Yayınlarda “doluluk” meselesi — Emek Dünyası

Bugün size danışmak istediğim şey, yayınlarda “doluluk” meselesi. Aslında İnternet’ten, yeni medyadan bahsetmek istiyoruz, ama dilerseniz önce eskisinden başlayalım.

Hani gazetelerin TV reklamlarında derlerdi ya “dolu dolu tam 32 sayfa” diye. Acaba vaat ettikleri neydi tam olarak, mesela neresinden anlaşılıyordu bir gazetenin dolu olduğu? Bir de görelim diye hızlı hızlı çevirirlerdi ya “kuşe kağıda, renkli, pırıl pırıl” sayfaları. Sonra ansiklopediler, “dolu dolu” bilgi bankaları, belgeseller… Hayatımızda eksik olan rengi mi verecekti, yoksa dünya karşısında bilgisiz, çaresiz kalışımızı mı örtecekti?

Dolu ile kastedilen herhalde sayfalarda boş bölge bulunmayışı değildi. Her gün aynı miktarda kağıdı dolduruyor olmaktan fazlası olmalıydı “güvenimizi” kazanacak olan bu nitelik. Kendileri nasıl ölçüyordu bilemiyoruz tabi, belki her sayfa başına “dikkat çekici resim” kotaları tutuluyordu, belki “güven” uyandıracak unsurlara, mesela rakamlara, figürlere, illüstrasyonlara ayrılacak olan yer garanti altına alınıyordu, yahut yazılarda kullanılan ifadelerin okurlarda mutabakat hissiyatı yaratmasına dikkat ediliyordu. Bütün bu ölçümlerin sonucunda, 32 sayfanın her birinin kuruş kuruş güven ihtiyacımızı karşılayan bir “doluluk” içermesi sağlanıyordu.

Gazeteyi aldık, şöyle bir karıştırdık, güvendik ve satın aldık diyelim, yani dikkatimizi yatırdık. Peki okuyor muyduk hepsini? Muhtemelen belirli kısımlarını takip ediyorduk, ama geri kalanına “güvenmekle” yetiniyorduk. Bankaya büyük bir para yatırıp yalnızca küçük bir kısmını çekip kullanmamızda olduğu gibi. İşin garip yanı, gazeteler de bankaların yaptığını yaptılar: verdiğimiz dikkatin kullanmadığımız kısmını üçüncü şahıslara kiraladılar, reklamlar yoluyla.

Satın aldığımızda gazetenin tamamına yapıyorduk yatırımı, ama hepsini okumuyorduk. Ve reklamlar gazetenin bu okumadığımız, güvenmekle yetindiğimiz kısmına alınıyordu. Biz de doğrusu pek rahatsız olmadık bundan. Ne de olsa reklamlarda da mutabakat hissiyatı veren sloganlar ve yeterli miktarda figür ve illüstrasyon bulunmaktaydı, üstelik çok da güzel tasarlanmışlardı. Ve “doluluğun” böyle bir şey olduğuna ikna olmuştuk çoktan. En kuşe ve en pırıl pırıl dergiler, bizim güvenimizi en kolay kazanıyorlardı ve elde ettikleri bu güven karşılığında en çok sayfalarını reklama ayırabiliyorlardı. Biz o 32 sayfayı satın almakla dikkatimizi yatırıyorduk ve dikkatimiz bizim adımıza üçüncü kişilere satılıyordu. Sonuç olarak, gazeteye verdiğimiz para küçülürken gazetenin kendisi kalınlaştı, çünkü gazetenin esas sermayesi bu fiyat değil, fiyatın simgelediği güvenimizdi.

Peki bir internet gazetesi için “doluluk” ne anlama gelir? Dolu dolu bir ana sayfa, bol bol bağlantı mı demektir? Politika, ekonomi, kültür, spor, gençlik… Aklımıza gelebilecek tüm kategorilerin kapsanması mıdır? Yoksa yazıların uzunluğu, görsellerin ve alıntıların bolca kullanımı mıdır?

Günlük gazeteler halen satılmakta ve okunmakta. Bu anlattığımız sermaye biçimi de işlerliğini sürdürüyor. Fakat bu kuralların bu biçimleriyle geçerli olmadığı İnternet’in alanı da giderek genişliyor. Aboneliği ucuzlatmamakta direnen Telekom, çocuklarını İnternet’ten “koruyabileceğini” düşünen kimi ebeveynler ve onların yardımına koşan BTK’nın tüm çabalarına rağmen İnternet kullanımı yaygınlaşıyor. Peki yeni şartlarda İnternet okurları olarak dikkatimizi neye ve hangi birimlerle yatırmakta, karşılığında ne beklemekteyiz?

Bu sayfada yerim kalmadığı (!) için konunun bu boyutunu artık sizlerin takdirine bırakıyorum.

Işık Barış Fidaner

(Emek Dünyası, 13 Ocak 2012)

2 Comments

Filed under makale

2 responses to “Yayınlarda “doluluk” meselesi — Emek Dünyası

  1. Pingback: Emek Dünyası yazıları | YERSİZ ŞEYLER

  2. Pingback: Yıkılış Mantığına Karşı — derleme | YERSİZ ŞEYLER