Bin Ali’nin Tunus’u, örnek bir ABD işbirlikçisiydi – Richard Falk

25 Ocak 2011

Akademisyenler Tunus’un Arap dünyasında örnek bir başkaldırı olup olmadığını tartışsa da çoğu, Bin Ali Tunus’unun neredeyse mükemmel bir ABD müttefiki olduğunda hemfikir

Yaklaşık altı yıl önce, kendisi konumuz değilse de, Başkan George W. Bush’un dışişleri bakanı Condoleeza Rice, Kahire Amerikan Üniversitesi’nde manşetleri kaplayan bir konuşma yaptı.

Rice, bir yandan Mısır’da Hüsnü Mübarek’in otokrat liderliğini överken, öte yandan Birleşik Devletlerin Arap dünyasına yeni yaklaşımına şu çokça alıntılanan kelimelerle işaret etti: “Altmış yıl boyunca, benim ülkem, Birleşik Devletler, bu bölgede, burada Ortadoğu’da, demokrasi pahasına istikrarın peşindeydi ve sonuçta ikisini de elde edemedik. Şimdi farklı bir yol izliyoruz. Herkesin demokratik özlemlerini destekliyoruz.”

Washington’un bu yeni yaklaşımını açıklamayı şöyle sürdürdü, “Ortadoğu genelinde, özgür seçme haklarına olan korku artık özgürlüğün inkarına gerekçe gösterilemez. Demokrasinin zorlu yolundan kaçmak için uydurulmuş mazeretleri terk etmenin zamanıdır.”

O zamanlar Mübarek’i “değişimin kapısının kilidini açtığı” için —o da ne demekse— överken, dikkatli bir dinleyici bunun ne anlama gelmiş olabileceğini merak etmiş olmalı. Sonradan gördük ki, ne Bush yıllarında ne de sonrasındaki Başkan Obama’nın sözde daha ılımlı başkanlığında Beyaz Saray’da en ufak bir sızlanma bile yaratmadan, Mısır’daki muhalefet partilerinin yasadışı ilan edilip önderlerinin hapsedilmesi devam etti.

“Bütün halkların demokratik özlemlerinin” desteklenmesi ise, 2006 Ocak’ında Hamas’ın zafer kazandığı Gazze seçiminden sonra Beyaz Saray açısından karaya oturdu; çünkü, uluslararası gözlemcileriyle bölgedeki en adil seçimlerden biri olduğu vurgulanmasına rağmen, Gazze şeridi halkı nasıl oy kullandığına bakılmaksızın derhal cezalandırıldı.

Hatırlanmalıdır ki, Hamas, İsrail ile çatışmayı şiddet içermeyen siyasi rekabete kaydırma yolu olarak siyasi sürece katılmaya ikna edilmişti ve seçimde kazanan Hamas, hemen ardından tek taraflı ateşkes ilan etmiş, diplomasiye ve uzun vadeli çerçevede barışçıl bir arada yaşamaya açık olduğunu belirtmişti.

Belki Hamas’ın bu girişimleri sürdürülebilir değildi, ama ne hoş karşılandı, ne karşılık verildi, ne de araştırıldı. Bunun yerine Avrupa ve Birleşik Devletler’den Gazze’ye insani yardım şiddetle kısıtlandı ve İsrail Hamas liderlerini hedef alan süikastleri içeren bir dizi provokasyonu devreye soktu.

Gazze’de El Fetih’in denetlediği yönetim sürecini 2007 ortalarında Hamas’ın ele geçirmesinden sonra, İsrail kötü ünlü yasadışı bir abluka dayatarak, gıda, ilaç ve benzin akışını ancak yetecek ya da daha az seviyelere indirdi. Bu abluka, saldırgan işgalciliğin savaş tarihindeki en kıyıcı biçimlerinden birinin kurbanı olan tüm Gazze nüfusunu dünyanın en büyük yarı açık cezaevinde hapis tutarak günümüzde de sürmekte.

Rice ve Bush’un demokrasi sevgilerinin farklı bir boyutu da 2006′da İsrail’in bir sınır meselesi üzerine Lübnan’ın yerleşim yerlerine başlattığı gelişigüzel bombalama operasyonuna olan açıkça orantısız tepkileriyle ortaya çıktı. Rice, katliamın ortasında, Birleşmiş Milletler’de Lübnan Savaşı’nda “yeni bir Ortadoğu’nun doğum sancılarını” gözlemlerken, Beyaz Saray’daki patronu ise, savunmasız sivil bir nüfusa karşı yapılan bu tek yanlı saldırıyı “bir fırsat anı” olarak tarif etti.

Burada mesele, ne zaman ki insanlar emperyal politikaların yoluna çıkarlar, tek bir gözyaşı bile dökülmeden, fark bile edilmeden kurban edilen yine bu insanlardır. Eğer onların hayatları ve iyilikleri bu duyarsız jeopolitik tavırla böyle kolayca bir yana atılıyorsa, demek ki Amerika’nın bölgede demokrasiyi sıcak karşılamasının da kuşkucu bir gülümsemeden daha fazlasıyla karşılanması gerekir. İsrail’in 2006′da Lübnan’a karşı başlattığı saldırgan savaşların ve Gazze’ye 2008 sonu 2009 başındaki üç hafta süren şiddetli saldırısının desteklenmesi, Amerikan dış siyasetinin önceliklerinin açık delilleridir.

20. yüzyıla dönüp bakmak

Aslında bu örüntünün çok daha derin tarihsel kaynakları var. Soğuk Savaş boyunca, Washington Sovyetler Birliği’ne karşı ideolojik mücadelede Birleşik Devletler eksenine girmedikleri ve yabancı yatırımcıların önüne kırmızı halılar sermedikleri ölçüde durmadan stratejik mazeretler öne sürerek Üçüncü Dünya ülkelerindeki baskı ve yozlaşmaya göz yumuyordu. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra bu jeopolitik tartışma buharlaştı, ama ekonomik ve stratejik öncelikler değişmeden kaldı.

Amerikan demokrasinin erdemlerini överken gerçekten ortaya çıkmasından ödünün koptuğu bu sözümona adanmışlığı, başından beri şizofrenik görünüyordu; özellikle de çoğu zaman olduğu gibi ekonomik ve askeri önceliklere ilişkin stratejik çıkarlar tehlikedeyse. Şüpheniz varsa, Monroe Doktrininin (1823) koruması altında Batı yarım küresinde yürütülen “silahlı tekne diplomasisinin” kayıtlarına başvurunuz.

Cezayir’de FIS’in 1992′nin çekişmeli seçiminde yasamada temsil hakkı kazandığı Kuzey Afrika’ya dönelim. Ordu kendi iradesini dayatmak üzere müdahale etti; Washington ise hiç ses etmedi ve 60 bin Cezayirlinin yaşamını yitirdiği çatışmaların sürdüğü “karanlık on yıl” boyunca da sessiz kaldı. Şu bir gerçektir ki, bölgede Amerikan stratejik ve ideolojik hedefleri bir yönü gösteriyorsa, halkın iradesi karşıt yönü gösteriyor.

Dolayısıyla Amerikan liderliğinin büyük stratejisini değiştirme iradesi olmadan Ortadoğu’da demokrasi savunuculuğu yapması, ya ikiyüzlücedir ya da derin bir kafa karışıklığına işaret eder. Amerika’nın bölgeye yaklaşımında şu ana kadar her şey sürekliliği işaret ediyor; İsrail’in aşırılıkları karşısındaki hareketsizliği, Irak’ta askeri varlığını sürdürmesi… Körfezdeki petrol rezervlerinin dost otokratik ellerde tutulması da Amerikan dış siyasetinin sorgulanmayan bir hedefidir.

Bunları göz önünde tutarak Amerika’nın Tunus Devrimi’ne ya da yaygın adıyla Yasemin Devrimi’ne temkinle verdiği olumlu tepkiden ne çıkarmalıyız? Özellikle, hükümetimizin sözlerine ihtiyatla yaklaşmak ve buna aykırı eylemlerini dikkatle izlemek kesinlikle akıl karı olacaktır; fakat böyle bir bakış gizli faaliyetlerin esas alınması ile engellenebilir ve bu şeffaf olmayan duvarların ardına sığınan gerçeklikleri halkın anlaması ancak bir sonraki Julian Assange cesurca öne çıktığında gerçekten mümkün olacaktır.

Şüphe yok ki Zeynel Abidin Bin Ali’nin yirmidört yıllık zalim diktatörlüğü boyunca Birleşik Devletler hükümeti, Rice’ın sözlerine, Bush başkanlığının “demokrasi teşvik” tasarılarına ve Obama’nın İslami dünyaya yeni yaklaşım sözlerine rağmen, itibarlı insan hakları örgütlerinin bildirdiklerini görmezden gelmiş ve şikayet edecek hiçbir şey bulamamıştır.

Kendini Filistin mücadelesine adamış İngiliz gazeteci aktivist Yvonne Ridley’in, Tunus başkaldırısında polis tarafından uygulanan şiddete Amerika’nın tepkisi üzerine yazdığı gibi, “Silahsız kalabalıklara, kadın ve çocuklara gerçek mermiler atılırken ne Barack Obama ne de Hillary Clinton’dan, onu kınayan tek bir söz, eleştiren tek bi söz, kısıtlamaya çağıran tek bir söz gelmedi”.

Bunu İran’daki Yeşil Devrim’de benzeri acımasızca taktikler kullanan İranlı yetkililerin şiddetle suçlanması ile karşılaştırın. Mesele şu ki, Washington’da jeopolitiğin borusu ötüyor.

İdeal bir ABD müttefiki olarak eski Tunus

Gerçekten, Tunus, Birleşik Devletler’in çıkarlarına hizmet ettiğine inandığı şeyleri örnekliyordu: yabancı yatırıma açık bir neoliberalizm, Amerikan anti-terörizmi ile şüphelilere aşırı hükümler vererek kurulan işbirliği ve siyasi düşüncenin baskılanmasına dönüşen katı bir laikçiliğin harmanı.

Bölge genelinde, Tunus’ta gözler önüne serilen öykünün bölgesel yankılarından en çok endişelenmiş görünen Arap rejimlerinin tamamı Bin Ali’nin yönetim anlayışına benziyor. Aynı Tunus’ta olduğu gibi, bu ülkelerdeki halklar için simgesel değeri büyük olan Filistin’in kendi kaderini tayin mücadelesine mesafeli duruşları dahil olmak üzere Birleşik Devletler’e bağımlılığın çeşitli biçimleri bu rejimlerde mevcuttur. Bölgedeki hiçbir hükümet, aşırı baskı, hak ihlalleri, siyasi mahkumların istismarı ve nüfusta korku yaratarak ayrıcalıklı yozlaşmış seçkinleri halkın öfkesinden hesap vermekten korumak üzere tasarlanmış polis şiddeti gibi önlemlere dayanmadan, bunlarla sarmalanmadan Bin Ali’nin yolunu izleyemez.

17 Aralık 2010 günü Tunus’un merkezi şehri Sidi Buzid’de Muhammed Buazizi’nin acı intiharını izleyen ülke çapında kendiliğinden halk patlaması, devrimi ateşleyen kıvılcım oldu. Bu alev dalgası ancak sıradan Tunusluların çok yaygın ve derin olarak hissettiği yoğun bir haksızlığın olduğu bir ortamda gerçekleşebilirdi. Bu öyle yaygın ve derindi ki, birkaç hafta içinde korkuyu ezilenlerden ezenlere kaydırdı.

Bu kayma 14 Ocak’ta Bin Ali’nin adaylıktan vazgeçmesi ile ortaya çıktı, yıllar önce başka bir kanlı diktatör olan Idi Amin’in gidişinde olduğu gibi. Fakat burada ana ders şu: nüfuslarından yabancılaşmış zalim rejimler, ülkenin en uzak köşesindeki küçük bir kıvılcımla bile başlayabilen siyasal alevlenmelere karşı korumasızdır. Bu manzarayı gören yöneticiler ancak güçlerine daha fazla tutunabilir, dolayısıyla giderek hem daha emniyetsiz olurlar, hem de siyasi itfaiyeciliğin menzilini imkansıza doğru genişletme eğiliminde olurlar: kıvılcım engelleme!

Muhammed Buazizi’nin şehadeti birçok genç işsiz Tunuslunun çektiği azabın ifadesi oldu. Bu yoksullaşmış seyyar satıcı, ürünlerine polisin izinsiz diyerek el koymasının ardından sokak ortasında kendisini ateşe verdi.

Böylesine ilkeli ve kendiliğinden intihar etme Arap kültüründe olağan değildir. Bu kültürde intihar, siyasi bir bağlamda yapılmışsa genelde mücadelenin bilinçli bir aracıdır, bir zamanlar Filistinlilerin, şimdilerde ise Irak, Pakistan ve Afganistan’daki muhalefetin zaman zaman başvurduğu gibi. Böyle siyasi intihar biçimleri her zaman değilse de çoğu zaman sivilleri hedef alır, ahlak ve hukukun temel fikirleri ile bağdaşmaz.

Buazizi’nin eylemleri başkalarına karşı saldırgan değil ifade ediciydi, bu da Vietnam ve Kore gibi Asya ülkelerinde daha yaygın olan pratikleri hatırlatıyor. Budist rahiplerin 1963′te Saigon sokaklarında kendilerini ateşe vermeleri ülkede çok yaygın olarak Vietnam Savaşı’nın bir dönüm noktası olarak, hem zalim Vietnam yönetimi, hem de Amerika’nın askeri müdahalesine karşı öfkelenen bir kültürün çığlığı olarak yorumlandı. Muhammed Buazizi’nin 4 Ocak’taki cenazesindeki duygusal yoğunluk, üzüntü ve öfkeyi yansıtan şu sözlerle ifade buluyordu: “Elveda Muhammed, intikamını alacağız. Bugün senin için ağlıyoruz. Senin ölümüne neden olanları ağlatacağız”. Sonuçta insan umuyor ki bu intikam duyguları, engellenemez de olsa, ülkedeki ıstırap ve adaletsizlik düşünüldüğünde ne kadar anlaşılır da olsa, devrimin imzasına dönüşmesin.

‘Ekmek, özgürlük, onur’

Yine daha umutlu bir yönelim, Fransız Devrimi’nden ilham aldığı söylenen şu sloganla yakalanmıştı: “ekmek, özgürlük, onur”. Geçtiğimiz haftalar boyunca sokaklara dökülerek devlet şiddetini silahları olmadan karşılayanların fedakarlıklarına layık olabilmek için, herhangi yeni bir yönetim süreci, Tunuslu kitlelerin maddi ihtiyaçlarına dikkat etmek, toplumu demokratik tartışma ve rekabete açmak ve insan haklarının korunmasını yeni çıkacak herhangi bir liderliğin koşulsuz bağlılığı olmasını sağlamak zorundadır.

Devrimlerin çok azı kurulu düzene karşı mücadele dönemlerine ilham veren idealist taahhütleri yerine getirmeyi başarır. Çoğu zaman, halkın yaşam şartlarını geliştirmek yerine, geçmişin kötü adamlarını, bugünün de hayali ve gerçek düşmanlarını cezalandırma hevesine çabucak yenik düşer.

Bu kolay bir durum değildir. Tunus’ta olduğu gibi bir devrim, muhtemelen sonuçları tersine çevirmeye niyetlenen girişimlerce kuşatılmıştır. Güçlü ve yerleşik düşmanlar mevcuttur ve yeni güç kazananlar arasındaki çekişmeler hem hayali düşmanlar üretecek, hem de önderliği ülkeyi yürütme iddialarını somutlaştırmaya dönük kanlı operasyonlar başlatmaya teşvik ederek bu devrimin insani iddialarını gözden düşürebilecektir. Çoğu zaman trajik bir açmaz olur: ya anayasacılığa ilkeli bir bağlılık gösterir ve iktidardan çıkarılırsınız ya da düşman varsayılan unsurlardan bir arındırmaya girişerek itibar kaybettiren yeni bir baskılama döngüsü başlatırsınız.

Tunus devrimci kazanımlarını zulme dönüş yapmadan koruyacak bir yol bulabilecek mi? Birçok şey bu sorunun cevabına bağlı. Bu ise sadece şu an denetimi alacak Tunusluların bilgelik ve olgunluğuna değil, eski düzenin yeniden güç kazanmak için yapacaklarına ve dıştan ne ölçüde yüreklendirme ve destek bulacağına da bağlı olacak. Robert Fisk’in anlamlı olarak gözlemlediği gibi, “Beklenen şey, Tunus’un olmamasıydı”.

Şüphesiz Tunus bu geçiş döneminde birçok zorlukla yüz yüze. Şimdilik, uzun yıllarca halk üzerinde terör estiren polis ve güvenlik güçleri de dahil olmak üzere, Bin Ali’nin devlette bulunan hiçbir bürokratik gücü yerinden edilmedi. 40 bin polis olduğu düşünülüyordu (ki bunların üçte ikisi sivil giyinerek insanları izleyip gözdağı vermek gibi işler karıştırıyorlardı).

Her yeri saran gözetleme nedeniyle insanların arkadaşlarıyla kafeterya veya lokantalarda, hatta evlerinde bile konuşmaya korktukları söyleniyordu. Öyle ki, şu ana kadar hiçbir düşünce mahkumu serbest bırakılmamıştı. Tunus hapishaneleri Bin Ali rejiminin gaddarlığının gündelik olarak uygulandığı yerlerdi. Bin Ali’nin çok eski müttefiklerinin, ana yardımcısı Muhammed Ganuççi dahil olmak üzere, başını çektiği geçici hükümet, her ne kadar bu günlerde düzen sağlanınca kenara çekilme sözü veriyorsa da, Tunus halkına göre Batı çizgisine daha yakın biliniyor. Fakat böyle bir niyet gerçekleştirilse dahi yeterli mi?

Devrimi mümkün kılanın, ülkenin birçok yerinde sokaklara inen genç Tunusluların cesareti olduğunu biliyoruz. Onlar ateş altında kaldılar ve korkunç devlet gaddarlığına rağmen vazgeçmediler, yaşam koşullarının çok kötü olduğunu, kaybedecekleri çok az şeye karşılık kazanacakları bir gelecek olduğunu hissettiklerini gördük.

Devrim alevlerinin Tunus sınırları genelinde ve ötesinde Internet’in etkileşimli olanakları sayesinde hızla yayıldığını biliyoruz. Arap dünyasında birçok kişi Facebook’taki kişisel resimlerinin yerine Tunus sokaklarındaki devrimci hengamenin hayranlık veren görüntülerini koydu ya da dayanışma göstergesi olarak Tunus bayrağının resimlerini paylaştı.

Bazı Arap ülkelerinde rejim karşıtlarının intiharları bile yaşandı. Bilmediğimiz şey şu: acaba devrimci ideallere sadık kalacak bir önderlik ortaya çıkabilecek mi, eğer çıkarsa ona izin verilecek mi? İç ve dış kaynaklı karşı-devrimci taktiklerin ne kadar kararlı ve etkili olacağını da bilemeyeceğiz. En azından biliyoruz ki, seçkinler zenginlik, statü ve etki alanını belirleyen sınıf ayrıcalıklarından gönüllü olarak nadiren feragat ederler ve Tunuslu seçkinlerin bölge içinde ve ötesindeki bazı müttefikleri sessizce Yasemin Devrimi’ne karşıdırlar ve ancak yurttaşlarını devlet terörü altında tutarak iktidarda kalabilen diğer bölge rejimleri üzerindeki olası sonuçlara karşı son derece endişelidirler.

Ayrıca biliyoruz ki, önümüzdeki aylarda seçim sonuçları aracılığıyla bile olsa eğer İslami etki açığa çıkarsa Washington ve Tel Aviv’deki politika yapıcılar özellikle kaygılanırlar. Fisk bize Bin Ali’nin geçmişte övülmesinin “bütün o İslamcılara karşı kontrolü elinde bulundurduğu” için olduğunu hatırlatıyor, yani şifresini çözersek, halkı terörize ederek kanlı bir şekilde bastırdığı için. Eğer ki İslami yönelimli siyasi partiler, gelecekte söz verilen seçimlerde yeni bir demokratik önderliği kazanır ve Tunus yurttaşlarından aldıkları desteği ispatlarlarsa, karşı-devrimci karşılık iyice şiddetli olabilir.

Şu anda İslami siyasi güçlerin Tunus’ta büyük destek bulduğuna inanmak için sebepler var ve İslami kimlikli en önemli partinin ana sözcüsü Ali Larayedh (14 yıl mahkum edilip işkence görmüş ve son altı yıl Bin Ali’nin gizli polisince taciz edilmiş), İslam’ı Tunus’un geleceğine bağlarken İran Devrimi’ni derinden kirleten zalim teokratik oluşumlardan ziyade Türkiye’nin son yıllarındaki oluşuma benzeyen ılımlı bir çizgi izliyor.

Tunus Devrimi’nin geleceği belirsizlikle dolu. Şu anda ülke halkının bir zaferi olmaya devam ediyor ve bizimle “ekmek, özgürlük ve onur” mücadelesine yakınlık duyan herkes bu amaçlara saygınlık verip zaferimizi korumak için elinden gelen her şeyi yapmalıdır. Norveç’te yaşayan Filistinli gazeteci Salim Nazzal durumu güzel ifade etmiş: “Gelecekte işlerin nasıl gideceğini bilmek zor da olsa, Tunus Devrimi’nden sonra Arap bölgesinin kesinlikle aynı olmadığı konusunda Arap gözlemciler hemfikirler”.

[Bu yazı English.aljazeera.net’ten Işık Barış Fidaner tarafından, Sendika.Org için çevrilmiştir]

Leave a comment

Filed under çeviri

Comments are closed.