Fermantasyonla mücadele, protein zerki

Düşünmek, okumak, yazmak.. Bunlar ne zaman bir enerji-sinerji dahilinde meydana geliyor ve ne zaman öylece boşlukta kalıyor. Bir düşünce, inanç, umut kendine yeterliyse niye zaman zaman ortaya çıkıp, zaman zaman ortadan kayboluyor? Müziğin rolü nedir? Enerji-sinerji tabir edilen şeyi beslemek, güçlendirmek mi, yoksa dışsallaştırıp mesafelendirmek, bir nevi mola verdirmek mi? ve bu molalarda ne oluyor, bilinçdışı armut mu topluyor, yoksa sinsice işler mi karıştırıyor. yani diğer bir deyişle acaba envanteri yeniden mi düzenliyor?

iç içe geçmiş bağlantılar silsilesini sarsarak temizlikten mi geçiriyor. yani bir nevi indirgeme ile, süzgeci andıran bir çeşit otomatik analizle ölüleri ayıklıyor olabilir mi? bir nevi doğal fermantasyon içinde “çürüyüp yok olan” düşünce ve inanç fragmanlarının parçalanıp kalan kısımlardan yenilerinin inşa edildiğini düşünebilir miyiz? hatta belki doğrudan doğruya proteinlere bile tekabül ediyor olabilir bu söylediklerimiz. “anneanne nöronu” gibi, belki bu inanç ve umutları cisimleştiren belirli proteinler vardır hafızanın sinapslarında, neden olmasın? gündelik yaşamın kamusal iletişim alanlarında simgeler/bayraklar/sözcükler/telaffuzlar nasıl bir çeşit hafıza işlevi görüyorsa, beyinde de belirli proteinler belirli anlamların taşıyıcısı pekala olabilirler. o zaman inanç yitimi veya patlaması diyebileceğimiz anlarla neredeyse gen ekspresyonları arasında bir bağ kurabilir hale geliyoruz. soyut da olsa. peki niye bu bağlantıya ihtiyacımız var? bu bağlantı neyle ney arasında esas olarak? düşünce ve yaşam. kendi akışına kapılan düşüncelerin bir türlü yaşama ulaşamaması, ulaştıysa kaçırması veya üzerinden atlaması problemi. diğer adıyla “kastrasyon”, simgesel ve gerçek ayrımı-ilişkisi. peki neresinden tuttuk bu meseleyi? proteine simge dedik ve yaşamı düşünceler cinsinden ifade etmeye çalıştık. beyinle kamusal alanları benzettik birbirine. yani bu bedenin düşünceleri var da şu sokakların düşünceleri yok mu? benim beynimi tümörler kaplayıp düşüncelerimi yok ediyor da sokakları reklamlar kaplayıp diğer tüm simge akışını bloke/kanalize etmiyor mu? bir beyin olarak sokaklar kanser olmuş değil mi? para akışını unutmayalım, sermayeler var. paranın tersi yönde akan mallar, ürünler, emek nesneleri var. aynı vücutta gezinen ATPler gibi. ATP enerjinin belirli bir saklanışıysa ve belirli bir aktarım biçimini (alışveriş) zorunlu kılıyorsa, aynı düzeyde değilse de başka türden bir zorunluluk da bizim değer aktarım biçimlerimizi para kullanımı ile kısıtlamış-belirlemiş durumda. tamam akış kolaylaşıyor, enerji dinamikleşiyor, her yana yayılıyor… ama nasıl ve neye göre. bu iskelenin duvarını kaplayan araba reklamı nereden gelip kondu buraya, veya turkcell hangi dürtüleri izleyerek vapurları kaplamaya kalkıyor. veya şu ekranlar… her yanı televizyon salonuna çevirmeleri. teknolojinin ucuzlamış olması kapitalizmin bir faydasıysa bunun sonucu böyle bir kanserleşme-paralize etme mi olmalıydı? reklamlar kendi koruyucu kurumlarının desteğiyle geliyorlar. günü gününe görevliler gelip değiştiriyor, her gün pırıl pırıl gözükmeleri sağlanıyor. gösteri toplumu denmiş zamanında. toplum mudur değil midir bilmiyorum ama ortada bir gösteri olduğu kesin. kime dönük, kime neyi ispatlamanın gösterisi, orası meçhul. aptallık varsayımıyla tasarlanmış iletiler, gerçek bir aptallığı mı hedefliyor yoksa varsayımı sürdürmeyi mi acaba. yani topluca aptal olduğumuzu düşündüren bu tür çevre düzenlemeleri içimizi rahatlatıyor olabilir mi? kullanmakta zorluk çektiğimiz aklımızdan kurtulmaya çalışıyor, kurtulamasak da görmezden gelmeye, oyalamaya çalışıyor olabilir miyiz… buradan yine yaşam/düşünce ayrımına döneceğim: yaşam düşüncelerimizi terk ettikçe, onları cansız bıraktıkça biz de bu düşüncelere küsüyor, onları terk etmeye çalışıyor olabilir miyiz? yani ya gece uykumuzda bilinçdışımızın fermentasyon çalışmaları sonucunda kullanılmayan akıl bölgelerimiz otomatik çürümeye tabi tutuluyorsa? yani hakikaten kapitalist anlamda utility-oriented bir biyolojik makineysek buna karşı ne yapabiliriz ki? cansızlaşan ve silinen simgeler.. sonradan nostalji olarak dönüşleri.. evet bu “nostalji” meselesi belki fermantasyonu açıklar. veya melankoli, yani daha kaybetmeden zihninde kaybetme durumu. bir de bu kaybedilmiş nostaljik bölgelerin de bir yayılmacılığı var. artık bilinmez olmuşlarla henüz bilinememişler arasında bir komşuluk kuruluyor. benim geçmişimle onların bugünü arasındaki fantazmik kısa devre. nostaljinin biçim değiştirip yayılmış bu haline oryantalizm de deniyor. bütün bunlar düşünmeyen zihnin kendine kurduğu sığınaklar. bu sığınaklar kurumuş ağaç dallarıyla yapılıyor. işte o ağaçlar tek parça ve yeşildi, yaşıyordu bir zamanlar. sana ait değildi, sığınamazdın belki, ama çevrenin bir parçasıydı. şimdi artık çevre-dışdünya ayrı, sığınak-kuru dallar ayrı yerde duruyor. çevre nesneleri çürüdükçe sığınak için materyal oluyor. vapurdaki gitarcılar neden 90ların pop şarkılarını çalıyorlar? çünkü geçmişin çevresinden yeni sığınaklar örülüyor. peki bugün artık “90lar” deyince aklımıza gelen başka şeylerle olan ilişkisi nedir bunun? yani kurulan nostaljide bu ağırlığın bir çöküntüsü yok mu? ta o zamanlar, maruz olduğumuz pop şarkıları ve çizgi filmlerde dahi yok mu bunun bir ağırlığı, fazlalık değilse de bir eksiklik, bir şeylerin dışta bırakılması, konuşulamaması olarak? yani bugünkü kuru dalların geçmişte ait olduğu yeşil ağacın anısı da bir eksiklikten almıyor mu tözünü? belki bir yasak bölge gibi, belki bir keşfedilmemiş alan gibi, belki de göze çarpmış ama unutulmuş bir detaylar bütünü. sonuç olarak geceleri fermente edilmiş yaşantıların ardında kalan bir boşluk yine. dalların kurumuş olmasının bir nedeni var. ağacın yaşaması mümkün değildi. yıllar boyu içten içe oyulmaktaydı. işte o oyan şey yaşamsa eğer, yaşamı görmeyen düşüncemiz o ağacın gölgesine razıydı. ama aynı zamanda her gün tekrar tekrar sakatlanmaktaydı. çünkü parça parça oyulan şey fiziksel varlığıyla ağaç değil, ağaca dair o hayalin kendisiydi. ve oyulma sonucunda kalan da bizi “sağır duymaz uydurur” denilen durumda bırakan, kör olduğu halde gördüğünü sanan nörolojik vakalardaki türden bir delik deşik olmuş, parçalanmış bir gerçeklikti, liğmeler halinde ufalanmış hayal parçalarıydı. gerçek buydu, yaşam buydu, sinapslarda yüzen proteinler gibi anlam kırıntıları. ama kafamız böyle çalışmıyordu, “hayat boşluk tanımaz” derler ya. hayat önce oyarak o boşluğu yaratır, sonra kendi yarattığı bu boşluğu tanımaz, bütünlük olmayan yerde bütünlük görür de diyebiliriz. biz de böyle bir bütünlük gördük işte yeşil ağacın gölgesinde. şimdi elimizdeki kuru dallar bir zamanlar ayakta olduğuna şahitse eğer, ağacın vardığı kaçınılmaz sonun da şahidi bizleriz. peki eski hikaye buydu diyelim, yenisi nasıl yazılacak? yeni tohumlar, fidanlar nerede tam olarak. gözümüzün bizden gizlediği oyuklar nerelerde bulunuyor? hangi sözlerimiz gerçeği yansıtıyor, hangileri boşluk doldurma çabası, hangileri ağacı besliyor ve hangileri bir şeylerin oyuluşuna katılıyor…

bir şeyler üzerine düşünebilmek için o şeyleri görmek lazım. peki gördüğümüz şeyler ne zaman gerçek ve ne zaman bir boşluk doldurma, algı yanılması. “görmek”, kendiliğinden ve şartlanmış bir olaysa, “bakmak” farklı mı? yani sadece gözümüzle değil kafamızla da bakıyorsak bir şeylere, orada gördüğümüz “şey”, yani fenomene yansıttığımız bütünlük nasıl oluşuyor, nasıl değişiyor, bizi ne şekilde sınırlıyor, bunları algılayabilir miyiz, sezebilir miyiz? basit bir sezgi sadece, bu gördüğüm aslında yok kendim uyduruyorum sezgisi, bu ne zaman mümkün? yani tabi ki sadece kendim uydurmuyorum, konuştukça yükseliyor bu “uydurmalar” ve herkesi sarıyor, algıyı değiştiriyor. sonra dönüp öz-algıyı da değiştiriyor. çevresinde bulunduğum insanlar beni belirli yükseltilmiş uydurmaların çerçevesiyle algılıyorsa ve bunu biliyorsam, ona göre hareket ediyorum. beklentilere uyum sağlıyorum. beklentilere uymayan bir şey yaparsam ne olur? gülerler. varsın gülsünler. ama gülmenin anlamı değişmiyor. gülmek, durumu “anormal” olarak etiketliyor. sana gülünmesi, yapılan şeyin “anormal” olarak hükme bağlanması demek. o zaman normalleştirmek (“hak” olmasını sağlamak) için bu birbirini yükselten gülme refleksinden kurtulmalı. gülmek zevkli, yani bir şeyleri anormal ilan etmek zevkli bir eylem. tuhaf, değil mi? belki bu zevki tersine çevirebiliriz. örneğin sokakları reklamların kaplamasını “anormal” ilan etmeyi bir zevke çevirebiliriz. normal algısına müdahale. toplanıp önceden belirlenmiş bir şeye kahkahalarla gülmek… neden olmasın? veya başka yollarla bunu bir ifadeye-simgeye-hafızaya çevirmek. fermantasyonla mücadele için ortama proteinler zerketmek. gösterinin akışını bozmak. bunu yapamazsınız demek. sözle değil eylemle, kendi üzerinde değil nesne üzerinde çalışmak. benim sözüm kendi üzerime yapışırsa hiçbir şey söylememiş olurum. sözüm nesnesine yapışırsa ancak söylenmiş olur. başkalarıyla paylaşılabilir, ortaklaşılabilir hale gelir. düşünce olur.

Işık Barış Fidaner

1 Comment

Filed under şey

One response to “Fermantasyonla mücadele, protein zerki

  1. Pingback: İnsan acıdan yapılmıştır — derleme | YERSİZ ŞEYLER