Devlet, hayvan, kutsal

Önceki yazı: Haklılık, topluluklar, simgesel ve pratik ilişkiler

Diğer başlıklara geçmeden önce haklılık konusundan biraz devam etmek istiyorum.

İnsan topluluklarını esas bağlayan pratiktir, simgeler bunun göstergesidir dedik. Fakat bu pratiklerin başta nasıl oluştuğundan çok bahsetmedik. Bir topluluksal pratik nasıl oluşur? Bir topluluk nasıl “yavru verir”? Ne zaman bu yavru önceki pratiğin devamıdır, ne zaman yeni bir pratiktir ve ne ölçüde?

En başta, toplumda muhafazakarlıkla ilişkilendirdiğimiz bazı verili topluluklar bulunduğunu söyleyelim, başta “aile” olmak üzere. Tabi aileler de çeşit çeşit, ama aileler arasında örtüşen pratikler olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer topluluk biçimi şirketlerdir. Şirketler de çeşit çeşittir ve aralarında örtüşen, örtüşmeyen yanlar vardır. Diğer kimi pratik alanları siyasettir, derneklerdir, kurumlardır, vs vs. Şimdi şu toplumda bir birey ne kadar özgürse, bu toplulukların da o kadar özgür olduğunu baştan söyleyelim. Yani tepemizde kanunlar olsa dahi, kişisel ve topluluksal özel yaşama dair belirli bir özgürlüğümüz her zaman vardır. Yani aynı kanunlar altında tamamen çılgınca yönetilen şirketler, alışılmadık aile ilişkileri, ‘sapkınca’ ilişkiler her zaman mümkündür, bu imkanlar mevcuttur. Fakat topluluk ve insanları yan yana getiren, kesiştiren “doğa” yasaları, buna engel olur ve standartlaşmayı getirir. Burada tabi ki metalar dünyasının “ikinci doğasından” bahsediyoruz.

Şu ana kadar herhangi bir komplo öznesi kurmaktan özellikle kaçındım, ama artık “devletten” bahsetmek gerekiyor. En azından içimizdeki devletten bahsedelim şimdilik. Nasıl ki içinde olduğumuz bir topluluğu yeniden üretmeyi öğrenmişsek, o pratiğin içine dahil olmuşsak, bir yurttaş olarak devleti de yeniden üretmeyi öğrenmişizdir. “Parti sensin yoldaş” der gibi, “devlet sensin yurttaş” da diyebiliriz. Mesela elimizdeki bir banknotu kolay kolay çöpe atamayız. Ya da devlet bayrağı ile bir şey yapmadan önce birkaç kez düşünürüz. Bu içsel bir baskı mekanizmasıdır. “Öğrenilmiş davranış” dediğimiz şeydir. Köpekler yiyecekle eğitiliyor olabilir, ama biz insanlar (en iyimser halde) sevgiyle eğitiliriz. Yani sevgiden mahrum kalma, dışlanma tehdidiyle eğitiliriz. Dolayısıyla “kutsal” nesnelere yaklaştıkça dışlanma kaygısı içimizde güçlenir. Bizi dışlayacağına inandığımız insanlara yaklaştıkça da dışlanma kaygısı artar. Yani sosyalleşme ihtiyacı, aynı zamanda bir nevi sosyal fobiye sebebiyet verir. İnsanlığın başlangıcından beri kutsal ve tehlikeli şeylerden kaçınırız. Terör söylemi bunu kullanır. Bunları niye anlattık?

Devlet nedir? Devlet, kutsallık ve tehlikenin içimizde kurulduğu yerdir. Ölümün yakın komşusudur. Ölümle kutsal şehadette kesişir. Devlet kurmak istemesek de şehadetten bahsettiğimizde o devleti kafamızda zaten kurmuşuz demektir. Bir devletin illa ki coğrafi sınırları olması gerekmez. Ortak dili, dini, ırkı olması da gerekmez. Korunacak ve “kanla sulanacak” bir kutsallık alanı olması yeterlidir. Çağımızda bunların genelde ulusal olmasının teknik sebepleri vardır. Çünkü kapitalist dünyada kastlaşmanın sınırları iletişim imkanıyla, yani dil ve mesafelerle çizilmiştir.

Kutsallık, sınıflı topluma ait bir kavram olup, neden aşağı olduğumuza dair tüm açıklamaları gereksiz kılan bir açıklamadır, daha doğrusu açıklamamadır.

Hayvanlarda da hiyerarşik-teritoryal ilişkiler vardır, dolayısıyla insanda olması o kadar şaşırtıcı değil. Ama neden buna mahkum olalım? Neden hayvanlığa mahkum olalım? Hayvan olduğumuz için belki. Belki de değil.

İnsanın en başta bir hayvan oluşu, haklı oluşunu, kutsallıklarını, iktidarını vesaire anlamsız kılıyor. Yani “içimizdeki devletten” bahsetmek biraz iyimserce kalıyor, yapay olduğunu, sahte ikinci bir doğaya ait olduğunu söylüyoruz kötülüklerin. Fakat ya ilk doğamız? Ya hayvan oluşumuz?

İlkel duyguları yüceltme yeteneğimiz var çok şükür. Hiç olmadığımız kadar cool ve sofistike görünebiliyoruz. Çok çok yaratıcı, çok duyarlı, çok mana yüklü olabiliyoruz. Peki ne pahasına?

Kapkara fikirlere gömülmüş bir bir gizli nihilist çizgisine doğru gidiyorum. Nereden saptım buraya? Kutsalı reddetmekle başladı sanırım. Kutsalın üstüne çıktığımı, bilimsel olanı bulduğumu düşünmekle başladı. Yani öznel bilgiyi boşverip nesnel bilgiye tutunduğum zaman nihilizme kaydım. Peki nasıl bunu yapabildim? Nasıl özneli bu kadar kolayca bir kenara atabildim? Elimdeki klavye, karşımdaki ekran ve bütün bu pratik bağlam nasıl buna imkan sağladı?

Kullanımın anlamı çok şeyi değiştiriyor. Eğer kullanım bir mübadele karşılığında yapılıyorsa, o kullanım, aynı dolaşıp duran para gibi ölümsüz, köksüz ve sonsuz bir varlığa, saf ve boş sonsuzluğa dönüşüyor ve havaya karışıyor. Sıfır toplamlı oyun diyorlar ya. Sıfır toplamlı oyun, mübadelenin yaşam felsefesi açısından bütün kullanımları içeriyor.

Kutsaldan kaçabilir miyiz? Burada doğduysan ülkeni, devletini seveceksin diyorlar ya. İşte o yüzden kutsaldan kaçamayız. Benim elimdeki klavye, karşımdaki ekran bile büyük bir karşılıksız (negatif toplamlı) şiddet bedeliyle karşımda duruyor. Kimbilir kaç Çinli işçinin elinden geçip bu masaya geldi. Kutsalın üzerinden atlayıp geçemem bu yüzden. Devletimi sevmek zorunda değilim elbet, ama devletlerin ve savaşların üzerinden atlayıp kaçma lüksüm de yok hiçbir zaman. Olmaz ya, yarın öbür gün “kendimi intihar” etsem bile, bir kayıp, bir eksiklik olarak kutsalın, kutsalların parçası olacağım. Bu yüzden halihazırda bunun parçasıyım. Hiçbir şey yapmazsam devletin parçasıyım. Bir şeyler yaparsam başka kutsalların parçasıyım. Peki ya benim öznelliğim?

Haklılıktan nerelere geldik… Parasız kalmaktan korkmadığımı iddia edebilir miyim? Bu korku dünyadaki neredeyse bütün insanların ortak korkusu değil mi? Uluslararası bile olmayan, evrenselleşmiş, tümleşmiş ve hayatın her köşesini sarmış böyle bir korku yok mu, var. Bu korkuyu yerinde bırakmak, paradaki kutsallığa dokunmamak olur. Peki bu korkuyla ne yapılır?

Hayvanlık demiştik. Bu korkunun hayvanlıkla hiçbir alakası olmadığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Tamamen yapay, “sınıflı toplumun” ürünü ve geçici bir durum olduğunu da söyleyebiliriz, test edemesek de. Ama bu korkuyla somut olarak nasıl başa çıkacağımızı söylemek zor…

Nasıl başa çıkamayacağımızı sayalım önce: Korkuyu aksi dürtüye çevirip hayatın boyunca para biriktirerek başa çıkamazsın. Korkuyu aşmak için yüksek bir himayeye sığınarak başa çıkamazsın. Korkuyu aşmak için kendi kendini parasız bırakarak başa çıkamazsın. Korkuyu hafifletmek için bir sürü çevre yaparak, bir sürü şirket, holding açarak, başına daha çok iş açarak başa çıkamazsın. Bir kuruma kapağı atıp ekonominin istikrarına güvenerek başa çıkamazsın. Sana lazım olan her şeyi cebe koyup kenara çekilerek başa çıkamazsın. Standart bir yaşantıya, standart ihtiyaçlara sığınarak başa çıkamazsın. Devletten sosyal hizmet bekleyerek başa çıkamazsın… vs vs.

Tamamen yapay insani durumun bir sonucu olan bu genelleşmiş korku, kutsaldan kaçamayacağımızın en önemli göstergesi.

Peki haklı olma meselesine dönersek… Binbir çeşit topluluğun her birinin bu korkuyla farklı başetme denemeleri olduğunu varsayabiliriz. Simgeler, bir topluluğun dünya görüşünü sistemleştirmesi-söylemleştirmesi için gereklidir. Peki bu adlandırmaların “gösterileni” nerededir?

Eğer topluluksal pratik, bugüne kadar olan deneyimlerse, simgeler geleceği işaret eden tahminlerdir. Simgeler arasında kurulan paralellikler ve karşıtlıklar, toplulukların gelecekte kuracağı bağlara ve çatışmalara dair öngörüleri ifade eder. Yani ister sistematik olsun, ister kendiliğinden olsun, bir topluluğa ait söylem simgelerin bir gramerine dayanır ve o topluluğun geleceğe dair öngörülerini özetler.

O zaman haklı olmak bugünden anlaşılmaz, gelecekte anlaşılacaktır. Bugün ancak geçmişte haklı olunup olunmadığını anlayabiliriz. Bugün kurulan cümlelerin haklılığı ise, eğer simgeler bugüne aitse, bitmemiş bir tartışmanın sürdürülmesidir. Bu tartışma sadece kelimeler ve cümlelerle değil, pratik içinde toplulukları bağlayıp koparan akışkanlık içinde de sürdürülür.

Artık bitti sayıyorum. Bundan sonra (2) düşmanı deşifre etme ve (3) topluluk içinde yoldaşlaşma meseleleri var.

Sonraki yazı: Deşifre, bilginin öznel temeli, gaflet, riya

Işık Barış Fidaner

4 Comments

Filed under makale, şey