Söylenen söylenişi, yapılan yapılışı, bilinç bilinç-içini, kap içeriği, kabuk maddeyi saklar

Freud’un Schreber vakasından bir alıntı:

“Libido kopma işlemiyle özgürleştikten sonra ne işe yarar? Normal bir insan hemen yitirilen bağın yerine bir yedek aramaya başlar ve bu yedek bulunana dek, zihninde özgürleşmiş libido askıda tutulur ve gerilimlere neden olur, ruh durumunu renklendirir.”

(histeride şöyle olur, paranoyada böyle olur diye devam ediyor…)

Önceki bir yazıda, insanları acıyla dolu bir birleşik kaplar sistemine benzetmiştik. Acının akışkan ve katı halinden bahsetmiştik. Şimdiyse bu hal değişimi ile ilişkili bir ölçüden bahsedeceğiz. Sıcaklık diyebiliriz belki buna, hareketlilik ve düzensizlikle beraber arttığı için. Ama sıcak-soğuk duyarlılığıyla ilgisi olmadığını vurgulayarak, çünkü hem sıcağa hem soğuğa karşı duyarlılık bu genel ölçü ile birlikte yükseliyor. Entropi veya enerji diyebiliriz. Aslında bu enerjiye libido da diyebiliriz, ama maddi bir miktar olmadığını, madde olarak artıp azalmadığını, ama varolan maddeyi, acıyı harekete geçiren bir enerji durumu olduğunu unutmadan.

Acının entropisi (yahut libido) yükseldiğinde, akışkanlık artar ve kaotikleşir. İnsanın duyargaları iyice hassaslaşır, bilinç küçülür ve ben ayrımı zayıflar, çevre ile bütünleşme hissedilir, aşk veya din duygusu denilen, Freud’un ‘bende yok’ dediği ‘okyanussal duygu’ oluşur. Metaforlardaki mesafeler silinir ve gerçek özdeşliklere benzerler: rüzgar bulutlarla birlikte fikirlerimizi de sürükler götürür, denizin dalgaları kıyıyla birlikte içimizdeki acıları da döver, içilen çay içimizle birlikte ruhumuzu da ısıtır. Bebeklikteki tekbenci dünyaya, yahut hayvansal algılayışa geçici bir geri dönüş gibidir. Dünya ve benlik birleşip kocaman bir ana karnına dönüşür. Bir yandan da “babanın adı” gözden kaybolur. Sembolik bağlantılar zayıflar, dağılır. Ödipal öncesi döneme geçici bir dönüş olur. Entropi yükseldiğinde acının tamamı akışkanlaştığından, katılaşmış acıya özgü algı ve davranışlar, yani asabiyet, öfke, kaygı vs. azalır. Sembolik bağlar zayıfladığından, “verilmiş sözlerden” arta kalan borçların yarattığı huzursuzluk da azalır. Dolayısıyla “yapılması gereken” yeni şeyler çıkararak insanı kendi kendisine yönelen saldırganlığı üzerinden toplumsal ilişkilere bağlayan süperego-üstben-vicdan dürtüleri de etkisini kaybeder. Dolaylı simgesel bağlar çözüldükçe yerlerini doğrudan algısal bütünlüğe bırakır. Bilinç küçüldüğü, ben sınırları silindiği için rasyonel yetenekler zayıflar, aptallaşma ve sersemleşme diyebileceğimiz bir durum oluşur.

Simgesel dediğimiz yapı eğer temel bir eksikliğin aldığı biçimse, yani yapısal olarak bir heykel gibi içi dolu dışı boş değil de, bir oyuk veya kap gibi dışı dolu içi boş bir biçimse, o zaman bu kapta bulunan nesnelerin kabın şeklini değiştirdiğini varsayabiliriz. Her nesne, ona yönelen insanda kendi öznelliğini yaratır. Kabın içini dolduran da nesnenin fiziksel varlığı değil, öznellikteki bu karşılığıdır. Nesnenin bir insan olması durumunda, karşılıklı öznellikler arasında bir akışkanlık sağlandığını varsayabiliriz (bu yüzden birleşik kaplar demiştik). Sonuç olarak, kapta bulunan bu öznel karşılık, nesnesinden bağımsız bir hareket içindedir. Entropi arttığında “öznel karşılığın” hareketi sürekli bir dönüşüme uğrar ve içinde bulunduğu kabın şeklinde değişiklikler yaratır, yani çözülen sembolik bağlardan artakalan imgeler bütününü altüst eder, böylece entropinin düşmesiyle kurulacak farklılaşmış bir sembolik yapının şartlarını hazırlar. Bu yeni yapı kimi yönlerden öncekine benzeyecek, kimi yönlerden farklı olacaktır. Bazı bağlantılar korunacak, bazıları atılacaktır. Bağlantıları korunan bazı düğümler farklı gösterenlere bağlanacaktır. Belki “esas gösteren” değişecektir, belki aynı kalacaktır. Belki bazı gösterenler korunacak, yeni imgesel destekler kazanacaktır. Belki bazı gösterenlerin korunabilmesi için yeni imgeler yaratılacaktır. Bütün bunlar şartlara bağlıdır. İnsan arzuları üzerinde tam denetim sahibi olamaz, hele ki entropinin yükseldiği şartlarda bu denetimi tamamen yitirir.

Entropi düşerken, öznel karşılık ve içinde bulunduğu kabın dönüşümü giderek yavaşlar. Yeni simgesel yapı kurulur ve eş zamanlı olarak ortadaki boşluk yeni şeklini alır. Bu boşluğu dolduran “öznel karşılık” artık yeni kurallara tabidir. Simgeselin katılaşmasıyla birlikte bilinç alanı genişler, rasyonel yetenekler ve özdenetim eski gücünü geri kazanır. Tekbenci bütünleşme ortadan kalktığında “babanın adı” yeni simgesel yapı olarak geri döner ve anne imgesi simgeselin içindeki boşluğa doğru çekilir. Ödipal gerçek eski yerini alır. Yeni simgesel bağlantılar, yeni artıklar, yeni borçlar yaratır. Katılaşan acı, küçülen bilinçdışına kaçar ve bilinç üzerindeki huzur bozucu hayaletsi etkisini göstermeye başlar. Böylece büyüyen bilinç kapatamadığı borçlardan kendini sorumlu tutmaya, suçlamaya başlar. Eski gücünü kazanan süperego yoluyla toplumsal bağlantılar yeni baştan kurulur. Fakat bir şeyler değişmiştir.

Entropinin yükselip alçaldığı bu süreç sonunda değişen şey, simgeselin ve içindeki boşluğun yapısıdır. Yani gösterenler ve ilişkileridir, onları destekleyen imgesel dünya ve simgeselden arta kalan boşluğu dolduran fantazinin (ve nesnesinin öznel karşılığının) aldığı biçimdir.

Hafızanın gereği olarak, yeni kurulan mantıksal ilişkiler, geçmiş mantıksal ilişkileri de kapsar. Yani bir anlamda tarih yeni baştan yazılır. Simgeselde olan değişikliklerde bu durum kaçınılmazdır. Çünkü simgesel yapı kendi kendisini uyarlayabilse dahi, temel varsayımlarını ancak “gerçeğin müdahalesiyle” değiştirebilir. Simgeselin dışından geldiği için bu müdahaleye mantık kuralları uygulanamaz. Simgesel bağlantılar ancak gerekçeleri sunabilir, “gerçek” sebep, hiçbir zaman tam olarak erişimimiz olmasa da, entropinin yükselip alçaldığı, bilinçdışının alanını önce genişletip sonra geri daralttığı bu dönüşüm sürecinde gizlidir.

Bilinç, simgesel, bilinçdışındaki haz prensibini gerçeklik prensibine karşı temsil eden bir yapı ise, devlet ve topluluk kurallarını da bir nevi toplumsal bilinç olarak görebiliriz. Bir topluluk oluşturan insanlar kolektif bir simgesel kurmuşlardır, dolayısıyla bu simgeselin içindeki boşluk ve fantazi, hatta nesne ve öznel karşılık da ortaklaşmış olabilir. Dini bir topluluk üyeleri arasında ortak simgesel yapının boşluğuna yerleşen “tanrı”nın öznel karşılığının ortaklaştığını, ortaklaşa bir fantazi kurulduğunu kolayca hayal edebiliriz. Görünüşte rasyonel ilkeleri olan topluluklarda da bu tür fantaziler, öznel-bilinçdışı ortaklıklar mevcuttur. Bir topluluktaki öznel ortaklaşmayı anlamanın tek yolu, ne söylediklerine değil, ne yaptıklarına-yapmadıklarına bakmaktır. Çünkü simgeseli esas ayakta tutan temel sözler değil, bu ortadaki boşluğu dolduran fantazinin yapısıdır. Fantazi korunduğu sürece topluluk yaşantısını sürdürür, sözlerse sürekli değişebilir, değişen şartlarda değişen gerekçeler ileri sürülebilir, art arda özeleştirilerle yeni söylemler geliştirilebilir… Fantazinin yapısı korunduğu sürece bütün özeleştiriler değişmemek için gerekçeler uydurmaktan ibarettir.

Peki fantazinin yapısı nasıl bir şeydir? Sözlerle ifade edilen ilkeler, talepler, idealler vs.den farklı yanı nedir?

Öncelikle fantazi farklı biçimlerde karşımıza çıkabilir: Ortaklaşa kabul edilmiş bir sevgi nesnesiyle (tanrı) kurulabilir, nefret nesnesiyle (düşman ırk?) kurulabilir, görece belirsiz bir sevgi veya nefret nesnesiyle kurulabilir, bu sevgi veya nefret nesnesi inkar ediliyor olabilir, inkar sonucunda başka nesnelere yönelmiş olabilir, vs. (nesne derken aslında nesnelerin kendilerini değil, nesneye referansla fantazide yer alan öznel karşılıklarını kastediyoruz). Bunun simgeselden, sözlerden farkı nedir? Örneğin Türklük bir idealdir ve simgesele aittir, ama Kürtler çoğunlukla inkar edilmiş bir nefret nesnesidir ve fantaziye aittir. Batılılaşma bir idealdir, “batılılara” karşı çift değerli yaklaşım fantaziye aittir. Türklük dediğimiz simgesel yapı, bütün bu fantazilerin desteğiyle ayakta durur. Dolayısıyla fantazi değişmeden kaldığı sürece simgesel yapıda değişiklikler, “özeleştiriler” ve uydurulan yeni gerekçeler şaşırtıcı değildir. Simgeseldeki değişiklik, bir babadan diğerine geçiş olarak izlenebilir. Babanın kendisi, öldükten sonra babanın adı, daha sonra bu gösterenin bastırılması ile güçlenen yeni bir baba, sebep olduğu yeni karışıklıklar ve onların bastırılması için üçüncü bir baba… Her gelen baba, tarihi baştan yazarak varolan fantazinin bozulmadan sürdürülmesi için tutunulacak yeni gerekçeleri sağlar. Baba değiştirmek, yeni bir “esas gösterene” tutunmak, insanların arzularıyla hafızalarının bir tür mücadelesidir. Arzu, mevcut fantazi yapısını korumak için bilinci kandırmaya, çelme takmaya, kendisiyle çelişkiye düşürmeye, gerekirse her şeyi unutturmaya hazırdır. Hafıza ise kendinde topladığı bilgileri mekanik bir şekilde yanyana koyar, üst üste ekler, birleştirir ve ayırır, bu işlemler üzerine bir mantık kurarak ben’i anlamaya çalışır. Hafızanın sloganı “düşünüyorum öyleyse varım”dır. Ama hafıza fantaziye bağlıdır, çünkü fantazi bu cümledeki “varım” yüklemini elinde tutar. Ancak arzularla uyum sağlandığı sürece “ben” varolur, ancak bu şartlarda hafıza “varım” diyebilir (Son simgesel ürün P->Q olsa bile, aslında üretim süreci P<-Q’dur, yani fantaziden gelen “varım” bilgisinin “düşünüyorum” ile gerekçelendirilmesidir). Bu denge bozulur gibi olduğunda hemen mantık dışı bir şekilde davranışlara ket vurulur, bilinç bu durumu “yapamam işte, neden böyle olduğunu bilmiyorum ama yapamam” olarak algılar. Yapamamanın sebebi var gibidir, ama bu sebep bilinçte mevcut değildir, çünkü bastırılmıştır. Bastırılan bu sebep, fantazinin kendini korumaya almasıdır. Bu yüzden bir topluluktaki fantazi yapısını anlamanın bir yolu da yapmadıkları, “yapamadıkları” şeyleri tespit etmektir. Neyin kabul edilebilir, neyin kabul edilemez olduğu her zaman simgesele kayıtlı değildir. Bazen, hatta çoğunlukla bu sınırlar hiç konuşulmadan çizilir. Bu sınırlar üzerine konuşmanın kendisi sınırların ihlalidir. Bu durum inkar ve bastırmanın yapısında vardır, çünkü bastırma olayının kendisi de bastırılmıştır. Bütün bastırmalardan azade bir ilişki kurmak mümkün değildir, çünkü bu ilişki olsa olsa hayvansal bir ilişki olurdu. İki insanın ilişkisinde bir şeylerin bastırıldığı kesindir ve konuşulamayacak şeylerin, söylendiği anda ilişkiyi ortadan kaldıracak sözlerin varlığı bunun kanıtıdır.

Bir topluluğun fantazi yapısını anlamanın bir yolu da söylenen sözlerdeki söylenişe bakmaktır (söylenen=enunciated, söyleniş=enunciation). Söylenen, simgeselin parçasıdır ama söyleniş simgeselin ötesine geçerek fantaziyi ele verebilir. Örneğin bir abinin kardeşine verdiği öğüdün içeriği kadar, hatta daha önemlisi o öğüdü verirken gösterdiği tavırdır. İlişkinin esas fantazi yapısını oluşturan söylenenden çok söyleniş tarzlarıdır.

Bu ayrımın bir benzeri, yapılan-yapılış olarak ortak faaliyetlere de uygulanabilir. Örneğin bir dini ayini ele alalım. Yapılan, anlatıldığı biçimiyle ayindir, tarifidir, şu yüzden yapıyoruz, şuna inanıyoruz vs. Yapılış ise ayinin gerçekleşme anıdır, yalnızca o an orada bulunan, simgesele taşınması mümkün olmayan öznelliktir. Söylenen ve yapılan, bilinç yoluyla aktarılabilir olandır. Söyleniş ve yapılış ise bilinçle aktarılamaz ama bilinçdışı yoluyla aktarılabilir. Bilinç yoluyla aktarım belirli bir mantığı izler, ama bilinçdışı yoluyla aktarımın nasıl olacağı muğlaktır. Yine de bu aktarımın varolduğu kesindir, ebeveynler çocuklarına birçok şeyi bu yolla iletirler..

Söylenen ve söyleniş arasında, yapılan ve yapılış arasında kap ve içerik ilişkisi vardır. Ama değişmeyen kap-değişken içerik ilişkisi tersine dönmüştür: İçerik direngen, kabın yapısı değişkendir. Kaptaki değişiklikler içeriğin kendini koruma çabasıyla ilişkilidir. Yani söylenişi korumak için söylenenler değişebilir. Yapılışı korumak için yapılanlar değişebilir. Buna ek olarak; söylenenlerin değişimi söylenişi korumak içindir. Yapılanların değişimi yapılışı korumak içindir. Kap içeriği korumak içindir, kaptaki değişimler de içeriğin korunması içindir.

Peki bu içerik nasıl bir şeydir? İçerik esasen fiziksel bir şeydir. Oturuş, kalkış, yürüyüş, duruş, tavır… En temelde bunlardır. Örnek alarak edinilmiş fiziksel eğilimlerdir. Ama bunlarla kalmaz, davranış kalıpları, ilişki biçimleri, faaliyet biçimleri biçiminde de varolur. Çok kaba bir örnek verelim: kitap okumayı seviyorum, bugün bir kitabı okurum yarın başka bir kitabı okurum, ama bir kitap okurum mutlaka. Veya sohbet etmeyi seviyorsam bugün birileriyle yarın başkalarıyla olsa da sürdürmeye çalışırım bu “içeriği”. Çünkü bilinçdışı, davranışların mantıksal-ilkesel açıklamalarından habersiz olarak bu davranışlardan zevk üretir. Dolayısıyla hafızanın kısıtlamalarından bağımsız olarak zevk üretebilir, üretmek zorundadır. Bu durumda yöneleceği şey gerçek nesneler olmaktan çıkar ve nesnelerin soyut öznel karşılıklarına dönüşür. Kap ve içerik arasındaki ayrım, basitçe, içeriğin kaba erişimi olmamasının, bilinçdışının bilinç-dışı oluşunun bir sonucudur.

Kap-içerik benzetmesini güçlendirmek için bilinçdışı yerine kullanmak üzere bilinç-içi terimini uydurabiliriz. Bilinç, insanın duyargalarının etrafında oluşturduğu bir kabuk, kaptır. Bilinç-içi ise bu kabın içindeki boşluğu dolduran içeriklerin alanıdır. Bilincin esas işlevi bilinç-içini korumaktır. Bu yüzden zaman zaman şekil değiştirir, şu veya bu fikirleri öne sürer, şu veya bu ilkeleri benimser. Bilinç-içi dış dünyanın algılanmasından zevk üretmek için dış nesnelere içsel karşılıklar yaratır. Davranışları bu içsel karşılıkları güçlendirecek şekillerde yönlendirir ve içsel karşılıkları bozmayacak sınırlarda tutar. Bilinç ise bilinç-içinde oluşturulan bu içsel değerleri korumak için bu davranışlara sürekli gerekçeler uydurur. Gerekirse devasa mantıksal ilişkiler kurarak bunları açıklar. Ayrıca gerektiği zaman dışsal nesne bağlarını değiştirerek içsel karşılıklarını korumaya çalışır. Baba’nın karşılığı olarak kurulmuş bir içsel karşılık, başka erkeklere yönelerek korunmaya çalışılır, veya anne’nin karşılığı kadınlara yönelerek. Karşıdaki kadın yahut erkek içsel karşılıkla uyumsuzluk yarattığında hemen bilinç görevini yapar ve daha uyumlu bir nesne bulmaya yönelir. Böylece bilinç, bilinç-içindeki fantaziyi korur. Kap, içeriği saklar.

Çok uzun ve tekrarlı bir yazı oldu. Daha fazla uzatmayayım. İleride bir gün üzerinden geçip toparlamayı umarım…

***

Biçim-içerik ikiliğini çağrıştırmaması için “içerik” yerine başka bir şey diyebiliriz, mesela “kap-madde”? Böylece maddeci yaklaşımın fantaziyi esas alması gerektiğini de söylemiş oluruz. Söyleniş ve yapılış altyapıdır, söylenen ve yapılan üstyapıdır. Böylece arzuların bilinç-içi libidinal ekonomisi ile kapitalist sistemin para-meta ekonomisi üst üste binmiş oluyor. Meta fetişizmi ile fantazi aynı bilinç-içi alana ait. Üstyapı dediğimiz politika, ideoloji, vesaire ise “bilinç” alanına ait oluyor. Yani sözle ve yazıyla, yani bilinç yoluyla aktarılabilen şeyler üstyapıyı-simgeseli oluşturuyor; aktarılması için kişisel temasa ve bilinç-içine gerek duyan şeylerse altyapıyı-fantaziyi oluşturuyor. Böylece Marksist bir çerçeveye de benzetmiş oluyoruz.

İdealizme karşı materyalizm tartışmasından bildiğimiz düşünce-madde ikiliğinin yerini kap-madde veya kabuk-madde gibi bir ikilik aldı. Yani önceki tartışmada maddeden ayrı bir şey gibi gözüken “düşünce”yi, artık maddeyi saran bir kabuk olarak düşünüyoruz. İnsan düşüncesi, içindeki maddeyi korumaya çalışan bir kabuk oluşumudur. Yani “düşünce” kavramının kendisi, maddeden ayrı bir şey değildir. “Düşünce”, ilksel olan maddeden tarihsel olarak türemiş, mesela bir hayvan türünde mutasyonla ortaya çıkmış bir şey de değildir. Düşünce maddenin bir parçasıdır: Düşünce, maddenin kabuğudur. Maddenin bütünsel yapısının bilinç ve dil yoluyla aktarılabilen kısmına düşünce (veya simgesel, “gerçeklik”) diyoruz. Geri kalan kısmına ise sadece madde (veya “gerçek”) diyoruz.

Madde-düşünce ayrımı dil’in bir sonucudur. Aslında sadece madde vardır, ama maddenin dille aktarılan kısmına düşünce deriz. Bizim gerçekliğimiz dil ile kurulduğu için bu ayrımı yapmaktan kaçınamayız. Gerçek ve gerçeklik arasındaki fark dil’dir. Gerçek’e temas etmek için dil dışındaki duyu ve sezgilerimize ihtiyaç duyarız. Mesela bir insanın bilinç-içini anlamak için sezgiye ihtiyaç duyarız. Ama sadece bu değil; bir fiziksel olaya dair bilgi alanımızı genişletebilmek için de sezgiye ihtiyaç duyarız. Veya dünyanın işleyişine dair bilgimizi genişletmek için… Düşüncenin sınırlarına ulaşarak düşünülemez maddilikle yüzyüze geldiği farklı cepheler vardır. Aslında neredeyse düşüncenin her alanında bu cepheler tespit edilebilir, çünkü düşünce ince bir kabuktur, anlamlı olabilmesi için her noktası maddeyle temas halinde olmak zorundadır. Bu nedenle her gösteren aynı zamanda düşünce dünyasının içedönük bir sınır çizgisi işlevi görür. Düşüncelerin maddenin içine doğru daha çok nüfuz edebilmesi, kendi içimizde taşıdığımız maddenin harekete geçmesiyle olur. Bu madde, örneğin bilme arzusudur…

Işık Barış Fidaner

2 Comments

Filed under makale

2 responses to “Söylenen söylenişi, yapılan yapılışı, bilinç bilinç-içini, kap içeriği, kabuk maddeyi saklar

  1. Pingback: İnsan acıdan yapılmıştır | YERSİZ ŞEYLER

  2. Pingback: Ona Annenden Bahset (2) — Casey Schwartz | YERSİZ ŞEYLER