İşaret, yaşam, yoklama, varlık, mevcudiyet

İşaretler ve yaşam… Yaşamın devamı ve işaretler. Yaşamın devam ettiğine dair işaretler. Senin yaşamının devam ettiğinin işaretleri, ya da senin gıyabında yaşadığın, seni de temsilen yaşayan bir başkasının yaşamının devam ettiğinin işaretleri.

Yoklanan nedir? Bir ses, bir nefes duyduğunda içini rahatlatan nasıl bir inançtır? Yoksa bu rahatlamayı imkanlı kılan daha temel bir inanç mı var? Hatta belki şu veya bu varlıktan bağımsız, varlığın biçimine dair, varlığın mevcudiyet biçimine dair bir inanç mı bu?

Esas yokladığın şey bir tür varlık. Ama pratikte yokladığın şey bir şeyin mevcudiyeti. Bütün bu döngü varlık-mevcudiyet kısa devresiyle başladı. Bu devre kopabilir, tekrar bağlanabilir. Bunu da “biliyorsun”. Ama yine de..

Peki varlığı niye yokluyorsun? Bir korku veya endişen mi var, yoksa daha temel bir tür “bilinç” mi yaptırıyor bunu sana. Her şey kısa devreyle başlamıştı. O devreyi niye kurdun?

Devre varlık ve mevcudiyet arasındaydı. Ama amaç varlığı yoklayabilmekti. Bunun için bir mevcudiyet gerekliydi. Bunu gerekli kılması için bir mevcudiyet bulundu, geriye dönük bir sebep, “Şey”..

Peki açıkça soralım: Varlığın aslında yok olduğunu “bildiğinden” mi yokluyorsun? Yok olduğunu “saklamak” için mi yokluyorsun? Ya saklamazsan ne olur, bu bilgi en kötü ihtimalle neye yol açabilir? Ya da, bu bilginin bir şeylere yol açması mümkün müdür ki? Ya da yol açtığı şey tam da bu kısa devre ve yoklama döngüsü müdür?

Mevcut olmadıkça “yok mu?” diye soruyorsun, ama mevcutsa da “vardır” deyip geçiyorsun. Yani bütün derdin bu mu, varlık mı? Nasıl oldu da varlık mevcudiyetin üstüne çıkabildi? Nasıl oldu da gündelik “maddi” mevcudiyetler tek bir “soyut” varlık için feda edilebilir oldu? Bunun pratik sonucu bir mevcudiyetten diğerine dolaşıp durmak değil mi?

Mülkiyet ve mevcudiyet. Bu ikisi birbiriyle çok alakalı şeyler. Bir insanın mülkiyeti, o kişinin yaslandığı, varlığı dayandırdığı mevcudiyetin cisimleşmiş hali değilse nedir? O zaman “maddiyatçılık” gerçekten kelime anlamıyla mülkiyeti “varlığın” önüne koymak değil mi? Maddecilikle nasıl ayırt edeceğiz?

Bilinç ve bilinç-içini hatırlayalım. Maddiyatçılık bilinç-içine dair bir kategori, maddecilikse bilince dair. Mülkiyet esasen dışsal nesnelerden değil, onların içsel karşılıklarından oluşur. Mülkiyetin sınırları fantaziyle çizilir. Maddeci olmak demek, mülkiyetin bu temel yerini bilmek, soyut bir takım hukuksal-toplumsal kararlardan fazlası olduğunu, o kararların öncesindeki kişisel bilinç-içi durumlarına dayandığını bilmek demek. Kayıptan kaçınma denilen olgu da böyle açıklanabilir: Bir bardak dışsal bir nesne iken 5 liraya satın alırım. Benim mülkiyetim olduğundaysa fantazimde kendine bir yer açmış, içsel bir karşılık inşa etmiş ve maddi bir yer işgal etmiştir, o yüzden gözümdeki değeri bir anda 9 lira olur… Aradaki 4 liralık fark, fantazimde bırakacağı boşluğun maliyetidir.

Eğer dış nesne ve iç karşılık arasındaki bağlantı sonucunda “mevcudiyet” oluşuyorsa, o zaman yoklanan “varlığın” yeri neresidir? Nesne ve karşılık “mevcuttur” ama yine de yoklanması gerekir, neden?

Basitçe açıklarsak: İçsel karşılık ve dış nesne kesin olarak uyumsuzdur. Başka dünyaların şeyleridir. O yüzden arada her zaman kırılgan bir uyum sürdürülür. Bu uyumu bozmak çok kolaydır, korumak zordur. O zaman bu yoklamanın iki amacı vardır, (1) mevcudiyet bağlantısını sürdürmek ve (2) bu bağlantıyı olabildiğince esnetmek, yani geçici de olsa gerginliğinden kurtarmak. İşte bu esnetme dediğimiz şey (veya “garantiye alma” da diyebiliriz) tehlikeli noktalara gidebilen, ilişkiyi ilişki olmaktan çıkarabilen bir amaç.

Mülkiyet ve sahiplenme dersek neyden bahsettiğimiz kolayca anlaşılır. Özgürlük, en başta birilerinin içsel karşılıklarının bağlarından muaf olmak demektir, yani birilerinin “mülkiyet parçası” olarak bir mevcudiyeti olmaktan muaf olmak demektir. Öte yandan en yakın insan ilişkileri doğası gereği bu mevcudiyetlere yaslanır. Aile ilişkilerinde yakınlık arttıkça denetimin problem olabilmesi gibi…

Bu noktada “her şeyi konuşarak halletme” gibi hayallere kapılmıyoruz. Hatta belki tersini bile savunabiliriz. Çünkü “konuşmak”, denetim kurmanın, “garantiye almak” anlamında “yoklamanın” en temel, en basit eylem biçimidir. Konuşarak halledilen ancak uzak ilişkiler olabilir. Mesafeler kaba sınırlar çizmeye elverişliyse mesele konuşarak çözülür. Yakınlık arttıkça sınır çizmek imkansızlaşır, başka türlü bir yaklaşım gerekir.

Yakınlık ve karşılıklı yoklama uzlaşır şeyler midir? Yoksa yoklama eyleminin kendisi doğal olarak uzaklığa mı sebep olur? Eğer öyleyse yoklamanın alternatifi ne olabilir?

Akışkanlık-katılık burada önemli bir etken. Katılık, kaba sınırlar ve mesafelenme demek. Akışkanlıksa içsel karşılığın kendini sürekli yeni duruma uydurabilmesi demek.

Aktarımların nasıl kurulduğu da önemli. İnsanla aktarım kurmak (bildiği varsayılan özne) ve nesneyle aktarım kurmak (fetiş nesnesi) belki de akışkan-katı ayrımına karşılık geliyordur. Katılaşmış acı yanlış nesneye (fetiş?) yönelir demiştik. Akışkan acı ise bilgiye yönelir.

Bilgi, bir önermenin doğruluğu gibi kendinden menkul bir değer taşımaz. Bilgi, ancak ona açık olan bir öznenin varlığıyla değer kazanır. Tamamen saçma ve anlamsız sembol dizileri bile, onlarda bir anlam arayan bir özne karşısında bilgiye dönüşebilir. Yani bilgiye olan açıklığımızla bilgiyi var ederiz. Fetiş, bu açıklığı kapatan, bilgiyi yok eden bir nesnedir. Fetişizmin her şeyi bildiğini sanan sinik bir yaklaşıma tekabül etmesi şaşırtıcı değildir. O zaman bilgi bizden ayrı, dışımızdaki bir değer değil, bizim açıklığımızla geriye dönük olarak değerlenen bir “mesajdır”. Mesajı mesaj yapan şey, alıcısıdır, alımlanma anıdır, onu alacak birinin bulunmasıdır. O zaman bilgiyi kuran şey de bilme-öğrenme isteğidir, en temelde “bilmiyorum, bilmediğim şeyler var” inancıdır. İşte akışkanlığın, simgeselin değişime açık olmasının görünüş biçimi budur.

Yoklama’ya dönersek.. Açık ve akışkan bir “yoklama” ile katı ve sınır çizen bir “yoklama”nın farkı belli oldu.. Mevcudiyetin sürdürülme yönü de buna göre değişir. İlki kendini nesnelere uydurmaya çalışırken, ikincisi nesneleri kendine uydurmaya çalışır.

Tabi bütün bunlardan “karşımızda kim varsa onla uzlaşmalıyız, güçlü olana boyun eğmeliyiz” mesajı çıkmaz. Kendi katılığım kadar karşımdakinin katılığını da çözmenin yollarını ararım.

Işık Barış Fidaner

Leave a comment

Filed under şey

Comments are closed.