İnsan acıdan yapılmıştır

İnsan acıdan yapılmıştır. Hafıza ve düşünme yeteneğinin sınırları ve biçimini belirleyen acıdır. Hiç acı duymamış birisi hiçbir şeyi düşünmeye ve hatırlamaya ihtiyaç duymaz. Bu yüzden beni ben yapan şey biriktirdiğim ve harekete geçirdiğim, içimde sakladığım ve üzerimden akıp geçen tüm acılardır, bu acının hareketidir.

Acı iki ana halde bulunur: akışkan ve katılaşmış halde.

Akışkan acı kendisini genel olarak dinginlik, huzur, sükunet olarak gösterir. Düzenli hareketi sevgiyi, kaotik hareketi aşkı yaratır. Akışkan acının doğadaki karşılığı denizdir. Bütün bu durumların denizde karşılıkları vardır ve insan bu yüzden denize yakınlık duyar. İnsanlar kendi aralarında acıyı akıttıkları gibi (dertleşmek) denizle de akıtabilirler. Ayrıca yürümek, bedensel hareket acının akışkanlığına yardım eder, insanı dinginleştirir.

Katılaşmış acı genelde stres ve anksiyete olarak kendini gösterir. Bu kelimelerin kökeni gibi bu acı batı uygarlığının ve kapitalizmin muazzam düzeyde artırdığı bir durumdur. Katı acılar çarpıştığında, titreştiğinde tiksinti ve nefret doğururlar.

Aşk, acının kaotik hareketidir dedik. Aşkın malzemesi acı olduğuna göre, acı duymamış, acı paylaşmamış insanlar aşık olamazlar. Aslında herkes doğuşta anne karnından kopup ilk nefesini alıp ağladığında acıyla tanışır ve insan olmaya başlar. Estetik ve güzellik genel olarak acıyı harekete geçirebilme yeteneği ile ilgilidir. Göreceli olması bu yüzdendir. Reklam ve popüler kültür, genç insanların acılarını manipüle etmeye çalışır. Kadın bedeninin kullanılması, mükemmel yüz ve bedenlerin kullanılması hep insanın kaybettiği, eksikliğini hissettiği şeyleri çağrıştırarak onun acısını harekete geçirmeyi hedefler. Acıyı harekete geçiren nesne veya özne bir aktarım süreci başlatır.

Aktarım temelde acının akışkanlığı ile mümkün olur. Kapitalist toplum, bütün aktarımı insan-meta arasına taşıyarak insan-insan arasındaki acı aktarımını minimize etmeye çalışır. Bu yüzden reklamların bir amacı da insan-insan arasındaki akışı durdurmak, insanları birbirine karşı katılaştırmaktır.

Acının iki halini, sermayenin iki haline benzetebiliriz. Kristalleşmiş ölü emek olarak ifade edilen sabit sermaye, katılığı taklit eder. Sahibini de kendine benzetir, katılaştırır. Tiksinti ve nefret yaratır. Sermayenin diğer biçimi olan değişken sermaye, canlı emek ise hareket halindeki acıdır. İşçiliğin ve çalışmanın insana etkisi de denizinkine benzer.

Katılaşmış acı korku ve kaçınma olarak da gözükebilir. Bunun en belirgin örneği, yoksul, alt sınıf veya dilenciyi tersleme, uzaklaştırma davranışıdır. Katılaşmış acı akmaktan korkar, aktarımdan kaçınır. Acıyı harekete geçiren yine acı olduğu için, katı acı en çok başkasının acısından korkar, kaçınır. En çok acı duyan insanların en güçlü korku nesnesi olması, “terörist” olarak damgalanması da katılaşmış acının bir tepkisidir.

Denizin kişileştirilmesi, aslında denizin acılaştırılmasıdır. İnsan acıdan yapıldığına göre, denize bakıp denizle aktarım kurduğumuzda, denizdeki suyla içimizdeki acı arasında benzerlik kurarız. Denizin hareketini acının hareketi olarak algılarız. Müzik için de aynısı geçerlidir. Seslerin yarattığı hareket, acının hareketine benzetilir ve acıyı harekete geçirir. Müzik türleri ve acı türleri arasında bir eşleştirme yapılabilir.

Peki neden “acı”, neden başka bir şey değil, mesela “sevgi” veya “mutluluk” demiyoruz da acı diyoruz? Bunu açıklamak lazım. Sembolik ve gerçek arasındaki ilişkide hafıza ve acı arasındaki ilişkiyi bulmak mümkün.

Bugüne kadar yaşadıklarımızdan, hatırladıklarımızdan, bugünkü bilgimiz de dahil, dille ifade edilebilen her şeyin toplamına “sembolik” diyoruz. Hafıza da diyebiliriz. Burada önemli olan, hafızanın zamanda ömrü olan belirli nesnelere işaret etmesi, adlandırmasıdır. Somut nesneler ve soyut nitelikler, ilişkiler, geçmiş ve bugün, hepsi sembolik ve hafızaya girer. Peki acının rolü nedir?

Hafıza uzmanlaşmıştır, bazı şeyleri daha iyi hatırlarız, bazı konularda daha yüksek kapasitesi vardır, bu da insandan insana değişir. İşte hafızanın bu yapısını oluşturan şey o güne kadarki acının hareketidir. Önceden belirttiğimiz gibi, acı yoksa hafıza da yoktur. Acının arttığı yerde hafıza da güçlenir. En çok acı duymuş, paylaşmış insanların hafızası en güçlüdür. Fakat hafıza bilinçdışına da kaçabilir. Bu da acının haline bağlıdır. Acının katılaştığı yerde hafıza bilinçdışına kaçar, akışkanlaştığı yerde bilince yükselir. Bu nedenle katılaşmış acı kendini bilince ancak dolaylı yollarla yansıtabilir.

Akışkan acı, doğrudan bilinci yapılandırdığı için nesnesiyle örtüşür. Katılaşmış acı ise bilinçdışına saklanır. Kendini bilinçte ancak dolaylı etkilerle gösterebilir. Bu yüzden sevgi nesnesi gerçek bir nesnedir, sevginin hedefi, aktarımın izlediği gerçek bir yoldur. Nefret ve tiksinti nesnesi ise rastgele bir nesnedir, altta yatan acıyla doğrudan ilgisi olmayan, rastlantısal olarak seçilmiş bir nesnedir. Nesneden korkmanın, kaçınmanın, terslemenin tek amacı, acının katı halini korumaktır, akmasını engellemektir. Bu yüzden acı çağrıştıran nesneler kolaylıkla tiksinti-nefret nesnesi olabilirler. Katı acının katı bir cismi, katı bir şekli vardır ve bu şekli korumak, katı sınırlarını korumak için diğer acılarla karşılaşmaktan, yan yana gelmekten özenle kaçınır, tüm önlemlerini buna göre alır. Obsesyon, temizlik delisi olmak, takıntılar vs. hep bu “yabancı acıdan” kaçınmak içindir. “Başkasının acısına dokunmak” gibi ifadeler komik olmakla birlikte bu açıdan doğruluk payı içerirler.

Sevginin, yani akışkan acının nesnesiyle ilişkisi ise gerçek bir aktarım ilişkisidir. Bunun en yaygın örneği, dertleşmektir. Dostluk ve arkadaşlıklar acının aktarılması ve harekete geçirilmesi yoluyla kurulur. Dostluğu yok eden “insanın değişmesi” denen şey de, belirli acıların katılaştırılması (rastlantısal nesnelere yöneltilerek) aktarımın bu şekilde engellenmesi sonucunda olur. Bu yüzden “değişen insan” bize kendini kandırıyormuş gibi gözükür. Bizim eski günlerden tanıdığımız acılarını bilinçdışına gömmüş ve yerine tamamen ilgisiz, saçma nefret-korku nesnelerini koymuştur.

Peki o zaman, katılaştırılmak için harekete geçirmek nasıl mümkün olur? Başka deyişle reklam ile sanat arasındaki, kandırma ve sahici sevgi arasındaki ayrım nerededir? Bilinçsizce reklam yapmak mümkün müdür, o zaman reklam sayılır mı? Kandırmak, tanım gereği bilinçli mi yapılmalıdır? Yoksa bilinçdışı bir düşüncenin kandırma bilgisini taşımasını kabul edebilir miyiz?

Bu problem esas olarak sembolik ile alakalıdır. Acıyı harekete geçirdikten sonra bir ürün veya bayrak öneriliyor mu? Akış belirli bir nesneye yönlendiriliyor mu? Yönlendirmenin illa sözle, adlandırma veya logoyla yapılması gerekmez. O mesajı bize ileten kanal da aktarım nesnesi olabilir. Kanal seçimi de bir yönlendirme olabilir. Söyleyen kişi aktarım nesnesi olarak kendini öneriyor olabilir (ki bu insan ilişkilerinde doğal bir durum). Ama bu kişi artık insan olmaktan çıkıp bir star, bir marka olmuş da olabilir, bu durumda yönlendirme yapıldığı açıktır. Ama günlük bir muhabbeti reklam olarak adlandırmak (veya aşkı) saçma olurdu.

Yani reklam olması için sembolik ağda bir nesneye yönlendirme olması gerekir. Ama bu zayıf bir varsayımdır ve neredeyse her aktarımda mevcuttur. Günlük muhabbette bile. O zaman biz şimdilik niyetli-bilinçli-kar amaçlı reklamı yasaklayalım, bilinçdışı olana sonra bakarız. Problem rafa kalktı.

O zaman soruyu başka türlü soralım: Bir aktarım daha sonraki bir katılaşmaya ne şekilde sebep olabilir? Yani reklamlar aktarımı tetikliyorsa nasıl katılaşma yaratıyor? Yoksa aktarım tetiklenmiyor mu??

Aktarım bilinçli, katılık bilinçsiz olduğuna göre, reklamları da bilinç ve bilinçdışı olarak iki düzeyde incelemek lazım. Bilinç üzerinde ilginç, dikkat çekici, esprili, hatta yalnızca irrite edici (alışıldık olanı biçimsel olarak bozarak, kelime oyunları, hareketli görüntüler, canlı renkler, garip kıyafetler vs) bir etki doğuran reklam, bilinçdışında ise genelde cinsel anlam içeren ve insanın zayıflıklarını “yüzüne vuran”, katılaşmış acıları harekete geçiren bir yol izler.

Katılaşmış acı yanlış nesneye yönelir demiştik. Bu yüzden reklamın tetiklediği ve kuvvetlendirdiği bu katılaşmış acı, reklama veya konusuna değil, bambaşka yerlere yönelir, çoğu zaman da insanın kendisine yönelir.

Reklamın esas amacı katılaşmış acıyı “dürtmek” ve daha da katılaşmasını sağlamak ise, reklam nesnesiyle aktarım nasıl kurulur? Yani bilinçdışı düzeydeki etki buysa, bilinçteki ürüne yönlendirici etkisi nasıl sağlanır? İki düzey nasıl birbirini besler? Aslında bu daha genel bir soru: bilinç ve bilinçdışı arasındaki acı ilişkisi, acı hareketi nasıldır? Bu noktada imgesele girmemiz gerekiyor.

Simgesel, bilinç ve bilinçdışı olarak ayrılmıştır dedik. Bu iki bölgenin değişimini belirleyen de acının hareketidir. Acının hareket ettiği alanlar bilince çıkar, donduğu alanlar bilinçdışına gömülür. Bilinçteki acılar aktarımın nesneleriyle ilişkilenirler, bilinçdışı acılar ise bilinçte bulunan ilgisiz nesnelerle ilişkilenirler dedik. Bilinçdışı acı özellikle “yabancı acı”ya karşı tepki doğurur ve katılığını korumaya çalışır dedik. Peki bir yerdeki nefretin başka bir yerde “sahte” bir sevgi doğurması mümkün müdür? Belki de katı acının belirli bir nesnesi yoktur, o sadece simgesel uzayı büken bir varlıktır. Yani Lacancı gerçek gibi, simgeselde yer bulamayan, simgeselde bir şekil bozulması, aşırı sevgi, aşırı nefret gibi sebebi belirsiz aşırılıklar olarak gözüken bir bozulmadır belki bilinçdışı acı. O zaman semboliğin bilinçdışına gömülmesi ne anlama geliyor?

S
E
M   Bilinç .................. Hareketli, akışkan acı
B
O
L   Bilinçdışı .............. Katılaşmış, tortulaşmış acı
İ
K

Akışkan acı, nesneyle kurulan bir aktarım ilişkisidir. Katılaşmış acı ise, nesnelerle olan ilişkilerimizdeki genel bir bozulmadır (öyle gözükür).

Peki bütün çözümlere direnen ve çözüm sürecini tetikleyen, “ayağa takılan kaya” olarak gerçek? İnsanın kendi ideal egosunun yer aldığı imgesel? Ego idealini biçimlendiren simgesel? Büyük öteki ile kurulan, istisnalı simgesel? Nesne, arzu, dürtü?

Gerçek meselemize gelelim: Bir aktarım nasıl kurulur, nasıl sürdürülür? Engel ve tehlikeler nedir? Aktarım belirli bir ihtiyacı mı karşılar? Bir aktarım diğerinin yerini tutabilir mi sahiden? Hiçbir aktarımın yerini tutamayacağı, zorunlu bir aktarım kurmak mümkün müdür, hangi şartlarda? Aktarım ne zaman insana zarar verir? Aktarım katılaşmayı besleyebilir mi, nasıl? Aktarım nesnesine nasıl yönelir? O nesneyi nereye koyar? Simgesel/imgesel ayrımı nesneye nasıl yansır, bilince ne zaman çıkar? Yoksa bu başka bir ayrım mıdır, simgesel/gerçek gibi.

***

Denizi seviyoruz çünkü biz insanlar da onun gibiyiz. Birleşik kaplara dağılmış bir çözelti gibiyiz. Birimizdeki tortunun çözülmesinin başlattığı akış, başka birimizdeki tortuları çözebiliyor. Çözülen tortu ne kadar büyükse, akış o kadar güçlü oluyor. Ve tortu kendini gizlediği için çözülene kadar varlığını fark etmiyoruz. Yürümek, beden veya zihinle yol almak bu akışı, çözülmeyi hızlandırıyor. Bir yerde veya fikirde durmak, sıkışmak ise tortuları büyütüyor. Çözeltiyi oluşturan madde acı.

***

Gerçek hayat sandığımız şey, bir denizin geceleyin gördüğü rüyasıdır.

~~~

>>> Söylenen söylenişi, yapılan yapılışı, bilinç bilinç-içini, kap içeriği, kabuk maddeyi saklar <<<

Işık Barış Fidaner

1 Comment

Filed under şey