Siyasal tutum ve tatmin

Gündeme dair stratejik-taktik anlamları bir yana, meclis boykotu niye bu kadar çekici ve tatmin edici bir tavır oldu? Bizim gibi bloka destek veren insanların açısından bunun sebepleri Altan Tan’ın deyişiyle “çok açık, net” olabilir, ama dışarıdan bakanlar, siyaseti “pek takip edemeyenler” boykota şaşırıyor, bambaşka bir manzara görüyor, belki rahatsız oluyor, endişeleniyor, hatta korkuyor… Herhangi bir “devrimci tutum” için bu kalıp geçerli aslında:

Bir topluluk siyasi bir tutum aldığında, bu tavrını mevcut gündem bağlamında gerekçelere dayandırır. Amaçları bellidir, strateji ve taktikleri tek tek anlatarak bu tutumu belirli bir akla göre açıklayabilirler. Ne var ki, alınan tutumda bütün bu nesnel açıklamaların kapsayamadığı bir duygusal öğe, bu tavrın verdiği bir “tatmin” öğesi vardır. Bu öğe, ancak topluluğa katılan insanların görüp anlayabileceği bir boyut oluşturur, topluluğun mevcut bilincine bağlı olarak anlaşılabilen öznel bir bilgidir. Aynı zamanda tam anlamıyla siyasi bir tutumda mutlaka bulunması gereken bir öğedir de.

Siyasal tatmini açıklamaya çalışalım. Bu öncelikle (1) “haklı olmanın”, “doğruyu söylemenin” verdiği bir tatmindir. Ayrıca (2) karşımızdakinin yalanlarını, “gerçek niyetini” deşifre etmek de önemli bir parçasıdır. Bir de (3) yanımızdakilerle bağlarımızı güçlendirmesi, topluluktaki aidiyeti ve ilişkileri kuvvetlendirmesi de bu tavrın duygusal boyutunda büyük önem taşır.

Haklı olmanın gururu

Kierkegaard’a göre, insanlara gerçekten yardım etmek istiyorsak, her zaman haksız tarafta olmaya hazır olmamız gerekir. Siyasi tutuma dönersek, haklı olmanın vereceği kibirden kaçınmanın hayırlı olacağı aşikar. Ama bunun nasıl olacağını biraz düşünmek lazım.

Bir kere tutum alan kişi ya da grubun haklılığı, evrensel bir mantığa dayansa dahi, evrensel olarak algılanabilir bir haklılık değil, kendi bilinç durumlarına göreli bir haklılıktır. Yani tutum alan topluluğa dışarıdan bakan biri onların önündeki o “berrak hakikati” göremez. Eğer topluluk üyeleri bunun farkına varamıyorsa, topluluk dışındaki insanlarla konuşamaz bir hale gelebilirler. Çünkü hem gündemler ayrı olur, hem de gündemlerin arkaplanı ve sonucundaki yaklaşımlar birbirinden farklı olur.

İnsanın rasyonelliğine inanmak, bir gündeme dair aynı arkaplan bilgi-deneyimleri altında aynı-benzer sonuçlara varacağına inanmak demektir. Bu durumda topluluğun içi ve dışı arasında rasyonellik aynı bile olsa artbilgi, bilinç durumu farklı olacağından, varılan sonuçlar da farklı olacaktır. Ve maalesef bilinç bilgi ve deneyimin üst üste birikmesiyle oluştuğundan bu uçurumun kısa vadede aşılması mümkün değildir. Bu iki topluluğun bilinçleri arasında Tayyip Erdoğan’ın deyişiyle “ontolojik” bir ayrım oluşmuştur. Sonuç olarak, topluluk içinde her şey “çok açık, net” de olsa, hatta bu açıklık evrensel insani rasyonaliteye de dayansa, dışarıdaki insanların içeridekilerle aynı konumdan durup bakabileceğini düşünmek yanlıştır.

O zaman dışarıdakilerin bilinç birikimi niye bizden farklı, diye sorabiliriz. Buna verilecek en ilkel yanıtları sayarsak: “Onlar salak biz akıllıyız”, “Onlar ahlaksız, biz ahlaklıyız”, “Onlar korkak, biz cesuruz”, “Onlar ikiyüzlü, biz dürüstüz” vesaire. Bu açıklamaların üstüne yeni bir katman olarak şu “ırkçı” cevapları sayabiliriz: “Onlar kadın biz erkeğiz” (ya da tersi), “Onlar kürt biz türküz” (ya da tersi) vesaire. Bu iki mantığın üst üste binmesine (ve iktidar ilişkileri ile de desteklenmesine) zaten “nefret söylemi” diyoruz. Öbür uca gidersek, “Bu bizim doğrumuz, o da onların doğrusu” denebilir, ama bu sefer de evrensel rasyonaliteden vazgeçmiş oluruz.

Eğer evrenselden vazgeçmek istemiyorsak, şunu diyebiliriz: “Onlar doğruyu görmek için yeterli bilgiye sahip değil” ve “yanlış bilinç” teorisine gelmiş oluruz. Burada da bilgi ve pratik deneyimin ortak oluşturduğu praksis vurgusu önem kazanır. Bilginin yanında pratik ve deneyimin önemini atlamamak için “Onlar gerekli bilgileri kazanabilecekleri bir pratik içinde değiller. Tabi bu pratiğe katılmamalarındaki bir etken de bilgideki eksiklikleri” demek daha doğru olur. Burada pratiğe katılıp katılmama seçeneğinin ve gerekli imkanların mevcut olup olmaması önem kazanır. Böyle bir pratik imkanı var mı, yok mu? Belki bu pratik imkansızdır, belki imkanlıdır ve görülememektedir, belki de görülmesine rağmen tercih edilmemektedir. Sonuçta pratik-bilinç, başka bir deyişle ideoloji, birikimli bir şey olduğundan bugünden yarına değişmesi çok zordur. Ara aşamalar mevcut değilse değişimin önü tamamen kapanabilir. Mesela sivil cuma namazları müslümanlar için ideolojik dönüşüm imkanlarını genişleten bir “ara aşama” olarak görülebilir. Bu ara aşamaların fazlalığı, ideolojik hareketlilik açısından hayatidir.

Şimdilik bu kadar olsun, sonraki yazıda devam ederiz…

Sonraki yazı: Haklılık, topluluklar, simgesel ve pratik ilişkiler

Işık Barış Fidaner

2 Comments

Filed under makale, şey