Kırılmak cesaret ister (ideolojik çağrı/muhatap alma/özgür düşünme/oyun/mahremi açık etme)

The title:

It takes courage to get hurt (interpellation, addressing, free thinking, play, laying bare)

The last two sentences:

It may take personal courage to get hurt.

It takes class courage to keep from getting hurt.

To be translated when the time comes.

IBF

Kırılma bir ideolojik çağrıdır. Kırılmak yakın olmanın mı göstergesidir? Kırılmak, “hayalime uymuyorsun, hayalime uymanı istiyorum” mesajıdır. Küsmek, “yalnızca hayalime uyduğunda seninle görüşeceğim” demektir. Karşı taraf bunu kabul ettiğinde, kendisini kırılanın hayalindeki özne-konumu olarak tanımış ve kabullenmiş olur. Kırılan kişi böylece ona kendi hayali kadar “yakın” olmuş olur. Ama yakın olduğu şey, o kişinin kendisi değil, hayalinde tuttuğu yerdir.

Böylece kişinin hayale uymayan kısmı reddedilmiş ve uzaklaştırılmış olur. Yalnız kırılan kişi uzaklaştırmaz, hayali rolü üstlenen kişi de kırılan kişi ile ilişkisi içinde kendi kendisinden uzaklaşmak, yabancılaşmak durumundadır. Yani kırılmak, aynı zamanda bir yabancılaşma çağrısıdır, kendi kendine yabancılaşmanın belirli bir biçimini öneren bir çağrıdır.

Neden birine kırılırız? Birine kırılmamız neyin göstergesidir? Sana kırıldıktan sonra neden bir de sana kırıldığım için “utanırım”? Kırılma çağrısı yanıt bulduğunda bu kırılma olayı ve yarattığı utanç nasıl hiç olmamış gibi silinir? Kırılma çağrısı reddedildiğinde neden kırılmanın kendisi bir utanca dönüşür? Ve kırılma-küsme olayı bu utancı yok etmek için nasıl kendisini gizler ve dolayısıyla cevabını da gizli olarak bekler? Çocuklar açıkça küsebilirler, bizse küstüğümüzü gizlemek zorunda kalırız, küsmekten utanırız, neden? Peki, bir şey daha: Herkes gizli olarak kırıldığı ve buna göre önlemlerini aldığı için, gerçekte bir kırılma olmasa dahi “gizli bir kırılma” oluşabileceğini işaret eden durumlar nasıl bir özellik kazanır? Birini “bozmak” denilen türden olaylar, nasıl gerçekleşir? Bozulan kişinin kendi hayalleriyle ve bozan kişiye verdiği rolle mi ilgilidir, yoksa genel olarak varsayılan hayallerle ve varsayılan rollerle ilgili olabilir mi? Yani bu durumda kırılma, kırılan kişinin özgün hayallerinin ötesinde, genel bir “kırılınacak şeyler” bilgisine mi dayanmış olur? Bu durumda kırılan kişinin utanmasının bu genel bilgiyle bağı nedir?

Kırılma, kırılınan kişinin kendisinden bağımsızdır, onun kırılanın hayaline uymamasıyla ilgilidir ve ideolojik bir çağrıdır dedik. Peki ya kırılan kişi ile olan bağı nedir tam olarak?

Kırılma, açıkça yapıldığında bir ideolojik çağrı olabilir, peki ya varsayıldığında? “Şöyle davrandı ama ben ona anlayış-hoşgörü gösterdim” gibi kendi varsayımlarını dışarıda bırakan söylemlerde “kırılma” bir eylem olarak gerçekleşmemiştir. Bu durumda ortada bir eylem yoktur, ama utanç hala vardır.

Basitçe söylersek, kırıldığımda karşımdakinin utanmasını beklerim. Utanması, çağrıyı kabul ettiğini gösterir ve beni utanmaktan kurtarır. Eğer utanmazsa ve çağrıyı reddederse, o zaman utanç benim üzerime kalır, neden?

Kırılma eylemi henüz (veya hiç) gerçekleşmediğinde ise, karşıdakinin kendiliğinden utanmasını beklerim. Bu durumda o utanmasa dahi ben açık bir eylemde bulunmadığım için (veya eylemimi inkar edebildiğim için) utanmaktan korunmuş olurum. Bu durumda utanç nereye gider? Eylemin açıklığı ve gizliliği arasındaki bu fark nereden geliyor? Açık çağrıyı reddetmek ve gizli çağrıyı reddetmenin (görmezden gelmek) sonuçları arasındaki fark nedir?

Açık bir kırılmayı kabul etmek, ideolojik hayali rolü üstlenmektir dedik. Reddetmek ise küsmeye giden bir şekilde “dışlanmayı kabul etmek” demektir. Bu ideolojik çağrının tehdidi dışlamaktır ve bu tür hayaller dışlanma korkusu yoluyla kendini yeniden üretir. Geleneksel ilişkilerde doğrudan doğruya topluluktan dışlanma varken burjuva ilişkilerde dolaylı bir dışlama tehdidi vardır. İlkinde açık ve gizli olarak kırılma ve kınama yoluyla çağrı daha yaygınken, ikincide bu dışlama para yoluyla kendi mekanik yapısına kavuşur ve ideolojik çağrıyı ikincil bir konuma sürükler.

Geleneksel bir topluluk üyesi kalıcı-sürekli bir ideoloji içinde yaşar, hayaline-ideolojisine güvenir ve bu yüzden birini kınarken utanacağı-kaybedeceği bir şey yoktur. Burjuva toplum üyesi ise duygusal düzeyde kabullendiği ideolojinin olumsal ve değişken olduğunu daha gerçek bir düzeyde bilincindedir. Bu yüzden birini açıkça kınadığında ve reddedildiğinde, esas reddedilen kendisi olur, yaşadığı hayalin olumsallığı-saçmalığı yüzüne vurulmuş, kendisinin zaten bildiği, ama “bildiğini bilmediği” bu gerçek ona hatırlatılmış olur. Bu yüzden kınama karşısındaki utanma, tikel bir ideoloji karşısındaki basit bir utanmayken; kınaması reddedilen kişinin üstüne kalan utanç, kendi tikelliğinin yadsınması olarak evrensel, mutlak bir utançtır. Yani ilki bir ideolojiye uymamanın basit-belirli utancı, diğeri ise kendini bile bile kandırıyor olmanın, ideolojik akıl köleliğini kabullenmiş olmanın mutlak utancıdır.

Dolayısıyla, bizden farklı olan, beklentilerimize uymayan kişilere gösterilecek “tolerans-anlayış-hoşgörü-tahammül”, yalnızca bu “basit utancın” ortadan kaldırılmasını gerekçe gösterir. İnsanları basit utançtan korumak bahanesiyle kınamaktan vazgeçeriz. Böylece esas olarak reddedilmekten korunuruz. Yani reddedilmemiz sonucunda oluşacak olan “mutlak utançtan” korunuruz, bu utancın yüzümüze vurduğu “kendimizi kandırdığımız” bilgisini, “ideolojik akıl köleliğimizi” bu yolla görmezden gelir, inkar ederiz.

O zaman geleneksel topluluk üyesinin yaptığı açık ideolojik çağrıyla günümüz burjuva toplum üyesinin açık çağrısı arasındaki fark nedir? İlk çağrı, topluluğun dışlama tehdidine dayanarak yapılır, reddedilmesinin tek sonucu kişinin dışlanması, “küsme”dir. İkinci çağrı ise açık yapılıp da reddedildiğinde dışlamanın ötesinde çağrıyı yapan kişide bir “mutlak utanca” neden olacaktır. Sırf bu yüzden, çağrının anlamı da değişir, hatta tam tersine döner. İlk çağrı “gerçeklik böyle, sen de böyle olmalısın” anlamına gelir ve tam anlamıyla bir ideolojik çağrıdır. İkincisi ise biçimsel olarak aynı olsa bile, toplumsal şartların değişmiş olması nedeniyle, gerçekte bunun tam tersi anlama gelir: “ben gerçekliğin böyle olduğuna inanıyorum, bu yüzden senin de inanmanı ve böyle olmanı istiyorum”, yani bu ikincisi immediate değil reflexive bir ideolojik çağrıdır.

İlk çağrının kabul edilmesi, “evet gerçeklik böyleymiş, ben hep yanılmışım” demektir, reddedilmesi ise “hayır, öyle değil” demektir. İkinci çağrının kabul edilmesi ise “tamam anlaştık, ben de gerçekliğin böyle olduğuna inanacağım, öğret bana” anlamına gelir. Reddedilmesi ise iki anlama gelebilir: “hayır, ben başka türlü bir gerçekliğe inanıyorum” veya “hayır, kendini kandırıyorsun”. Bu anlamlardan ilki tikel bir öne sürme gerektirdiği için, saf bir reddediş, saf bir yadsıma ancak ikinci anlama gelebilir. Bu anlam değişimi ise cevap verenin konumunu tamamen değiştirir.

Buradan “tolerans”tan ayrı yeni bir “nezaket” tanımına ulaşıyoruz. Tolerans, önceden tanımladığımız gibi, ideolojik çağrıyı gizli tutma yoluyla karşındakinin “basit utancını” önlemek bahanesiyle, kendi üzerine düşecek olan “mutlak utancı” önlemeye ve böylece kınamaktan kaçınan kişinin kendi ideolojik akıl köleliğini rahatça sürdürmesine yarıyordu.

Nezaket ise, “tolerans” zırhına bürünmeden ideolojik çağrısını açıkça yapma cesaretini gösteren bir kişiyi “mutlak utançtan” korumak, daha doğrusu aşmasına yardımcı olmak anlamına gelir, çünkü bu “mutlak utanç” kınayan kişide gizil olarak zaten mevcuttur, reddedilme sonucunda oluşmaz, sadece açığa çıkar.

“Mutlak utanç”, öznenin bölünmüş doğasına dayanır. İmgesel öznenin gerçek özneden yabancılaşmış varlığından duyduğu utançtır. Eğer açık ideolojik çağrı karşısında yapılan reddediş, salt ve boş bir “hayır” biçimindeyse imgesel özneyi muhattap alır ve mutlak bir utançla karşılaşır. Eğer bu reddediş, “hayır” biçiminde bir reddediş olmaktan çıkar ve “zaten bu imkansız” bilincine dayanırsa gerçek özneyi hedef alır ve “mutlak utancı” bertaraf etmiş olur. Mutlak utancın çıkmazına sürüklenen bir imgesel özneyi ancak yabancılaştığı kendi gerçek öznesi kurtarabilir. Yani insan ancak kendi kendisini kurtarabilir, ama bütün imgesel bağlarından arınmış saf bir düşünme olmak şartıyla. İşte açık bir ideolojik çağrı, bu saf düşünmenin bir eylemidir, ve doğru cevap “hayır” değildir, çünkü gerçek bir öznenin düşünmesi karşısında “hayır” anlamsızdır. Günümüzde açık bir çağrıya doğrudan doğruya “hayır” demek, bu çağrıyı yapan gerçek özneyi görmezden gelmektir ve bu yüzden mutlak olarak ayıptır. Verilecek doğru cevap, ya geçici bir kabul yoluyla imgesel bir öznenin kuruluşudur, veya gerçek özne tarafından “mutlak bir kabulün neden imkansız olduğu”nun bilgisi üzerine saf bir düşünme ve konuşma eylemidir. Yani açık çağrıya “hayır” demek, çağrıyı yapan gerçek özneyi görmezden gelmektir. Bu gerçek özneyi muhattap alabilmenin tek yolu, çağrının içeriğini atlamak, evet veya hayır demekten kaçınmak ve çağrıyı bir düşünme-konuşma ile yanıtlamaktır.

Eğer çağrıyı kabul edemiyorsak; çağrıyı yapan gerçek özneyi görmezden gelmemenin tek yolu, çağrının içeriğini, çağrının görünüşteki evet-hayır beklentisini görmezden gelmektir. Çünkü çağrının içeriğine yanıt verildiğinde, çağrıyı yapma eyleminin kendisi cevapsız kalmış olur. “Tolerans”, bu eylemden kaçınarak köleliği sürdürmek olduğu ölçüde, eylemin kendisi içeriğinden ayrı bir anlam kazanır.

Günümüzde açık çağırma eyleminin kendisi ve içeriği uzlaşmaz bir çelişki içindedir. Günümüzün ideolojik köleleştirmesi açık çağrılarla değil, algı yönetimi ve bilinçdışının manipüle edilmesi ile yapılmaktadır. Bu şartlarda yapılan açık bir çağrı, öncelikle bu manipülasyonun reddedilmesi, karşısındaki özneyi özne olarak muhattap alması demektir ve sırf bu yüzden, içeriğinden bağımsız olarak saygı duyulması gerekir. Fakat bu saygı, verilecek evet yanıtıyla ilgili değildir, verilecek salt bir hayır yanıtıyla da uzlaşmaz. Çağrı karşısındaki saygının-nezaketin çağrının içeriğinden bağımsız olması bu demektir.

Açık bir çağrı karşısındaki nazik tavır, onun üzerine düşünmektir. Bu durumda çağrının içeriğinin kaynağı olan imgesel özneyi muhatap olarak görmeyiz, karşımızdakinin imgesel varlığı bizim için bir nesne olur (kendisi için olması gerektiği gibi). Reflexive bir düşünme-konuşma ancak imgesel öznesini nesneleştirmiş özneler arasında mümkündür. Gerçek öznelerin konuşabilmesi ancak imgesel öznelerin muhatap alınmaması yoluyla mümkündür.

Gerçek-imgesel özne ayrımının gerçek hayatta en açık bir şekilde yansıdığı yer oyunlardır. Bir oyunda, kurallar dahilinde varolan imgesel özne ile hamleleri yapan gerçek öznenin farkı apaçık ortadadır. O zaman tanımlamaya çalıştığımız nezaket-saygı, karşılıklı olarak bir oyun oynandığının bilincine dayanır. İmgesel öznelerimizi oyundaki avatarlar gibi bir kenara koyup konuşabildiğimizde ancak saygı-nezaket mümkündür. Sürekli bu şekilde konuşmamız gerekmez, ama bu iletişimin hep açık tutulması gerekir. Herhangi bir anda oynadığımız oyunun dışına çıkıp hamleler üzerine tartışma şansımız olabilmelidir.

Demek ki günümüzde “kırılma” dediğimiz şey, oyunun kuralları üzerine bir reflexion çağrısıdır. Verilecek doğru karşılık, avatarları kenara koyup en azından kuralların yeniden mütalaa edilmesidir. Buradaki zorluk, kuralları değişen bir oyuna alışmanın zorluğudur. Fakat kuralların olumsal ve değişkenliği günümüzün gerçeğidir. Açık çağrı yapabilmenin cesareti de bu kuralların olumsallığının bilincinden gelir. Fakat eğer basit bir evet veya hayır cevabı verilirse bu reflexion teklifi görmezden gelinmiş olur: “evet”, teklifin gereksizliği mesajı ile bu olumsallık bilincinin gömülmesine yardımcı olur. “hayır” ise bu bilincin bir “mutlak utanç” olarak, bir “yanlış oyundasın” mesajı olarak teklifi yapanın yüzüne vurulmasıdır.

Özgürlük, kuralları değiştirebilmek, yeniden koyabilmek ve bunu açıkça yapabilmektir. Bu yüzden her türlü alışkanlıkla çelişki içindedir. İdeolojik kendini kandırma ise, kuralların hiç değişmeyeceğini varsaymaktır ve gücünü alışkanlıklardan alır. Çok alıştığınız bir oyunu hiç düşünmeden oynamak gibidir. Alışkanlığınıza aykırı bir olay olduğunda vereceğiniz ilk tepki, bir memnuniyetsizliktir. Karşınızda bir insan varsa, bu memnuniyetsizlik bir kırılmaya dönüşür. Ama memnuniyetsizlik bilinçsizken, kırılma bilinçlidir ve gerçek özneye aittir. Gerçek öznenin alışkanlığını ifade etmesidir. İdeolojik çağrıdaki “ideolojik” içerik, çağrıyı yapan kişinin bir alışkanlığının ifadesidir. Çağrıyı yapanı muhatap almak ise, onay-ret ile geçiştirmeyip, bu alışkanlık üzerine konuşmayı başlatmak ve sürdürmek demektir. Kuralları değiştirebilmek anlamındaki özgürlük, ancak alışkanlıklarımız üzerine konuşabilmemiz ölçüsünde elimizdedir.

Buradan çıkan bir sonuç da şu: Eğer immediate olarak oluşan “memnuniyetsizlik” açıktan bir “kırılma”ya dönüşemiyorsa, karşısındaki insanı özne olarak muhatap alamıyor demektir (“tolerans” amaçlı bastırma da buna yol açabilir). Yaşadığı hayatı bir olumsallık, bir oyun olarak göremiyor demektir. Kendi alışkanlıkları üzerine düşünemiyor, konuşamıyor demektir. Özne kendi bölünmüşlüğünü bastırmış, oyuncu-avatar birbirine karıştırılıyor demektir.

Kırılma ne kadar açık ifade ediliyorsa, olumsallık bilinci o kadar kuvvetli ve “mutlak utanç” korkusu ve bu korkuya güç veren alışkanlıklar o kadar zayıf demektir.

Kırılma eğer oluşamıyorsa, onu açığa çıkmaya çağırabiliriz. Kırılma bir çağrı olduğu gibi, kırılamayan bir insana da “kırılma çağrısı” yapabiliriz: “Söyle, derdin nedir, konuşalım” Bunun anlamı, her şeyin konuşulabileceği, her şeyin olumsal olduğu ve tek kelimeyle “özgürüz” mesajıdır. Eğer memnuniyetsizlik açık ve ısrarlı bir kırılmaya dönüşebilirse, kurallar yeniden düzenlenir ve oyun sürer. Eğer dönüşemezse, kurallar aynı kalır ve oyunlar birbirinden ayrılır (“ayrılmak”). Burada belirleyici olan etken alışkanlıkların kuvvetidir. İmgesel öznenin alışkanlıklarının kendini dayatması karşısında gerçek öznenin ne kadar işlev gösterebildiği, düşünebildiği, olumsallığın bilinci ve eylemini ne kadar gerçekleştirebildiği ile ilgilidir.

O zaman “mutlak utanç” dediğimiz şeyi yeniden tanımlayabiliriz: Mutlak utanç, alışkanlıklara dayanarak yaşıyor olmanın utancıdır. Alışkanlıkla yapılan yanlışlıkların verdiği aynı utançtır. Özgür bir insan olamamanın, alışmış bir hayvan olmanın verdiği utançtır.

O zaman bir oyuna gömülmek, o oyunu oyun olarak oynamanın tam tersidir. Oyuna gömülmek (immersion), oyunun oyun olduğu bilincinin bastırılmasıdır, yani aslında “oyuna” gömülmek değil, aksine oyun yardımıyla yaratılmış kendi alışkanlıklarımıza gömülmek demektir. Elbette oyun belirli alışkanlıklar yaratmak üzere tasarlanmış olabilir, ama bu gömülmenin sorumluluğunun tamamen bize, oyuncuya ait olduğu gerçeğini değiştirmez. İşte bu gömülmenin, alışkanlıkla davranmanın özgürlüğü kısıtladığının farkına varmak, “mutlak utancı” yaratır. Bir “kırılma” olayı, bir alışkanlığın ifadesi olduğuna göre, ve alışkanlıklarımız özgürsüzlüğümüzü gösterdikleri ölçüde mutlak anlamda utanç verici olduklarına göre, kırılma eylemi, en utanç verici, en mahrem özümüzü açıp göstermektir, bu yüzden de cesaret ister.

***

Bu yazıda çok ciddi bir problem var: Kırılma (genelde kadının kırılması) ve ayar çekme (genelde erkeğin) birbirine karıştırılmış. Oyunun kurallarını yeniden belirlemek, ikincisi oluyor. Hani yolda ciddiyetle konuşan çiftlere rastlarsınız, “ama ben şöyle yapmıştım, sen şunu yaptın, …” erkek bir noktada “böyle olacak, aksi mümkün değil” diyebilir. Öbür durumda ise kadın “nasıl olur, bana bunu nasıl yaparsın..” der. Bunların her ikisi de bir anlamda “kurallar” üzerine sayılabilir, ama tamamen başka türdenler. Aslında “ayar çekme” geçmiş çağların reflexive olmayan immediate “kırılma”sıdır da denebilir belki.

Kırılan kişi inancını açar, ve karşı tarafın inancına yönelir. Ayar çeken kişi ise, inançların üzerinden atlayıp doğrudan doğruya davranışları düzenlemeye çalışır. Yani (acı gerçek şu ki) ayar çeken kişi karşısındaki insanı insan olarak muhatap alamıyor demektir. Peki ayar çekme davranışı neye dayanır ve nasıl ortadan kaldırırız?

Deminki oyun benzetmesine dönersek, ayar çeken kişi, oyuncuyu göremez, yalnızca avatarı görür. Daha doğrusu, oyunda tanımlanmış amaçları görür, ama onu oynayanların reflexive olarak keyif aldığını görmezden gelir. Tam olarak immerse olmuştur ve “yaptığın hamle yanlış” der sadece. “Kurallara göre oyna veya oyundan çık” der. Bunun birkaç açıklaması olabilir: Kendi avatarına aşık olmuştur, avatarla fazlaca özdeşleşmiştir; reflexive olarak aldığı zevkleri inkar ediyordur, gizli kalmasını istiyordur (kırılmak mahremi açmak olduğu için); belki de sadece bilmiyordur kırılmayı, kimse ona kırılmamıştır…

Ayar çeken kişiye, değer verdiği esas şeyin karşısındaki avatar değil karşısındaki oyuncu olduğunun gösterilmesi gerekir. Kendi varlığının da avatar değil, oyuncu olarak olduğunu görmesi gerekir. Bu da birkaç farklı oyuna katılmakla görülür, farklı oyunlar oynamak, oyuncu-avatar ayrımının görülmesi için yeterlidir. Bu ayrıma vardıktan sonra başkalarının oyunlarını izleyebiliriz, yani başka insanların davranışında bu ayrımı görebilir hale geliriz. O zaman da bugün şu oyunu yarın öbür oyunu oynayan bir insanı anlayabilir oluruz, çünkü onu bir oyuncu olarak görebiliriz.

***

Düzeltici not:

“Gerçek özneyi görmezden gelmemenin tek yolu, çağrının içeriğini, çağrının görünüşteki evet-hayır beklentisini görmezden gelmektir” demişim. Ama evet-hayır beklentisi çağrının içeriğinde değil biçimindedir, dolayısıyla beklentiyi görmezden gelmek çağrının içeriğini değil, biçimini görmezden gelmektir, değil mi? Tabi bu biçim her zaman olduğu gibi içerikle dolaylanmıştır, yani beklentinin üzerinden atlarken aslında biçimi görmezden gelmeyiz (içeriği zaten görmezden gelmeyiz) : Sorudaki beklentisel biçime evet/hayır diye yanıt vermek yerine, bu biçimin içeriksel dolayımını muhatap alırız ve bunu yine içeriksel bir dolayımla yanıtlarız.

Aynı sebeple, “içeriğinden bağımsız olarak saygı duyulması” diye bir şey yoktur; “içeriğe yanıt bekleme”nin biçimselliği gibi, “içerikten bağımsız saygı” da biçimsel bir beklenti yapısıdır, ki “imgesel öznesini nesneleştirmiş özne” de bu biçimsel beklenti yapısından türer.

O zaman “imgesel öznelerin muhatap alınmaması yoluyla mümkündür” sözünü, muhatap alınmayan nesneleştirilmiş imgesel özneler bulundurmak yoluyla mümkündür olarak anlayabiliriz. Yani evet, beklenti yapıları içinde kurulan iletişim bunu gerektirir. Beklenti yapılarının (“oyunun kuralları”) bu şekilde korunup geliştirilmesine belki saygı veya kibarlık diyebiliriz ama nezaket diyemeyiz. Çünkü beklenti yapıları kategoriler arasındadır, kişiler arasında değildir. “Kurallar” kategorilerle konulmuş olsa da “oyun” ancak kişiler arasında gelişebilir.

Dolayısıyla “özgürlük” soyut olarak alındığında “her türlü alışkanlıkla çelişki içinde” olabilir, ama somut özgürlükler alışkanlıklar üzerinden gerçekleşir. Ayrıca “kendini kandırma” gücünü illa alışkanlıklardan almayabilir. Başkalarının beklenti yapıları ile dayatıldığı için kendine özgü alışkanlıklar yaratmak zorunda kalmış olabilir. Yani bir yerdeki somut özgürsüzlük, beklenti yapıları aracılığıyla, başka bir yerdeki soyut özgürlükten kaynaklanıyor olabilir.

Böyle bir somut özgürsüzlükten çıkacak bir “kırılma”, soyut özgürlük için değil (yani oyunun kurallarını değiştirmek için değil), soyut özgürlüğe karşı (yani kuralları ayakta tutan beklentiler yapısının tamamına karşı) olacaktır. Yani evet yine bir reflexion çağrısıdır, ama alışkanlıklara karşı değil, mode of reflexion’a karşı konumlanmıştır.

Basit anlamda “alışkanlıklar üzerine konuşmak”, ancak bu alışkanlıkların mevcut kurallar altındaki kategorizasyonu üzerine bir konuşma olabilir. Kuralları oluşturan beklentiler yapısında değişiklikler yapabilir, ama bunlar yapıyı koruyan reformlardır.

Bu yüzden kırılma ve alışkanlıklar arasında düz bir karşıtlık kurmak doğru değil. Kırılmayı daha ziyade alışkanlıklar düzeyinde örtük olarak oluşan bir bozulma olarak görebiliriz. Bu bozulma kişisel ilişkilerde “birinin birine kırılması” olarak ifade bulabilir. Ama ifade bulmasa bile, alışkanlıklar düzeyinde bir bozukluk olarak mevcuttur. Esasında, beklenti yapıları içinde veya arasındaki çelişki ve uyumsuzlukların alışkanlıklar düzeyindeki bir yansımasıdır. Bu yansıma açık bir ifade bulduğunda ise, bir anda beklenti yapıları düzeyine sıçramış olur. Beklenti yapılarının mutlak olarak uyumsuz olduğu şartlarda bu ifade ediş çözümü imkansız kılar.

Beklenti yapılarına “toplumsal sınıf” dersek: burada kişisel değil sınıfsal bir mesele sözkonusu olduğundan, gerçek bir çözüm, “kırılma”nın kişisel düzeyde ifade edilmemesini gerektirebilir. Çünkü sınıfsal düzeyde ifade edilmesi gerekecektir. Çünkü “gerçek öznenin ne kadar işlev gösterebildiği” aslında sınıfsal olarak belirlenir.

Kırılmayı ifade etmek kişisel cesaret istiyor olabilir.

Kırılmayı tutmak sınıfsal cesaret ister.

(24 Aralık 2014)

Işık Barış Fidaner

2 Comments

Filed under şey

2 responses to “Kırılmak cesaret ister (ideolojik çağrı/muhatap alma/özgür düşünme/oyun/mahremi açık etme)

  1. Pingback: The Legend of The Fallow Deer | YERSİZ ŞEYLER

  2. Pingback: Aşk insanların afyonudur — derleme | YERSİZ ŞEYLER