Uzak ve yakın nesneler üzerine

Nitelikler, nesnelerin hafızamızda birbirine karışarak aldıkları biçimdir. Bu biçim, sürekli bir gelişim içindedir, yaşamımıza girip çıkan nesneler ve onlarla kurduğumuz farklı türden ilişkilerden etkilenerek zaman zaman dönüşümler geçirir. İlişkide bulunduğumuz nesnelere yönelmemizi ve uzaklaşmamızı yöneten de, esas olarak onların nesnel varlıkları değil, bizim öznelliğimizde, hafızamızda aldıkları bu biçim olan nitelikler bütünü ve onun kendi içindeki gelişim çizgisidir.

Tanımlamakta zorlandığımız nesneleri çekici bulmamızı, bunun gibi kolayca nitelendirebildiğimiz nesneleri itici ve bayağı bulmamızı düşünelim. Ama bunun yanında, tamamıyla tanımlanamaz bir nesne daha çok bir korku nesnesidir. Çekiciliği yaratan daha çok tanımlanabilen niteliklerin tanımlanamazlık ile yanyana oluşu, dolayısıyla bilinen güzelliklere tutunarak henüz bilemediğimiz yeni güzelliklere ulaşacağımızın umut ve beklentisidir. Tamamıyla tanımlayabildiğimiz bir nesnede ise, ya bu güzelliklerin kısır olduğunu düşünürüz, hatta belki güzel oluşlarından da şüpheye düşeriz; ya da bu güzellikleri öyle iyi tanımışızdır ki, onları her yerde yeniden keşfedebilir duruma gelmişizdir, hafızamızda aldıkları niteliksel biçimleri korumak için artık o belirli nesneye ihtiyaç duymayız. İlk durumda nesneden önce bizi nesneye bağlayan anlamın kendisini kaybederiz, dolayısıyla bir yerde nesneyi de kaybetmiş oluruz, ama nesnenin kaybı anlam kaybının gölgesinde kalır. İkinci durumda ise nesne dolayısıyla yeni bir anlam kazanmışızdır, ondan bir şeyler öğrenmişizdir, ama artık bizi nesneye bağlayan bir ihtiyaç kalmamıştır, dolayısıyla nesnenin kaybı bir kayıp olarak yaşanmaz, ilişki biçim değiştirerek minnettarlık gibi daha simgesel bir düzeye çekilir. Özetle, nesne ile ilişkimiz çözülme içine girdiyse artık o nesneyi kaybetmemiz ikinci plana itilmiş olur. Bir nesnenin kaybını en derin şekilde yaşayabilmemiz için o nesneyle ilişkimizin bütün canlılığıyla sürüyor olması ve tamamen dışsal ve rastlantısal sebeplerin nesneyi bizden uzaklaştırmış olması gerekir. Bu en yalın anlamıyla nesnenin kaybı, nesne ile kurduğumuz ilişkinin kendi iç hareketinden kaynaklanamaz. Fakat bu hareket üzerinde etkide bulunabilir. Nesneden uzak kalmamız, onun hafızada aldığı niteliksel biçimlerin bir ölçüde nesnenin kendisinden bağımsızlaşmasını sağlar. Yani bir şeyin öznel temsilinin o şeyin nesnelliğinden görece özerk kalabilmesini sağlar. Bir nesne ile sürekli yakın olmak ise o öznel temsilin sürekli nesnel güçlerin etkisi altında olmasına yol açar. Nesnenin uzak ya da yakın olması, o nesneyle kurulan ilişkinin gidişatını, o nesnenin hafızada aldığı niteliksel biçimlerin içsel hareketini belirleyen temel bir dışsal (nesnel) etkendir. Özetle, bir nesnenin bize olan uzaklığı, o nesneye dair olan öznelliğimizin o nesnenin nesnelliği karşısındaki özerklik düzeyini belirler. Ayrıca yakın ve uzak nesneler bu öznelliğin gelişimini farklı biçimlerde kışkırtırlar. Uzak nesneler, hafızamızda açtıkları boşlukları doldurmaya teşvik ederken, yakın nesneler hafızamız ile mücadele ederek onu değişmeye zorlar. Uzak nesneler, önceden bildiğimiz nitelikleri hafızamızda örgütleyip düzenlemek için gerekli koşulu yaratırken, yakın nesneler varolan nitelikler düzenini sürekli sarsarak bizi istisnaların ve yeni niteliklerin varlığını kabul etmeye zorlar. Bu mekanizmalar toplumsal yapıların devamında temel işlevler üstlenir. Uzak nesnelerin işlevi, öğrenilen toplumsal niteliklerin sistemleştirilmesi için bir çekim merkezi olmak ve bu yolla geleneksel kural sistemlerinin yeniden üretimini sağlamaktır. Örneğin karı-koca arasındaki mesafe, iki tarafın da hem kendisini hem de karşı tarafı toplumsal geleneksel roller çerçevesinde algılayıp değerlendirmesini sağlar. Yakın nesnelerin işlevi ise, kişinin her çeşit uyumsuzlukla başetme yöntemleri geliştirerek esnek bir duygusal yapı kazanması ve “her yola gelmesi”, böylece tampon oluşturarak toplumsal parçalanma ve krizlerin önüne geçilmesidir. Günümüzün kapitalist toplumunda yaşamın ve toplumun farklı alanlarında bu iki türden nesneyi ve işlevi bulabiliriz. Mesela iş yaşamında yönetenler ve yönetilenler arasında aşılmaz bir mesafe her zaman vardır. Bu mesafe, yönetilenlerin yöneticilerine saf bir hayranlık duyabilmesini ve onların bulunduğu konumu sistemin gereği olarak kabul edebilmelerini sağlar. Onlarla fazla yüzgöz olmayan bu nesnenin “haklı” başarısını yaratan güzellikleri nasıl dolduracakları bir ölçüde kendi hayal güçlerine kalmıştır. Öte yandan, bu aynı çalışanlar birbirleriyle sürekli burun burunadır. Ofis arkadaşlarının ilişkisini düzenleyecek, birbirlerine mesafe koymalarını sağlayacak bir kurallı sistem yoktur. Beraber çalışmanın yolunu kendileri bulmak zorundadır, bu da esneklik zorlamasıdır. Benzeri bir esneklik zorlaması, müşteri ile kurulan iş ilişkilerinde de karşımıza çıkar. Nesnenin yakınlığı, öznelliğin özerkliğini ortadan kaldırarak, bizi her an karşımıza çıkan nesnel şartlara uymak zorunda bırakır. Bu noktada uzak nesne patron ve yakın nesne iş arkadaşının/müşterinin birbirinden ayrık ilişkiler olmadığını, bunlardan ikincisinin birinciye tabi olduğunu, bizi getirip aynı ofise koyan patron olduğu için esneklik zorlamasının ikincil, hayal gücümüzle beslenen ve sistemin kurallarının dayattığı başarıya olan hayranlığın ise birincil olduğunu belirtmemiz gerek. Buna karşın, esas olarak nesnel koşullara bağlı olan, yani rasyonel, bilimsel diyebileceğimiz ilişki, ikincisidir. Yani kapitalizmde mevcut olan bağımlılık ilişkisi terstir, hayalcilik gerçekçiliğin sınırlarını keyfi olarak çizmektedir. Kapitalizm, kendisinden önceki toplumlarda belirleyici olan hayali ilişkilerin alanını daraltmış, nesnesine yakın olmayı esas alan bilimsel yaklaşımın alanını genişletmiştir; fakat nesnelerin özneden uzak tutulduğu hayali ilişkilerin birincil rolüne dokunmamıştır. Bu birincil rolün korunmasını sağlayan şey, öznelerin kendilerinden uzak tutulan nesnelerle ilişki kurmak zorunda bırakılması, dolayısıyla hayali kurgulara, dolayısıyla geleneksel olarak varolan temel rollere mahkum edilmesidir. O zaman bu durumu aşmanın bir yolu da nesneleri uzak tutan etmenlerin ortadan kaldırılması ve yakınlaşan nesnelerin bu hayali kurguları yıkmasını sağlamaktır. Hiçbir nesnenin onlara bahşedilen rolleri hak etmediğinin görülmesini sağlamak. İnsanların öznel olarak yaşattığı o hayali rollerin özerk varlığını parçalamak için nesnellikle aramızdaki engelleri yıkmak, nesneleri kendi içindeki varlıklarıyla, yerleştikleri rol ve makamlardan sıyrılmış, çıplak, nesnel varlıklarıyla ortaya çıkarmak ve görünür kılmak..

Sosyalizm, patronsuz esnek çalışmadır.

***

İnsan başka insanlara hayran olarak, örnek alarak vs. sisteme tutunuyor. Ama bu hayranlık hedefteki kişinin kendisiyle (nesnel) değil sosyal konumuyla (bizim öznelliğimizde olan) kuruluyor. Çünkü bu kişilerin yanına yaklaşamıyoruz. İdeoloji aramıza mesafeler koyuyor, kişisel gerçek ilişkilere ket vurarak, o kişilerin commonsense’e göre algılanan konumlarıyla kurulan hayali ilişkileri (zeki hoca, hisli sanatçı, başarılı patron vs.) öne çıkarıyor. İşte bütün bu hayali konum ve ilişkileri atalım, doğrudan önemsediğimiz o kişilerin kendileriyle ilişkilenelim, önemsediğimiz şey kişinin nesnel kendiliği olsun, öznelliğimizdeki çarpık yansımaları yerine…

Işık Barış Fidaner

Leave a comment

Filed under makale

Comments are closed.