Neden filtreye karşıyız? — Işık Barış Fidaner

Işık Barış Fidaner

Biz İnternet kullanıcılarına BTK’nın filtre kararı o kadar yanlış ve saçma geliyor ki, bunu durdurmak için niye böyle uzun uzadıya uğraştığımızı bile anlayamıyoruz. “İnternetime dokunma” eyleminin bu kadar çabuk yayılması ve 15 Mayıs’ta onbinlerce kişiyle onlarca ilde dünyanın en büyük sansür karşıtı yürüyüşünün gerçekleştirilmesi bu sayede mümkün oldu. Bu algımızı güçlendiren birçok sebep sayabiliriz.

Öncelikle, “çocukların internetten korunması” gibi öyle ciddi bir problem yaşamıyoruz. Nasıl çocukları “sokaktan korumak” için eve kapatmıyorsak, veya devletten çocuklara ayrı sokak tahsis etmesini beklemiyorsak; internet alanında da onları izole etmek yerine interneti dikkatli kullanmayı, sorunlardan kaçınmayı öğretebildiğimiz zaman başlarının çaresine bakıyorlar, hatta bu araçları bizden daha ustaca bile kullanıyorlar.

Herhangi bir sebeple internet filtresi kullanmak istiyorsak da, bunun için devlete ihtiyacımız yok. Mevcut durumda zaten internet servis sağlayıcımızdan ücretsiz olarak “koruma şifresi” alabilir durumdayız.

Böylesine önemli bir kararın basbayağı çalakalem ve bilgisizce yazılmış olması da bu algımızda önemli bir etken. Mesela Gmail ve Facebook’u bile kapatacak olan ‘yurtiçi profil’ gibi bir ‘ucube’ bir hizmeti ciddiye almak mümkün mü? Böyle bir hizmeti ciddi ciddi öneren BTK’ya ve danıştıklarını söyledikleri o ‘bilişim uzmanlarına’ güvenmemiz mümkün mü?

Bir diğer etken, devlet ne zaman ‘müdahale etse’, başımıza gelmedik şey kalmamasıdır. En son Ahmet Şık’ın kitabına ve kendisine yapılanlarda gördüğümüz gibi; sözkonusu sansür ve susturma olunca hepimiz teferruat olabiliyoruz. Bunu söylerken sadece I. Tayyip dönemindeki medya destekli politik kuşatmayı değil, 1990’larda olanları, ondan önce 1980’i de hatırlıyoruz. ‘Temizlik’ takıntılı bir devlet ve iktidarın elinde internet denetiminin nelere yol açacağını düşünmek bile istemiyoruz.

Bir diğer etken, Tunus’ta başlayıp Mısır’a sıçrayan, daha sonra Libya ve diğer ülkeleri sararak farklı biçimler altında süregiden Arap Baharı’nda internetin devrimci kullanımının yaygınlaşması ve baskıcı devletleri korkutmuş olmasıdır. Böyle tarihsel bir süreci takiben gündeme gelen bir “internet filtresi” ister istemez bizi şüphelendiriyor. Devletin baskıcı politikalarını meşru-teknik bir zırhla destekleme çabası olarak gözüküyor.

Görüldüğü gibi, bireysel yaşamdan dünya konjonktürüne uzanan bir dizi etken aklımıza düşerken, içimizdeki ses bize bastıra bastıra “filtre yanlış” diyor. Fakat böyle düşünmemiz, böyle söylememiz filtreyi durdurmaya yetmiyor, çünkü ülke nüfusunun çok ciddi bir kesimi bizim gibi düşünmüyor ve bu saydığımız şeyleri başka türlü değerlendiriyor.

Örneğin Tunus ve Mısır halklarının Türkiye’deki AKP iktidarını örnek alan islami bir kalkışma yaptıklarını düşünenlerin sayısı hiç de az değil. Ya da AKP iktidarının 1980 diktatörlüğünü gerileten bir demokrasi cephesi kurduğunu düşleyenler… Uluslararası birçok ticari, kişisel, kurumsal, teknolojik bağın ülkeleri bağladığı günümüzde halen “yabancı güçlerden” azade, onlara kafa tutan bir “büyük Türkiye” hayali kuranlar… Bu düşünceleri besleyen şartları anlamadan bu düşüncelerle mücadele edemeyiz.

Şartlar derken yalnızca sınıfsal dağılım, kültürel katmanlaşma, gençlerin apolitik olması gibi görece yavaş değişen nesnel etkenleri kastetmiyoruz. Biliyoruz ki halk, özel zamanlarda ani ve büyük tepkiler verebilir, mevcut duruşunu koruyabilir ya da çabucak değiştirebilir. Ekonomik kriz nasıl devrimleri tetikleyebiliyorsa, ekonomik büyüme de, eşitsiz de olsa bir tür refah yaratarak muhafazakarlığı güçlendiren bir süreçtir. Bu şartlardan beslenen muhafazakarlık, varolan iktidar kurumlarını genel bir kabulleniş, koşulsuz bir güven ve iyimserlik biçiminde ortaya çıkabilir. Sonuçta insanlar ne kadar sıkıntı çekseler de, geçici de olsa bir şeylerden memnun olmak için, küçük de olsa hayaller kurabilmek için bir dayanak ararlar. Aynı reklamcılık gibi, burjuva iktidarın da en büyük “hizmeti” budur, yani “ruhsuz dünyanın ruhu” olmaktır.

Sonuçta biz ne kadar kararlı da olsak, sesimiz yüksek de çıksa, büyük para akışlarıyla desteklenen ideolojik etkiyi çabucak kıramayacağımızı görmek gerekiyor. Fakat bu durumu etkileyen ve daha kolay denetleyebileceğimiz bir akış daha var ki, o da “bilgi akışı”.

İnsanların hayallere muhtaç olduğunu söylemiştik. Hatta insan, hayallerini korumak adına kendini aldatmaya, sağda solda karşısına çıkan gerçekleri elden geldiğince görmezden gelmeye gönüllü olabiliyor. Fakat bazen gerçekler öyle güçlü bir şekilde yüzümüze vuruluyor ki, artık inkardan vazgeçmek, düne kadar tutunduğumuz hayalleri feda etmek ve içinde yaşadığımız dünyaya “ayılmış gözlerle bakmak” zorunda kalıyoruz. İşte bu “gerçekleri yüze vurma” işinde, bilgi akışını kullanmak ve denetlemek çok önemli bir yer tutuyor. Buradan tekrar konumuza dönebiliriz.

İnternet, dünya çapında bilgi akışının güncel biçimlenişi olarak, ve burjuva tekelci devletlerin doğrudan denetiminden kaçabilen bir iletişim ve ilişki ağı olarak, halk katmanlarında ideolojik kırılmanın yaratılmasında ve toplumsal dönüşümün hazırlanmasında çok önemli bir araçtır. Önce Wikileaks’in yayınladığı diplomatik belgelerle, daha sonra Tunus ve Mısır’daki devrimci halk hareketlerinde bu gerçekliğin giderek daha fazla somutlaştığını, keskinleştiğini gördük. Bizim gördüğümüzü devletler de gördü elbette ve dünyanın her yerinde internet üzerinde denetim kurma girişimlerini artırdılar. Umarız ki bu geç kalmış bir girişimdir ve interneti kullanarak önemini kavramış halklar bu saldırıya geçit vermeyecektir.

Türkiye’de iletişim teknolojilerinin kullanımını kısaca hatırlayalım. Bundan kabaca 10 yıl önce cep telefonları iyice yaygınlaşarak standart iletişim yöntemine dönüştü. İnternetin ilk halklaşması MSN Messenger aracılığıyla olurken, ikinci büyük dalga “facebook’ta eski arkadaşlarını bulmak” şeklinde gerçekleşti.

Şu anda birçok facebook kullanıcısı, internetin geri kalanı ile ancak dolaylı bir ilişki içine giriyor. Arkadaşlarının tavsiye ettiklerinden başka siteleri araştırmaya ihtiyaç duymuyor ya da zaten vakti yok. Sonuç olarak internet, bir yayıncılık ortamından çok bir iletişim aracı olarak kullanılıyor. Bu yüzden de 5651 ile uygulanan mevcut yasaklama ve sansür, internet kullanıcılarının ciddi bir bölümünün ayağına dolaşmıyor bile. Öte yandan, Tunus ve Mısır’da ön plana çıkan kullanım da, yasaklanmamış belirli muhalif sitelerin izleyicileri üzerindeki etkisinden ziyade, sosyal paylaşım ağlarında güncel içerik paylaşımı ve bu alanların örgütlenme, kararlaşma amacıyla kullanımı olmuştu. Yani facebook veya twitter benzeri sitelerin tamamı kapatılamadığı sürece bu araçların elimizden alınamayacağını varsayabiliriz. Esas tehlike, doğrudan doğruya sitelerin kapatılmasından ziyade, interneti tek merkezden denetlemeye uygun, ihtiyaç duyulduğunda fiilen sansür, takip ve fişleme yapılmasına elverişli bir teknik altyapının kurulmasıdır.

Peki denetleyici teknik altyapının kurulması ne demektir? Böyle bir sistem aslında halihazırda kuruludur, muhtemelen tüm telefon konuşmalarımız yolda Ankara’ya uğrayıp geçmekte, gerek duydukça dinlenip istihbarat edinilmekte, “delil” toplanılmaktadır. Fakat iletişim internete taşındıkça denetim gücünü yitiren devlet, yeni denetim teknolojileriyle bu gücü yeniden kazanmaya çalışmaktadır. Dünyanın farklı ülkelerinde, farklı bahanelerle uygulanmaya çalışılan, ABD’de ve çeşitli ülkelerde yazılım firmalarınca geliştirilen, Tunus ve Mısır’daki olaylarda da devlet tarafından kullanıldığı anlaşılan ve tartışmaya açılan “derin paket izleme” (DPI – deep packet inspection) böyle bir teknolojidir. DPI, internet üzerinde kurulan tüm iletişim süreçlerinin hem otomatik araçlar yardımıyla hem de manuel olarak izlenmesi ve kayıt altına alınması anlamına gelir. Hiç şüphemiz olmasın, telefon dinlemelerini didik didik ederek ansiklopedi hacminde iddianameler yazan bu devlet, internet iletişimini izlemek için de elinden geleni ardına koymayacaktır, koymamaktadır. O zaman bu duruma karşı bir bilinç oluşturmak, önümüzdeki önemli bir görevdir.

DPI teknik bir mesele olduğundan, buna karşı bilinç yaratmak, teknik bir ekip kurmayı ve teknik bilgiyi yaygınlaştırmayı da gerektirir. Nasıl ki YouTube yasağının yan etkisi olarak Türkiye’deki internet kullanıcıları DNS ve web proxy kullanmayı öğrendiyse, sansür ve izleme teknolojilerine karşı da asgari gizliliği korumayı öğrenmek durumundadır. SSL ile güvenli bağlantı kurabilmek, VPN kullanabilmek, takma ad ile anonim sistemler kullanmak ve buna benzer diğer araçları kullanmayı öğrenmek, merkezi denetleme çabasına karşılık gelişmekte olan doğal öz savunma ihtiyaçlarıdır.

Filtre kararının ardından gündeme gelen önemli bir olay da, TİB sitesine karşı yapılan Anonymous eylemi oldu. Anonymous, adı üstünde isimsiz katılımcılardan oluşan, herhangi bir üyelik prosedürü olmadan herkesin anında katılabildiği bir yapı. Toplantılarına isteyenin katılabildiği, kitlesel bir yapı, fakat isimlerin ve e-posta adreslerinin paylaşılmaması için azami özen gösteriliyor. “İllegal” bir örgüt, ama örgüt olmanın temel gereği olan üyelik kabulü yok, herkes doğal üye olarak faaliyete katılabiliyor. İllegalliğin sekterlikle, legalliğin kitlesellikle ilişkilendirildiği muhalif örgüt kültürümüze biraz yabancı bir yapı Anonymous.

Anonymous, devletlerin merkezi denetimine tepki olarak oluşmuş kitlesel bir kullanıcı öbeğidir diyebiliriz. Yani biraz önce bahsettiğimiz savunma ihtiyacının cisimleşmiş halidir. Belirli bir program dahilinde hareket etmez, belirli bir ideoloji veya dünya görüşünden kaynaklanmaz. Anonymous’u bir arada tutan temel etken, dünya devletlerinin internet üzerinde denetim kurma gayretkeşliğinin yarattığı tepkisel karşıt-bilinçtir.

Nerede internete yönelik bir devlet müdahalesi olsa, Anonymous orada beliriyor. Bu onun için varlık sebebi ve sürdürücü etkendir. Anonymous, baskı kurmaya çalışan devletleri gölgeleri gibi izler. Fakat Anonymous stratejik hedefler koyarak hareket etmez. Esas olarak kullanıp geliştirdiği teknik araçlara dayanan bir kullanıcı kümesidir, yani teknik bir ekip gibi durmaksızın devletlere karşı “Ar-Ge” çalışması yürütmektedir. Demek ki bizim merkezi denetime karşı ihtiyaç duyduğumuz teknik ekip halihazırda kurulmuştur: Anonymous’u merkezi denetime karşı direniş yöntemleri geliştiren teknik bir okul gibi, yapılan eylemleri ise geliştirilen araçların pratik bir zarara yol açmadan test edilmesi gibi görebiliriz. Bilinen bir örnek olduğu için Anonymous üzerinden açıkladık, fakat benzeri faaliyetler yürüten birçok başka yapı da mevcut. Özellikle toplumsal hareketlere doğrudan destek vermiş olan telecomix.org ve werebuild.eu, merkezi denetime karşı önemli çalışmalar yürütüyor. İnternet üzerinden güvenli iletişim kurabilmek için, veya ola ki bir gün internet devlet eliyle kesilirse dünyayla tekrar irtibat kurabilmek için bu çalışmaları şimdiden takip etmemiz ve bir eğitim olarak kendi içimizde uygulamamız büyük önem taşıyor.

Baştaki meseleye dönersek; BTK eliyle hazırlanan “güvenli internet hizmeti” kararı, devletin geçmişi ve bugünüyle bakıldığında, hiçbirimizin güvende olmayacağı bir internet öngörmektedir. Özel e-posta’larımızdan oluşan uzun iddianamelerle her an karşı karşıya gelebileceğimiz, bir siteyi ziyaret ederken, bir mesajı atarken on kez düşüneceğimiz bir gelecek kurmayı amaçlamaktadır.

Zamanın Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın 2011 Ocak ayındaki IPv6 internet teknolojisi toplantısında açıkça ifade ettiği gibi: “Bir şeye eliniz değer değmez onun izini bir daha silemeyeceksiniz. ‘Ben yapmadım, etmedim’ deme şansı yok. Herkes yaptığını bilecek ve sonucuna da katlanacak. Yapmasın demiyorum. Herkes istediğini yapsın, ama yanlış işler yapmasın.”

Bu durumda bize düşen, bu gelecek tasavvurunu geçersiz kılacak pratik bilinci ve teknik imkanları olabildiğince geliştirmek, Arap Baharı’nda halkçı gücünü gösteren interneti “halk medyası” olarak aslına erdirmektir.

(Evrensel Kültür Ağustos 2011 sayısında yayınlandı.)

Leave a comment

Filed under bildiri, makale, programlama

Comments are closed.