Emekçi aile: Ailenin yeniden üretimi = Toplumsal sınıfın yeniden üretimi

“Emekçi aile” çok önemli bir kavram. Cinsellik ve ekonominin kesiştiği noktada yer alıyor. İster istemez bir muğlaklık içeriyor (“feodal eğilimler”?), ama ideolojik tavırda kaçınılamaz bir yeri var.

Toplumsal sınıfların yeniden üretimi, temelde ailenin yeniden üretimi ile olur. Özellikle sınıf aidiyetinin büyük bir duygusal yatırım gerektirdiği günümüzün dünyasında bu aidiyet ancak ailenin yeniden üretimiyle yeniden üretilebilir. Bu ne demek?

En basit anlamda, “anasından emdiği süt kadar dürüst, namuslu iş yapmak” diyebiliriz buna. Hiçbir teoriye sığmayacak kısa devreler oluşuyor, çünkü bu bağlantıları görmek, kabul etmek kolay bir şey değil. Aşk varolmak için tekilliğe ihtiyaç duyarken, aşkın aslında tikelliklere yaslandığını, bu tikelliklerin de toplumsal sınıfları yeniden ürettiğini nasıl anlatacağız?

Demek istediğimiz şu: Ebeveynlerin toplumsal sınıfları bilinçdışımıza işlenmiştir. Fakat burada toplumsal sınıfla meslek grubu veya kapitalin mülkiyetini kastetmiyoruz. İşçi sınıfından farklı olan “proletarya” deyimindeki gibi öznel bir konumu, tavrı ifade ediyoruz. Öznel tavır, hayallerle kurulur, bir hayalle yola çıkar, sonra hayal kırıklıklarıyla baş eder.. Sonuç olarak elde kalan toplumsal sınıf konumu, bir çeşit “hayal kırıklıklarıyla baş etme” yoludur. Meslek, “toplumsal konum”, mülkiyetle kurulan ilişki, temelde bu baş etme yoluna dayanır, onunla esas biçimini alır. İşte bu baş etme yoludur içimize işlemiş olan şey.

Yani programlandık, kararlarımız baştan belli demiyorum, ama kararlarımızın alınacağı zemin bunlarla kurulmuştur. Olası seçenekler, kavram dünyası, alternatif değer yargıları vs hepsi bu şekilde içe yansıtılmış bir dünya olarak verilidir. Çocuğun aldığı kararlar, şu veya bu figüre yaslanmak, sırtını dönmek, öfke biriktirmek, sevgi beslemek vs gibi bir çerçeveyle kısıtlanmıştır. Bazı unsurları birbirinden ayıramayız. Örneğin erkeklik ve kadınlık böyle unsurlar toplamıdır. Baba ve anne figürlerine alınan tavırlar yoluyla bu unsurlar yeniden dağıtılır ve önceliklendirilir, ama bütün olanakların kümesi, başta verilmiş olan A ve B değişkenleri üzerinde yapabileceğimiz işlemlerle kısıtlanmıştır. Mesela A+B: Anne ve babayı sentezlemek. A-B: Anneye tutunup babayı dışlamak (süperego?). B-A: Babaya tutunup anneyi dışlamak (ego ideal?). Bunun üzerine diğer abiler, ablalar C, D, E … eklenebilir. Artık kim varsa.

Sonuç olarak şu veya bu figür, kavramsal olarak veya tavır olarak diyelim ki güç sembolüne, fetişizme, süperegoya, yüceltmeye, şuna buna karşılık gelebilir. Ama bu kavramların ifade edildiği dil, gündelik hayatın pratik dili olmak zorunda. Yani mesela güç sembolü ordu ve askerlikse askerliktir; yok eğer iş sahipliğiyse odur; veya bir konuda uzmanlıksa, ustalıksa ustalıktır ve özellikle de o konudaki ustalıktır; ne bileyim, araba sahipliğiyse araba sahipliğidir, veya teknolojik hakimiyetse teknolojik hakimiyettir. Demek istediğim şey, bu pratik nesne-ilişkileri (diyelim), bahsettiğimiz figürlerin kurulduğu dilin simgelerini oluşturur. Bu gerçek hayatın simgelerini kaybedersek, artık o figürlerin yüksek kavramlarını da kuramaz hale geliriz. Dünya çok değişmişse nostaljiye sığınmak zorunda kalırız. Yeni nesnelerle ilişki kurmayı öğrenmek yetmez, eski nesne-ilişkilerindeki anlamların, yani temsil ettiği figürlerin yeni nesne-ilişkilerine de aktarılması gerekir. Mesela dün at-avrat-silah olan şeyin bugün araba-cep telefonu gibi bir şeye dönüşmüş olmasındaki gibi. Nesne-ilişkileri hiçbir zaman nötr değildir, her zaman bu figürlerle aşırı-yüklenmiş ve cinsel anlamlar üstlenmiştir. Öte yandan, figür dediğimiz şeylerin bu nesne-ilişkilerinden başka bir özü yoktur, bütün varlığını bu somutluklardan alır.

Toplumsal sınıf nesne-ilişkileri bütünüdür desek heralde kimse itiraz etmez. O zaman cinselliğin oluşumundaki figürlerin bu nesne-ilişkileriyle kurulduğunu söylediğimizde, yeniden üretim meselesinin özünü söylemiş oluyoruz: Ailenin yeniden üretimi, toplumsal sınıfların yeniden üretimiyle aynı şeydir, onun şifreli-kodlanmış halidir. Aşkın dili, gündelik toplumsal sınıf dilinin şifreli halidir. “Yıldırım aşkı” denen şey de bu iki dilin örtüşmesi sayesinde mümkün olabilen bir olgudur. Yani aşk, kendini kandırarak da olsa, dolambaçlarla da olsa toplumsal sınıfı yeniden üretir. Yani aşk, tekil olduğunu zannederken tikele yaslanır. Kendini soyut bir bağ olarak görmek ister, ama mevcut dünyanın somut gerçeklerine yaslanmak zorundadır ve gizlice de olsa mutlaka bunlara yaslanır. Görmeden yaslanmanın yolu ise bu tikellikleri evrenselleştirmek, mutlaklaştırmaktır, “aksi düşünülemez” kılmaktır. Aşk, bir şeylerin aksini düşünemez, çünkü düşünürse varlığını sürdüremez. Hegemonya oluşumunun tersi bir durum vardır: tikellik kendisi evrensel olmaya çalışmıyordur, ben kendi irademle onu evrensel kabul ederim, böylece bir çeşit “mutlakiyet rejimi” inşa ederim. Aile, işte böyle bir mutlakiyetle (aile reisi vs) yönetilir. Bilinçli uygulanan bu mutlakiyetin rolü ise, ailenin tikelliklerinin devamlılığıdır, yani toplumsal sınıfın yeniden üretimidir.

Demek ki ben bir tikelliği evrensel yaparken, aslında bir toplumsal sınıfı mutlaklaştırıyorum, o toplumsal sınıfın yeniden üretim koşullarını hazırlamış oluyorum. İşçi sınıfı nasıl kendini sürdürür? İşçi erkeği tanımlayan özellikler, bütün nesne-ilişkileriyle bir baba figürü oluşturur. Daha sonra bu figürü taşıyan biri buradaki bütün tikelliği görmezden gelip mutlaklaştırır ve hayale-aşka dönüştürür. Bu aşk aileyi kurar ve bu aile işçi erkeği oluşturan aynı tikellikleri yeniden üretir. Böylece işçi sömürüsü devam eder.

Tabi ki toplumsal sınıflar arası geçişler, sentezler, karşıtlıklar mümkündür. Çocuk ailesine tepki duyup uzak bir figürle özdeşleşebilir ve sınıf değiştirebilir. Veya figürler zamanla değişip toplumsal sınıfta kayma yaratabilir. Ama bütün bu olanaklar, temeldeki ataleti değiştirmez; yani toplumsal sınıfın bütün nesne ilişkileri ile aşk ve hayalleri biçimlendirdiği ve böylece kendini yeniden ürettiği gerçeğini.

Başa dönersek; “emekçi ailenin korunması” işte bu demektir. Zaten gerçekleşmekte olan bu sürecin kayda geçilmesidir. Geçmiş kuşakların miras bıraktığı “hayal kırıklıkları” ve onlarla toplumsal sınıflara bölünmüş olan “baş etme yollarımız” en temel, en derin duygularımıza kadar içimize işlemiştir. Yıllar sonra baktığımızda “anneme/babama benzemişim” veya “bak onları yeniden üretmişim” tespitleriyle mutlaka bir ölçüde karşılaşmamız kaçınılmazdır.

Işık Barış Fidaner

Leave a comment

Filed under şey

Comments are closed.