap veremediği açık. Bunun alternatifi olarak IMF, AB gibi örgütler ve “üst kurullar” ortaya çıkmış ve siyasal dengeler değişmiş. Ancak burjuvazi, kendi ortaya attığı “sosyal devlet” gibi kavramlarla hesaplaşarak sınıf diktatörlüğünü açıkça ilan edemiyor. Bu yüzden demokrasi, sosyal adalet gibi kavramlar, altları boşalmasına rağmen söylemde kullanılmaya devam ediyor.

Düşünsel temeller

Burjuvazi, Fransız devrimi ile egemenliğini ilan ettiğinde, ortaçağ karanlığına karşı aydınlanmayı ve bilimi savunan bir yerde duruyordu. Bugün ise aynı bilimsel düşünce biçimini taşıdığını söylemek zor.

Konferanstaki konuşmaların düşünce akışı, “Piyasanın yeni ihtiyaçlarına uygun bir ekonomik dönüşüm nasıl olmalı?”, “Böyle bir dönüşümün siyasal, hukuki sonuçları nelerdir?” gibi sorulardan yola çıkıyordu. Piyasanın ihtiyaçlarına ters bir dönüşüm yapılabileceği düşünülmüyordu. Bu da bilimsel olmaktan öte, idealist bir çerçeve olarak görülebilir.

Düşünsel anlamda idealist ve öznelci eğilimi en güçlü yansıtan konuşmacılardan biri Avrupa Üniversitesi’nden (Frankfurt) Hans Jurgen Wagener’di: “İyi yönetişim gelişmeyi getirir, kötü yönetişim durağanlığı. İyi yönetişim ancak öznel olarak değerlendirilebilir.” Öyle ki, komünizmin çökmesini bile kötü yönetişim ile açıklıyordu.

Mehmet Dülger’in piyasanın ihtiyaçlarına uygun bir ekonomik dönüşüm için “Bizimki a priori destek, iyi niyetten, ama halkı ikna etmemiz lazım.” demesi de düşünmeye bir önkabul ile başlandığının itirafı olarak görülebilir. Mine Eder’in sosyal adalet kavramının altının boşaldığını söylemesinin üzerine Vadim Volkov’un “ahlakçı olmamak, deneysel yaklaşmak gerektiği” uyarısı ise, belli konularda güçlenen idealistçe savunma güdüsünün, bazı konularda nasıl katı bir gerçekçiliğe dönüşebildiğini gösteriyor.

Sonuç

“İktisadi Dönüşüm, Hukuk ve Toplumsal Adalet” konferansı, yapıldığı üniversite ve amaçları açısından ulusal, katılımcıları açısından uluslararası, sponsorları açısından da “küresel” ve sınıfsal bir nitelik taşıyor. Ayrıca ele alınan konular ve katılımcıların bilim dalları açısından, dünyada sosyal bilimlerin bugünkü durumu ile ilgili de önemli bir gösterge olarak görülebilir.

Konferans boyunca ortaya konan sorular gerçekten temel meselelere değiniyor. Ancak soruların daha baştan piyasanın ihtiyaçlarını gözetmesi, cevapların bulunmasının önündeki en büyük engeli oluşturuyor.

(Evrensel Gençlik sayı 60)

2 Comments

Filed under bilim, deneyim, makale, programlama

2 responses to “Kapitalizm yoğun bakımda — Evrensel Gençlik

  1. Pingback: Evrensel Gençlik yazıları | YERSİZ ŞEYLER

  2. Pingback: Evrensel Gençlik Yazıları — derleme | YERSİZ ŞEYLER