Nedir Mahmut bey? — Emek Dünyası

Tunç Başaran’ın 1987 tarihli Biri ve Diğerleri filminde geçen bir öykücüğü anlatalım önce: Dışarıda sağanak yağmur var. Paltosunu tutarak barın kapısını aralayan adam, vestiyer görevlisine “Mahmut bey geldi mi?” diye soruyor rica eder gibi. Görevli Mahmut beyi bilmiyor, diğer çalışanlar da bilmiyor. Adam bunun üzerine “gelmedi heralde” diye kapıyı kapatıp dışarıda beklemeye devam ediyor. Bir süre sonra tekrar soruyor. Adam birkaç sefer daha aynı nezaketle sorup olumsuz yanıt alınca, görevli merak ediyor:
– “Kim bu Mahmut bey?”
– “Her zaman buraya geldiğini söylerler, bir şey konuşacaktım kendisiyle”
Beklediği adam yüzünden yağmurda sırılsıklam olduğu halde hiç şikayet etmeyen bu adama ısınıyor görevli, içeri alıyor:
– “Şöyle köşeye geç bekle bakalım, Mahmut bey mi Memduh bey mi, gelir heralde”
– “Sağol”
Adam, görevlinin yanına oturuyor. Rakı içip muhabbet ediyorlar. Epey konuştuktan sonra görevli kendini tutamıyor:
– “Ne olur söyle, kim bu Mahmut bey?”
– “Hangi Mahmut bey?… Mahmut bey, soğuk. Mahmut bey, ıslaklık. Mahmut bey, yağmur. Mahmut bey, yalnızlık. Mahmut bey içkisizlik, dostsuzluk, parasızlık.. Mahmut bey benim. Benim ismim Mahmut.”
– “… Gel be Mahmut, şerefe içelim.”

İşte öykü böyle. “Godot’yu beklerken” öyküsünü andırıyor biraz, ama hiç gelmeyen Godot’nun aksine Mahmut bey geliyor. Yine de cevapsız sorular var: Önce Mahmut bey henüz gelmemişti. Sonraysa “Mahmut bey” geride kalmış olanın adıydı. Peki Mahmut bey ne zaman, nasıl geldi?

Başka türlü sorarsak: Bu öyküdeki “Mahmut bey” neyin adıdır? Kapıdaki adam soğukta donarken “Mahmut bey”, beklediği sıcaklığa verdiği isimdi. İstediğine kavuştuğunda ise “Mahmut bey” arkasında bıraktığı soğuk yalnızlığa verdiği isim oldu. Kısacası “Mahmut bey”, en saf anlamıyla, ilk durum ve ikinci durum arasındaki bir sıçramanın, küçük bir “devrim”in adı. Önce beklenen bir şey olarak, daha sonra geride kalmış bir şey olarak. Ama hiçbir zaman o odanın içinde elle tutulur bir varlığı olmadan.

Bu öyküdeki Mahmut bey, değişim sırasında görünüp kaybolan bir şey, Lacancı terimle bir tür “kaybolan aracı”. Filmin genelinde bu tema işleniyor: Nesnel dünyadaki değişim umudumuz her zaman için böyle bir görünmez öznel unsura dayanır.

Barda oturan esas oğlan, herhangi bir sebeple duygulandığı zaman gerçekdışı bir tür paralel evrene ışınlanıyor. Hayalindeki kadına bir şeyler söyledikten sonra sonra bardaki gerçekliğe geri dönüyor. Adeta genç adamın “nesnel” dünyadaki umudu, bu paralel “öznel” dünyaya yaptığı ziyaretlere bağlı. Kendi “özeline çekilmesine” izin verilmezse bu dünyada donup kalacak, taşlaşacak, veya bir tür döngüye kapılıp kendi varlığını yitirecekmiş gibi bir korkusu var.

Filmin küçük dünyasında genç adamın korkusunu besleyecek şekilde neredeyse her şeye gölge düşmüş. Barda oturanların keyfine kederli barmenin gölgesi düşüyor, yeni sevgililerin hevesine yanda kavga eden karı-kocanın gölgesi düşüyor, eski tiyatro oyuncusunun üzerine alaycı arkadaşlarının gölgesi düşüyor. Yani bütün bir dünya, üst üste düşmüş gölgelerle sabitlenmiş tek bir büyük gölge gibi. İşte bu yüzden genç adama ümit veren, onu canlı kılan tek şey, yani onun “Mahmut bey”i olan o kadın hayali paralel bir evrene kaçmak durumunda kalıyor.

Biri ve Diğerleri oldukça Lacancı bir film. Israrla vurgulanan mesaj: Arzuna asla ihanet etme. Burada arzu ile kastedilen şey, “sabitlenmiş gölge” olarak tarif ettiğimiz Simgesel düzenin, yani Gerçekliğin ötesindeki “düzen dışı” Gerçek’e inanmak demek. En soyut anlamda, kendi dünyanı mevcut düzenle kısıtlamamak, düzenin gölgesinde görünmez olduğu halde etkili olan bir Gerçek’e inanmak demek. Bunun sonucu ise üstüne gölge düşen bütün “düzen içi” nesneleri reddetmek, sadece ve sadece arzunun harekete geçirici nesnesi “objet petit a”ya tutunmak.

Objet petit a, diğer bir deyişle “küçük öteki”, salt bir görünüşten ibaret. Yani birbirini gölgeleyerek Simgesel düzeni meydana getiren “dünyevi” nesnelerin aksine, gölgelerin arasında tesadüfen beliren ve arzuyu/inancı/umudu harekete geçiren şekillerde yer alıyor. Filmdeki genç adam, yanına gelen kadının gözlerine ve dudağına baktığında bu “kısmi nesneyi” görüyor. Fakat kadınla birlikte olursa buna gölge düşeceğini biliyor. Yani arzusuna sadakatinin tek yolu, kadınla birlikte olmamak.

İşte böyle kendi halinde, arzusuna sadakatinden dolayı yalnız kalmış bir adam anlatılıyor. Peki bu bir çıkmaz mıdır? Bu yalnızlıktan çıkıp başka insanlarla yanyana gelmenin tek yolu “arzuna ihanet etmek”, yani Gerçekliği mevcut haliyle kabulenmek, gölgelerden bir gölge seçip sığınmak mıdır? Yoksa “Mahmut beyi” beraberce beklememiz mümkün mü?

Başka türlü sorarsak: Bu adam karşısında nasıl bir tavır alınabilir? “Biz çok gördük böylelerini” diyenleri duyar gibi oluyorum… Peki ne yapmalı? Zor bir soru bu.

En çok karşılaşılan tavır şöyle: “Ben Mahmut bey, işte geldim!” veya “Beni Mahmut bey gönderdi. Artık beklemene gerek kalmadı. Hadi görev başına!” veya “Mahmut beye layık olmalısın. Kendine çeki düzen ver!” … Peki ya bunu söyleyenler kendileri de inanmıyorsa söylediklerine? O zaman söylenenler “biz buna inanırmış gibi yapıyoruz, gel sen de bu şemsiyeye sığın” anlamına gelmez mi? Bu sahte sığınmanın doğrudan sonucu ise (genç adamın çok iyi bildiği gibi) kıskançlık olmaz mı?

İşte kadın adama aynen böyle sahte bir inançla “artık ben varım, beklemene gerek kalmadı” diyor… Ve hemen ardından adamı kıskanmaya başlıyor, farklı şeyler düşünmesinden, “kafasının karışmasından” korkmaya başlıyor. İşte sonuç: “Mahmut beyin sonunda geldiği” ilan edilir ve artık farklı hayaller, farklı düşünceler görülmek istenmez.

Fakat genç adamımız inatçı, ilan edilen “Mahmut bey”in sahici olmadığını görüyor ve bunu kabul etmek adına kendi umudundan vazgeçmiyor. Ne yapacağız? Sessizce uzaklaşacak mıyız? Onu “kendi burjuva hayalleriyle” başbaşa bırakıp kendi “işimize” mi bakacağız? Peki “çağrı yapmakla”, “görev hatırlatmakla”, dahası “suçlamakla” üstüne düşeni yaptığına inanan, umutların karşısına önkoşullarla çıkan bir “iş”, bu düzendeki gölgelerden bir gölge değil de nedir? İlginçtir, filmde bütün bu tavırlardan örnekler var…

Yine baştaki meseleye döndük: Mahmut beyi bekliyoruz. Ve gördüklerimizin hiçbiri Mahmut bey değil. Ama bir gün geleceğine, daha doğrusu “gelmiş olacağına” da inanıyoruz. Ayrıca umutlarımızı birleştirmek istiyoruz. Nasıl yaklaşmalıyız meseleye? Ortak bir Mahmut bey var mı, nerede?.. Film bu soruyu yanıtlıyor. Anlatarak değil ama, göstererek, kadının adama son bir bakışıyla.

Bertolt Brecht’in de bir yanıtı var bu soruya:

Nedir Mahmut bey?
Bir telefon mu, arka odalarda çalan?
Kimdir Mahmut bey?
Düşüncesi gizli, kararları bilinmez biri mi?
Mahmut bey biziz.
Sen, ben, hepimiz.
Mahmut bey senin içinde kardeş,
Mahmut bey kafandaki düşünce.
Sen nerde olursan orası onun evi.
Nerde sana saldırırlarsa odur karşı koyan orda.
Odur gösteren bize gideceğimiz yolu.
İzleriz onu biz de senin gibi.

Yerlerimizin ayrılığı, umutlarımızı ayrı tutmamızı gerektirmez. Çünkü umut, en başta, beraber baktığımız bir göktür.

Işık Barış Fidaner

(Emek Dünyası, 22 Şubat 2012)

1 Comment

Filed under makale

One response to “Nedir Mahmut bey? — Emek Dünyası

  1. Pingback: Emek Dünyası yazıları | YERSİZ ŞEYLER