Evrensel ajitatör Slavoj Žižek — Emek Dünyası

“Söylediklerin doğru, ama tavrın yanlış…”

Bu sözler Yeditepe İstanbul’dan. On yıl öncesinden güzel bir diziydi. Siyasi geçmişindeki gölgelerden kurtulamayan Ali, günlük yaşama katılabilmek için bir süre sokakta kitap satıyor, sonra bir kitapçı açıyorlar. Bu sözü de bir gün sokakta karşısına çıkıp bağış isteyen çevreci gence söylüyor. Bugünkü muhalifliklerin ortak problemini ne güzel özetlemiş, hem de Lacancı bir ayrımla. Kırılgan Temas’ın sözlüğünde Tuncay Birkan ‘sözce/sözceleme’ diye çevirmiş. Biz buna ‘söylenen’ ve ‘söyleniş’ diyelim. Yani Ali ve Jacques Lacan diyor ki, söylenen şeyin içeriğinden daha belirleyici olan, söyleyişteki tavırdır. Bir sözün anlamını, mahiyetini esas belirleyen, nasıl ve ne şekilde söylendiğidir. Marshall McLuhan’ın deyişiyle ‘ortam mesajdır’.

Slavoj Žižek’le ilgili bir yazıya niye böyle bir ayrımla başladık? Muhtemelen tanık olduğunuz üzere, Žižek bizim topraklarda ‘oldukça tartışmalı’ bir kişilik. Bol bol sıfat takılıyor. Neredeyse lisedeki hocalarla uğraşır gibi şartlanmışız, isminin telaffuz edilmesi bile tebessümü ve dalga hazırlığını tetikler olmuş. Peki bu eğlencenin dayandığı gerekçeler nedir? Žižek’in ülkemize dair ‘kültürsüzlüğü’, bilmeden her konuda konuşması, yanlış şeyler söylemesi..?

Bu tepkisel yaklaşımlarla tek tek başa çıkmak imkansız. Sadece “Konuştukça batan felsefeci Žižek” başlıklı numunelik nefret yazısını okumanızı ve söylenenlerden ziyade söylenişteki tavrı incelemenizi öneriyorum.

Kültürlülük-kültürsüzlük çoktandır içimize dert olmuş bir mesele olduğundan, biraz değinmeden geçmeyelim: ‘Kültürü geliştirme’ çağrısı yapmak nasıl bir tavırdır? Kültür ve Turizm diye bir Bakanlık var mesela, ‘Türk kültürünü’ geliştirmekle uğraşıyor. Siz hangi kültürü geliştirmek derdindesiniz? ‘Hangi kültür’ sorusu, yine kategorilerle (barış, emek, insanlık, halk, işçiler, kadınlar, vs) yanıtlanamaz.. Çünkü bu kategoriler anlam kazanabilmek için bir referans noktasının varlığına ihtiyaç duyuyor, yani belirli bir devlet, parti, topluluk, entelektüel çevre, mahalle, arkadaş grubu, vesaireye dayanmak durumunda. O halde birini ‘kültürsüzsün, cahilsin, öğren de gel’ diye suçlamak, içinde bulunduğun politik-kültürel-mahalli şemsiyelerin (esas gösterenlerin) altına sıkı sıkıya saklanmak anlamına geliyor. Hele ki bu şemsiyeler en fazla birkaç yüz kişilikse, delik deşikse ve yağmur geçirmekteyse bu tavrı anlamak daha da zorlaşıyor. Hedef alınan kişiden kaçınıldığını, hatta alttan alta bir çeşit ‘bölünme paranoyası’ oluştuğunu düşündürüyor.. Peki. Dönelim.

Dün Slavoj Žižek Mimar Sinan Üniversitesi’nin salonunda Encore yayınevinin davetlisi olarak kendi deyişiyle ‘gerçek bir Marksist konuşma’ yaptı. Bu vurgusunun nedeni, yolculuk masraflarını karşıladıkları için katıldığı ‘reklamcılar kupası’ faaliyeti. Buna ilk tepkimiz: ‘Oldu mu hocam, kapitalizme karşıyım diyorsun, reklamcılarla çalışıyorsun’. Fakat bunun ‘etik’ değil ‘ahlakçı’ bir tepki biçimi olduğunu bizzat Žižek’in gösterdiği ayrımlarda bulacağız. Birazdan.

Konuşma sırasında salon dolup taşıyordu, ekranlı koridor ve kafeterya da tamamen dolmuştu. Žižek konuşuyor, herkes dikkatle dinliyordu. Bu kadar insanı bir arada, ciddiyetle birini dinlerken ve düşünürken görmek… Yabana atılacak cinsten bir şey değildi. ‘Sosyalist gerçekçi’ bir filmi andırıyordu. Bu büyük ilgiyi damgalayıp kenara atmamalı, şu soruyu sormalıyız: Bu insanları etkilemiş olan nedir?

Žižek’in nelerden bahsettiğini aktarabiliriz mesela: Kapitalizmin değişmek zorunda olduğu.. Arap Baharı, Occupy Wall Street, Londra isyanları gibi olayların umutsuz yanları (umutlar yine serbest kalsın diye)… Fakat bütün bunlar söylenenlere dair ‘anlatacaklarımızdır’. Bu anlatımlar sonucunda varabileceğimiz en bütünsel sonuç Žižek’in ‘söylediklerinin doğru olup olmadığıdır’. Eğer Žižek’in ‘tavrının’ doğru olup olmadığını ‘görmek’ istiyorsak bir kitabını okumak veya açıp bir konuşmasını dinlemek durumundayız. ‘Söylenen/söyleniş’ ayrımını destekleyecek şekilde ‘anlatmak/göstermek’ ayrımını önemle vurguluyorum.

Yukarıdaki mecaza dönersek: ‘Anlatmak’, ancak mevcut bir şemsiye altında veya o şemsiyeye davet ederek yapılabilen bir ‘birlik-bütünlük’ çağrısıdır. ‘Göstermek’ ise tam tersine, bu yeni şeyi adlandırabilmek için insanı yeni kelimeler, belki yeni bir dil bulmaya iten, yani sığındığı mevcut şemsiyelerin sınırlarını aşmaya zorlayan ‘bölücü’ bir eylemdir.

Gösterme/anlatma arasındaki ayrımı ajitasyon/propaganda ayrımında da bulabiliriz. Ajitasyon, varolan kabullerin yıkılması için somut olayların çok yönlü teşhiriyle yapılır. Propaganda ise, kurulmuş bir düşünce sistemine katılım çağrısı, yani şemsiyeye davettir. Aynı ayrımı Lenin de vurgulamış:

İşçilere politik baskı altında olduklarını anlatmak yetmez… Ajitasyon, bu baskının her bir somut örneği üzerinden yürütülmelidir.. Bu baskı toplumun en çeşitli sınıflarını etkilediği, en çeşitli yaşam ve etkinlik alanlarında —meslek, şehir, kişisel, aile, dini, bilimsel, vs., vs.— kendini dışa vurduğu ölçüde, otokrasiyi bütün yönleriyle teşhir etme işini üstlenmezsek işçilerin politik bilincini geliştirme görevimizin gereğini yapmıyor olacağımız açık değil midir? Somut baskı olayları üzerinden ajitasyon yapabilmek için bu olaylar teşhir edilmelidir. — Vladimir İlyiç Lenin (Ne Yapmalı? — Politik Ajitasyon ve Ekonomistlerce Kısıtlanışı)

Slavoj Žižek’ten hiçbir şey öğrenmeyeceksek bile ‘ajitasyon yapmayı’, yani ‘anlatmaktansa göstermeyi’ öğrenebiliriz. Konuşmasında birçok meseleye değiniyor, bir sürü ve çok çeşitli örnekler veriyordu, ama dokunduğu her konuda ihmal edilen şeylere dikkat çekti. Yani bizim ‘bilgili-kültürlü filozoflardan’ beklediğimiz üzere evde pişirdiği teorileri getirip kürsüden ‘aktarım’ yapmaktansa, ortak-evrensel bir zeminde kalarak görülmeyen şeyleri görünür, konuşulamayan şeyleri konuşulur yapmaya çalışıyor. Mesela insan haklarından bahsedildiğinde Kongo örneğini veriyor, çünkü ‘bilgisayar üretmek için yerel savaş ağalarından madeni kaynakları satın almayı biliyorsunuz ama insan haklarınızın burada uygulanması imkansız’.

Lenin, ‘otokrasinin bu baskısının’ somut olaylarla teşhir edilmesini üstlenelim demiş. Günümüzde teşhir edilmesi gereken şeyse ‘bu baskının’ (yani eski mekanizmaların) yanısıra, bilincimizi, bilinçdışımızı ve davranışlarımızı belirleyen çok çeşitli yeni psikolojik mekanizmalarla gelişmiş ve derinleşmiş bir ideolojik hegemonya.

Žižek’in çok sefer vurguladığı gibi, sadece açıkça biat edenler değil, iktidarla dalga geçenler de ideolojik hegemonya altına girmişlerdir. Hatta onların durumu daha vahimdir: Açıkça biat eden birinin biat edişi hala kendi seçimidir. Dalga geçen biri ise karşısında bulunan iktidarı gizli bir varsayımla kabullenmiştir. İktidar, biat edenin hala bilincindeyken, dalga geçenin bilinçdışındadır artık.

İdeolojik hegemonya, işte bu bilinçdışına itmenin gerçekleştiğini, yaptığımız şeyleri bilincimizle üstlenmeden, bir gereklilik, bir varsayım, boş ve anlamsız bir tür ‘normal hal’ olarak kabullendiğimiz bu durumu ifade eder. Çoğu zaman yapamadığımız işlerden dolayı hayıflanırız, ‘sorumluluklarımızı’ savsakladık diye suçluluk duyarız. Oysa esas hastalığımız, her gün ve sürekli yeniden yapmakta olduğumuz şeylerin sorumluluğunu üstlenmiyor oluşumuzdur. Normalliğe sığınmak böyle bir şeydir. ‘Sorumluluğu üstlenmek’ ile kastettiğimiz şey, kınanacak davranışlarda bulunmamak, kötü olduğu bilinen kişilerle yanyana gelmemek, ‘temiz’ ve ‘prestijli’ olmak değil. Sorumluluğu üstlenmek, ‘ahlak’ın ötesinde, ‘etik’ bir tutumla mümkün. Nasıl?

Žižek, ‘ahlak’ ve ‘etik’ arasındaki temel ayrıma dikkat çeker. Ahlak, iyi ve kötü davranışlar arasında, belirli bir sosyal çevre veya topluluğa ait normallik ve kabul edilebilirlik ölçülerine göre ayrım yapar. Etik ise Kant’ın deyişiyle ‘yalnızca evrensel bir yasa olması gerektiğine de inanabildiğin ilkelere göre’ hareket etmektir, yani ahlakta ‘normalliğe’ (belirli bir şemsiyeye/esas gösterene veya onu gizleyen büyük Öteki’ne) yapılan tikel referans etikte yoktur. Etik, ‘evrensel’dir, iyi ve kötünün ötesindedir.

Žižek aynı karşıtlığı evrensel, küresel ortak mesele olarak ‘komünizm’ ve tikel bir topluluk/parti/ülke ile sınırlanan ‘sosyalizm’ arasında da kuruyor. Kapitalizmin pratikte ‘zenginler için sosyalizm’ olarak işlediğini söylüyor ve kriz sonrasında bankalara yapılan hibelerde demokratik aygıtın askıya alınışını buna örnek gösteriyor. Bu yüzden Žižek kendini sosyalist değil, komünist olarak ifade ediyor.

Daha bir sürü şey anlatabiliriz, ama amacımız anlatmak değil göstermek olduğuna göre, Slavoj Žižek’i tanımak için kitaplarını alıp okumanızı, konuşmalarını açıp izlemenizi salık vererek bitirelim. Žižek’in ‘reklamcılar kupası’ndaki konuşmasını dinleyenler olsa belki şöyle derlerdi: Anlatılmaz, yaşanır.

Işık Barış Fidaner

(Emek Dünyası, 2 Şubat 2012)

2 Comments

Filed under makale

2 responses to “Evrensel ajitatör Slavoj Žižek — Emek Dünyası

  1. Pingback: Emek Dünyası yazıları | YERSİZ ŞEYLER

  2. Pingback: Yıkılış Mantığına Karşı — derleme | YERSİZ ŞEYLER