Evlilik ve sevgililik, ailenin kendini yeniden üretim süreci

Evlilik, beraber karı-koca yaşantısı sürdürme, toplumla bu şekilde ilişkilenme, çocuk yapıp büyütmeye dair bir anlaşmadır. Evlilik “aşk” da ister, ama zorunlu tutmaz, sadece çocukları büyütmek bile evliliği “ayakta tutabilir”. Bu anlaşmanın gerekleri yerine gelmediğinde evliliği “kurtarmak”, “yürütmek” için her şey yapılır, olmuyorsa son çare boşanmaktır. Boşanma hakkı, toplumsal biçimiyle “yürümeyen”, yani varsayılan gereklilikleri sağlamayan evlilikleri bitirme hakkıdır.

Bireysel hak olarak ise göreli bir özgürlük yaratarak evliliklerin gönüllü olmasını sağlar. Böylece hem evliliğin gereklilikleri, hem de bireysel rıza garantiye alınır. Ekonomik ilişkiler ve aile kurumu yoluyla kadın-erkek ilişkileri ve yeni bireylerin yetiştirilmesi denetim altına girer. Fakat evlilikte bireysel rızayı sağlamak için boşanma hakkı da yetmez, daha evlilik başlarken, ailelerden bağımsız, yalnızca o iki kişiye ait bir hazırlık dönemine, nişan ya da sevgililik dönemine ihtiyaç vardır.

Sevgililik,  tarafların kendini adamasını, cinsel ilginin karşılıklı odaklamasını gerektiren, aynı zamanda da evliliğe hazırlık işlevi gören bir anlaşmadır. Bireylerin ailelerinden bağımsız toplumsal yaşantı ve üretim alanları kazanmalarının doğal sonucu olarak, evlilik kurumu sadece ailelere bırakılamayacak bir kadar kırılganlaşmış, evlilikte eş seçimi ve hazırlanma problemi giderek karmaşıklaşmış, iki kişinin hazırlanma, birbirini tanıma ve alışma ihtiyacı giderek artmıştır. Bunun en önemli sebebi ise, sınıflar arası hareketlilik ve sınıf atlama ve düşmenin öngörülebilmesi sorunudur. Üretime sadece kocanın katıldığı durumda kadının kim olduğu toplumsal bir fark yaratmaz, ama gerek ekonomik zorlamayla, gerek bireysel gelişimin ihtiyaçlarıyla kadınlar üretime katıldıkça; eşler arasındaki ilişkinin sınıf karakteri güçlenmiş, eşlerin mutsuzluğu sınıf hayalleriyle, eşlerin kavgası da sınıf perspektifleri arasındaki çatışmayla daha çok ilişkilenir olmuştur. Bu da eş seçimini zorlaştırmış, bireyselleştirmiş ve aileleri eş seçiminden kısmen el çekmek zorunda bırakmıştır.

Sevgililik, aileye başvurup evlilik kararı vermeden önce iki kişinin birbirini “tanıyıp sevme” sürecinin gelişip özerkleşmesinden çıkan toplumsal bir kurumdur. Sevgililik iki kişinin arasında “aşk”ın sürüyor olmasını gerektirir. Bu sonuçta evliliğe hazırlık sayıldığı için, “aşk” denilen şeyin asgari tanımı; karı-koca yaşantısı ve çocuk yetiştirmeye dair hayaller kurmaya ve bu hayallerin öngörülerle desteklenmesine dayanır. Sevgililikte, evlenilebilirlik anlamındaki bu aşk-bağlılık sürsün diye elden gelen yapılır, olmuyorsa son çare ayrılmaktır. Sevgililik, boşanma hakkı ile birlikte evliliğin bireysel rıza ile olmasını garantiler demiştik. Ayrılma hakkı da bu özgürlüğü destekler ve eş seçiminde görünürde sonsuz bir esneklik ve “seçme hakkı” sağlar. Ama sınıf ilişkileri karmaşıklaştıkça toplumsal evlenilebilirlik ölçüleri de giderek daha çok ve farklı türlerde gereklilikler ortaya çıkararak bu özgürlüğün kullanımını engeller. Yine de toplumsal ilişkiler bireylerin aileden bağımsızlaşmasını ilerlettiği ölçüde, sevgililik özgürleştirici bir ilişki tarzı olarak görünür ve gelişimini sürdürür.

Aile bağları ve buna uygun evlilik biçimleri, cemaatsel üretimde tamamen doğal ve kaçınılmaz görünür. Yani evlilik, her ne kadar belirli kalıplara göre gerçekleşiyorsa da bireylerin özgürlüğünü kısıtlayan baskıcı bir kurum olarak gözükmez, çünkü birey henüz aileden bağımsız bir varlık kazanmış değildir. Ne zaman ki birey, önce kendi üretim aracıyla sonra ise saf emek kapasitesiyle bağımsızlaşmaya başlar; o zaman geleneksel aile, bireyin ihtiyaçlarını karşılayan bir yapı da olsa, giderek bir ayakbağı haline gelir. Önceden evlilik ile aileler arasında bulunan doğrudan bağ, emeğini/emek-gücünü satan bireyler yoluyla dolaylanmak zorunda kalır. Bunun sonucunda, evlilik bireyselleşerek aileler ile çelişkiye düşer. Kaynana-gelin çatışması, aslında aileyi temsil eden kadın (kaynana) ile evliliği temsil eden kadının (gelin) çatışmasıdır. Kapitalist toplumda evlilikteki eş seçiminin aileden bağımsızlaşması ile, bireyler arasındaki evlilikten aile üretme gerekliliği doğmuş, buna çözüm olarak da çekirdek aile gelişmiştir. Boşanma hakkı, tarafların rızasını sağlamasının yanısıra, aileye dönüşemeyen evlilikleri de yok etme hakkıdır. Görünürde evliliğin taraflarına ait olan bu hak, pratikte toplumun aileleştiremediği evlilikleri yıkmasını sağlayarak evliliklerin yeni bir çekirdek aile kurma amacına yönelmesini sağlar.

Aynı amaca yönelen bir diğer oluşum ise, evliliğe hazırlık, yani nişanlılık, ya da modern şekliyle sevgililik kurumudur. Artık problem giderek, yeni evlilerin geniş aileye katılmasından ziyade,  yeni evlilerin kendi çekirdek ailesini oluşturma sorununa dönüşmektedir. Dolayısıyla bu kurum, bireylerin ailelerini ikna etmesinin yanısıra ve özellikle kendilerini ikna etmelerini, “bu kişiyle karı-koca olmaya razı mıyım?”, “bu kişiyle çocuk yetiştirmeye razı mıyım?” gibi sorularla evliliğe ve çekirdek aile kurmaya hazırlanmalarını sağlar.

Sevgililik, ekonomik şartların çekirdek aileye izin verebildiği şartlarda ve geleneksel bir geniş aile eğilimi mevcudiyeti altında, özgürleştirici bir görünüm altında gelişim gösterir. Gerektiğinde gizleme, yalan söyleme gibi araçlara da başvurarak eş seçimine karışmaya çalışan aile karşısında savaşır ve bireylerin özgür seçimini savunur. Fakat birliktelik gönüllü de olsa, tarafları oluşturan bireylerin kafasına işlenmiş olan gereklilikler, kendi baskı-denetim mekanizmalarını geliştirir. Dolayısıyla, başta aile karşısında özgürleştirici de olsa, sevgililik kurumu giderek bireylerin özgür yaşantılarının bir ayakbağına dönüşür.

Aile’nin sermaye biçimi

Sevgililik kurumunun aile denetimi ile savaştığını söylemiştik, ama bu kurum aynı zamanda gelecekte kurulacak bir çekirdek aileyi önvarsayar. Yani birbirini izleyen sevgililik ve evlilik kurumları, özünde aileden aile üreten çok aşamalı bütünsel bir süreçtir: (1) “Aşk” ile yaratılan hayallerin peşinde aileden ayrılarak tamamıyla gönüllü ve bireysel bir birliktelik sağlamak, (2) Birbirini yakından tanıyıp evlilik için gerek duyulan potansiyelleri doğrulamak, (3) Ailelerin de rızalarını alarak toplum ve kanunlar nezdinde evlenmek, (4) Çocuk yapıp büyütmek, okutmak, evlendirmek.

Aile yapısının sevgililik-evlilik kurumları yoluyla kendini yeniden üretim sürecini, sermayenin kendini yeniden üretmesine benzetebiliriz. Bunları sırayla ele alalım;

P-M-M’-P’ aşamaları içinde başta ve sondaki para (P ve P’), yapılan üretimin toplumsal değerinin (yani kapitalizm şartlarında mübadele değeri üretiyor olmasının) garantisidir. Süreç içinde ortaya çıkıp kaybolan somut meta üretim süreci (M-M’) , gerçekten değer yaratan tek aşama olmasına rağmen, kapitalist şartlarda sürekli bir israf kaynağı olan ve ekonomik krizleri de tetikleyen P-…-P’ çerçevesine hapsolmuştur. Burada M, farklı türden metaların (emek gücü, hammadde, üretim aracı) yanyana gelişiyken, M’ ise süreç sonucunda bu metaların değerlerini artırarak kaynaşmasından oluşan ürünü simgeler. Fakat M’ yani ürünün kazandığı değer, ancak P’ olması, yani satılmasıyla gerçeklenebilir, aksi takdirde ürün kullanıma giremez ve gerçek bir yaratım olduysa dahi, kapitalizm açısından değer üretilmemiş, hatta varolan değerler israf edilmiş sayılır.

Diyelim ki A-B-B’-A’, ailenin birey yetiştirme ve o bireylerin dönüşümü yoluyla yeni aileler kurmasını simgelesin. Sermayenin döngüsüne benzer şekilde, burada da baştaki ve sondaki aile terimleri (A ve A’), sürecin sonunda toplumsal bir değer üretildiğinin, emeklerin boşa gitmediğinin garantisidir. Orta kısımda bireylerin toplumsal gelişimi (B-B’) gerçek bir toplumsal ilerleme için zorunlu olan yegane süreçtir, ama bu süreç A-…-A’ çerçevesine hapsolarak aileden çıkan her özgür bireyi yeni bir aile üretmenin yükümlülüğü altına sokar. Burada B genç bireylerin yanyana bulunmasını, B’ ise bu bireylerin olgunlaşmış, kaynaşmış ve değer kazanmış bütünselliğini simgeliyor. Yine bu süreç, ancak yeni bir aile (A’) kurulabildiği zaman yeni değer üretmiş sayılır, aksi takdirde B-B’ süreci ne kadar yaratıcı olursa olsun, B’ yıkılıp parçalanmak, yok edilmek zorundadır.

Aile içinde mülkiyet

Peki aileden aile üreten süreç ile paradan para üreten sermaye süreci arasında nasıl bir bağ kurabiliriz? Kapitalizm asgari olarak sadece özgür mülk-para sahibi bireyleri vazediyorsa, aile üretme amacı nereden gelir? Baştaki ailenin görevi, mülk sahibi bireyi yaratmak ve geliştirmektir. Ama bu görevin döngüsünün tamamlanabilmesi  için, yeni yaratılan bireyin kendi ailesini kurabilmesi, ya da en azından varolan bir aileye katılması şarttır. Özgür mülk sahibi birey, sermaye sürecinin işlemesi için zorunlu bir önvarsayımdır. Öte yandan mevcut toplumsal biçimiyle aile, mülk sahibi bireylerin yaratılıp gelişmesi için zorunlu bir önvarsayımdır. Son olarak, para, mübadele değeri üretimi için meta üretiminin zorunlu bir önvarsayımdır. Özetlersek:

A

Bu şemada ilk dikkatimizi çeken durum, birey (B) ile meta (M) arasındaki kullanım ilişkisinin para (P) ile dolaylanma zorunluluğudur. Yani satın almadan tüketim, satmaya dönük olmayan üretim, bu şartlarda mümkün değildir (ücretli emek ve sermaye).

İkinci dikkatimizi çeken ise, ailelerin (A) parayla (P) ilişkisinin bireylerce (B) dolaylanma zorunluluğudur. Yani aileler doğrudan mülk sahibi olamazlar, ancak özgür bireyler biçiminde mülk sahibi olabilirler. Dolayısıyla miras kalması, evlenmek ve çocuk yapmak gibi aile içi mülki ilişkiler, ister istemez özgür bireylerin gönüllü kararlarından geçmek zorundadır. Ailelerin rızasına dayanan evlilik kurumuna bireyin dolayımı işte bu sevgililik kurumu ile eklenmiştir. Buna rağmen aile, birey karşısında öncelikli bir konumdadır. Birey nasıl aileyi yeniden üretiyorsa, aile de bireyi yeniden üretir. Bütün bu yeniden üretim sürecinin sürekliliğini sağlamak için, miras yoluyla para ve mülkün taşıyıcısı rolünü üstlenen aile, bireyleri kendi denetimine alır.

Aile’nin yeniden üretim süreci

Yukarıdaki incelememize göre, sevgililik, ailelerin kararlaştırdığı geleneksel evliliğin antitezi olarak ortaya çıkar. Fakat daha sonra sevgililik evlilik ile birleşerek modern çekirdek ailenin aynı oluşum sürecinin parçaları (sentez) olup çıkar. Ailenin bireylerin gönüllü eşleşme ve dönüşümlerine dayanarak kendini yeniden ürettiği bu toplumsal süreç, bu aşamada artık bir bütün olarak incelenmelidir. Önce parçaları hatırlayalım:

A-B: Çocuğun yetişmesi, büyümesi ve ailesinden ayrı mülk sahibi bir birey olması. Çocuk büyütme, bakım, oyuncaklar, harçlık eğitimi, dil eğitimi, okuma-yazma, ergenlik vs.

B-B’: Bireyin farklı yollarla kendini geliştirmesi ve toplumla uyum yeteneklerini tanıması ve artırması, eğitim, sosyal çevre, birliktelikler. Sürecin başında tek başına soyut bir birey varken, süreç sonunda toplumsal bağlar kurmuş ve olgunlaşmış bir birey vardır.

B’-A’: Hayalleri canlandıran sevgililik ve gerçekleştiren evlilik yoluyla bireyler yeni bir aile olurlar. Bu aşamada önceki olgunluk, gelişmişlik teyit edilmiş olur ve döngü tamamlanır.

***

Bundan sonra ailenin yeniden üretim sürecinin çelişkileri incelenecek.

Işık Barış Fidaner

1 Comment

Filed under makale

One response to “Evlilik ve sevgililik, ailenin kendini yeniden üretim süreci

  1. Pingback: Aile ve özel mülkiyet « Yersiz şeyler