Türkiye’de Dijital Gözetim – Önsöz

(e-kitap)

Işık Barış Fidaner

İşaret edilmekten kaygı duyarız. Ama bizi esas kaygılandıran, muhatap alınmadan işaret edilmektir. Yani yanıt veremediğimiz cümlelerin içinde geçmektir. Bizden bahseden bu kaygılandırıcı cümle, resmi bir açıklamada, gizli bir raporda, komşular arasındaki bir muhabbette veya sevdiğimiz bir insanın aklından geçiyor olabilir. Yasal süreçler, veya mesela bankaların veritabanlarında işleyen otomatik süreçler de böyle kaygı verici cümleler kurabilir. Reddedilmek, hep böyle bir cümleyi düşündürür: “X güvenilir birine benzemiyor”

Bu cümle, doğal görüntüyü bozan tek bir işaret, bir leke, tek bir “X” olabilir. Adıyaman, İzmir, Antep ve Malatya’da yaşayan Alevi ailelerin evlerinin işaretlenmesi, Erzincan’daki tehditkar duvar yazıları, bahsettiğimiz kaygıyı örnekleyen süreçlerden yalnızca biri.

Buna karşılık, işaretlemekten haz duyarız. Muhatap almadığımız birini elimizdeki hazır bir çerçevenin içine almak özellikle haz verir… Bu kınayıcı bir tavır olabilir, bir dedikodu veya bir espri olabilir, bir reklam tasarımı, bir televizyon programı olabilir… Suç oranlarını sayıp döken bir rapor veya veri toplayan bir yazılım da böyle bir çerçeve oluşturabilir.

Hem işaret edilme, hem işaret etmede esas belirleyici olan, iletişimin yapıldığı alandır. Aynı söz, yerine göre bir tehdit, bir eleştiri veya öneri anlamına gelebilir. Her alan, konuşmayı belirli çerçevelerle biçimlendirir ve kısıtlar. Öğrenciler hocaları bol bol çekiştirirken başka şeyleri konuşamayabilir. Öğretmenler odasında öğrenciler hakkında konuşulurken başka şeyler konuşulamayabilir. Meclisteki vekiller yasa teklifi hakkında konuşurken başka şeyleri konuşamayabilir…

İletişim alanlarının ayrıklığı, çerçevelerin de ayrık olmasını getirir. Kesişimlerini kaybederek ayrıklaşan, kopan çerçeveler birbirlerini ancak birer “yabancılık” olarak işaret edebilir. Bu durum, sebepsiz, açıklaması olmayan düşmanlıkların kaynağıdır. Hukukun esas işlevi, ayrıklaşmış çerçeveleri uzlaştırarak düşmanlıkları ortadan kaldırmak olarak özetlenebilir.

İnsanlar ortak alanlarda biraraya gelip konuştukça karşılıklı uzlaşmanın doğallıkla gerçekleşmesi beklenebilir. Fakat kamu işlevlerinin giderek özel alanlarca üstlenilmesi, kamu kuruluşlarının giderek kamusal özelliğini yitirerek özel alanlara dönüşmesi gibi süreçler sonucunda oluşan statüler ve yetki alanları, iletişim olanaklarını kısıtlayarak, belirli işaretleyici çerçevelerin ve belirli düşmanlık biçimlerinin koruma altına alınması sonucunu doğurur. Bu korumanın adı devlettir.

Kamusal-özel dengesinin tersyüz olması üç aşamadan geçer: Önce kamusal alan uzlaştırıcı işlevini kaybeder ve özel alanlar birbirlerine karşı genel bir kayıtsızlık içine girerler. Zamanla bu kayıtsızlığın yerini karşılıklı yabancılığın sebepsizce birikmesiyle gelişen gizli bir düşmanlık tutumu alır. Düşmanlık çözülmeden taraflar iletişime zorlandığında ise ikiyüzlülük gerçekleşir: düşmanlığın ikinci yüzü “rekabet” adıyla iletişim çerçevesine girer ve böylece düşmanlaşma süreklilik kazanır. Bu durum, kamusal uzlaştırıcı işlevin aksatılması, durdurulması ve askıya alınmasının günümüz dünyasının bütün toplumsal alanlarında gözlemlediğimiz somut bir sonucudur.

***

Bu kitap, devlet ve şirketlerin yurttaş ve tüketicileri işaret etmek için yaptıkları çalışmaları anlatıyor. Burada “devlet” derken, birçok kademede bulunan yetkililerin, memurların, çalışanların, hatta hassas vatandaşların tümünü kastetmiş oluyoruz. Bu özneler devlet adına “yurttaş”ı işaret ediyorlar. Böylece, (zaman zaman “derin devlet” de dediğimiz) özne-devleti oluşturuyorlar.

İşaretlenme karşısında gelişmiş bir kaygı, devlet dediğimiz yetki alanlarının koruması altına alındıktan itibaren işaretleyici bir çerçevenin hazzına, dolayısıyla sebepsiz ve çözümsüz bir düşmanlık haline dönüşür. Böylece geçmişin kaygılı yurttaşları bugünün özne-devletini oluşturabilir. Resmi devlet siyasetinin dönem dönem kendini yenileyerek sürmesini sağlayan şey bu işte çevrim sürecidir. Kemalizm, başörtüsü meselesi, Kürt meselesi gibi ana siyasi meseleler, belirli düşmanlık biçimlerinin devlet korumasına alınması şeklinde okunabilir.

O zaman “yurttaş”, kararsız bir kavramdır. Bugün için “yurttaş” devletten duyulan kaygıyı temsil ediyor. Acaba yarın bunu devlet adına bir hazza mı çevirecek, işaretlenmekten kurtulabilecek mi, veya açıklamamızın kapsayamadığı farklı bir yol mu tutturacak?

“Yurttaş”taki kararsızlığın bir diğer adı özgürlüktür. Siyaset/politika da diyebiliriz buna. İşaret edilmenin kaygısı aynı zamanda özgürlüğün çıkış noktasını oluşturuyor. İsmiyle çağrılan bir bebeğin daha sonra konuşmayı öğrenmesi gibi, bu kaygı altında hiç bilmediğimiz dilleri ve söylemleri öğrenebiliriz, bunlara uyum sağlayabiliriz, veya henüz varolmayan yeni diller, söylemler, felsefeler oluşturabiliriz. Kaygının içinden özgürlüğü bulup çıkartabiliriz.

Yeni bir dile ulaşmanın ilk adımı, mevcut dil ve söylemleri değiştirebilmektir. Fakat bu, sözcükleri ve ifadeleri bir doğruculuk eleğinden geçirmek anlamına gelmiyor. Aksine, bir dilden çıkacaksak, bizi gösteren işareti de o dilin içinden söküp almalıyız. Mevcut durumda korunmakta olan çerçeveyi doğrulamanın hazzına kapılmamalı, çerçeveye karşı, çerçeveye rağmen işaret edebilmeliyiz.

Bir sözcüğün anlamını öğrenmek nasıl cümle içinde kullanarak oluyorsa, yanlış bir anlamı düzeltmek de yeni cümleler kurmakla olur. Doğrusunu daha bilmezken, hatta doğrusu henüz ortada yokken, “bu yanlıştır” diyebiliriz. “Doğrusu”, yani yeni bir dil, yeni bir söylem, yeni bir çerçeve, ancak bu şekilde ele geçirdiğimiz işaretlerle kurulabilir. Bir çocuk nasıl önce inatla tek tek oyuncakları ele geçirip sonra bunlardan yeni bir oyun kuruyorsa, biz de tek tek sözcükleri ele geçirip cümle cümle yeni bir söylem, yeni bir düşünce kurabiliriz. Böylece kendi anlayacağımız anlamda bir “yurttaş” olmamız mümkün olur.

Yurttaş olmak günümüzde işaret edilmek kadar ölçülmeyi de ifade ediyor. Her işaret etmenin altında yatan bir ölçme-tartma çabası var, simgelerle ölçüleri birleştiren matematikte olduğu gibi. Ticari, bilimsel, çok çeşitli amaçlarla çeşit çeşit cetveller icat ve imal edilmiş fakat bütün bunların altında, kafamızdaki cetvel yatıyor. Bu cetvel esasında kendi eylemlerimizi ölçüp tartmak için var. Ne var ki, biz çoğunlukla bu cetveli başkalarını, yani işaretlediklerimizi ölçüp tartmakta kullanıyoruz.

İşaretlenme kaygısı, aynı zamanda ölçülüp-tartılma kaygısıdır. Gençlerin büyükler karşısında, yeni gelenin eskiler karşısında, yeni gelinin kayınvalide karşısındaki kaygısı dersek neyden bahsettiğimiz anlaşılır. Tabi ki bunun karşısına bir ölçme-tartma hazzını, ve bunu “devlet” adına, “aile” adına veya “mahalle”, “millet” adına, “halk” adına, “şirket” adına yapmanın hazzını da eklemeliyiz.

Bir yurttaş olarak aynı anda çok çeşitli veri havuzlarında bulunuyoruz. Doğduğumuz andan ölümümüze kadar birçok ölçüye vuruluyoruz. Oynadığımız oyunlardan ailemizin “bu çocuk galiba X olacak” demesine, seçtiğimiz arkadaşlardan aldığımız derslere, yaptığımız alışverişlerden girdiğimiz işlere, hobilerimize ve ciddiye aldığımız meselelere kadar her alanda sergilediğimiz görünüşler, ölçülmek üzere işaretleniyor ve çeşitli veri havuzlarında biriktiriliyor. Buna karşılık biz de, ergenlikten iş hayatına ve siyasi toplantılara kadar, girdiğimiz her sosyal alanda yapılan haz verici “gözlemleme ve ölçüm-tartım” çalışmalarına katılıyoruz, ve bu çalışmalara tahammül edemediğimiz noktalarda bu alanlardan ayrılmak durumunda kalıyoruz.

Sonuç olarak işaret etme-edilmeye her zaman eşlik eden ölçme-ölçülme eylemleri, toplumdaki tüm alanları saran bir denetim ağı meydana getiriyor. Gördüğü birine bugün “şuna bak X yapmış!” demenin hazzına kapılan bir kişi, ertesi gün “X” yapmadan önce ikinci kere düşünmek zorunda kalır. Bu şekilde birbirimizi ve kendimizi sürekli denetim altında tutarız. Konuşup işaret ederek kafamızdaki cetvelleri birbirine uydurmamız, aynı zamanda toplum genelindeki davranışlarımızda genel bir uyumluluk kurulmasını, dolayısıyla “devlet” açısından bir denetim kolaylığı sağlar. Aslında “devlet” dediğimiz şey, yani nesne-devlet, kafalarımızdaki bu cetvellerin toplamından ibarettir. Bu cetvellerin diğer bir adı, çözülmemiş düşmanlığımızın ikinci yüzü olan “rekabet”tir. Bu ikinci yüz şu adlarla da anılıyor: “fırsat”, “avantaj”, “pozisyon”, “fayda”, “iyilik”…

Peki bu ölçü ve cetveller, söylem ve işaret etmenin neresinde durmaktadır? İşaret edilmek ve ölçülmenin kaygısından, “söylem adına” işaret etme ve ölçmenin hazzından bahsettik. Peki “söyleme karşı” işaret ederken, simgeyi dilden söküp alırken, kaygıdan haz yerine özgürlük bulup çıkarırken bu kafamızdaki cetvellerden nasıl kurtulacağız?

Bu cetveli var eden şey, işaret edilmekten muaf olmasıdır. “Normallik, sıradanlık, doğallık” gibi adlar altındaki görüntülerin karmaşasına saklanması ve dilin okundan kaçabilmesidir. O zaman özgürleşmenin ilk şartı, kişileri ve olayları bırakıp kafadaki cetveli işaret etmektir. “Söyleme karşı” kurulmuş cümle de zaten bu cetveli işaret eden cümledir. Simgeleri mevcut dilden söküp almak, öncelikle mevcut ölçü ve tartıların “normal-sıradan-doğal” akışından çıkmak ve cetveli işaret etmekle mümkün. Ama bu iş kolay değildir. Çünkü cetvel acıtır.

Örnek verelim: Binlerce Kürt yurttaş ve siyasetçi yıllarca haksız yere cezaevinde tutuldu, fakat ne zaman ki bir yazar, bir yayıncı, bir hoca, bir öğrenci cezaevine atıldı, ancak o zaman bu konu konuşulmaya başlandı… Yaklaşık dört ay önce, 28 Aralık 2011 akşamı Roboskî-Uludere’de onlarca çocuk-genç Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından öldürüldü, fakat hükümet yetkilileri Suriye’ye insanlık dersi verme çabasında. Acaba bu konunun konuşulması için daha kimlerin öldürülmesi gerekiyor? Kafamızdaki cetvel kimleri insandan sayıyor, kimleri saymıyor?

Doğruyu kurmak için önce “yanlış”ı işaret etmek gerekir. En büyük yanlış ise bugün doğruyu ölçen cetvellerin kendisidir. Bu cetveller, aslında içinden konuştuğumuz mevcut söylemlerden çok daha temel bir yerdedir. Çünkü zaman içinde egemen söylemler değişebilir, fakat zemin aldıkları cetveller büyük ölçüde aynı kalır.

Egemen söylemi kabul edemeyiz, ama onunla bağlarını koparmış bir karşı söylemle de yetinemeyiz. Farklı kılıklarla sürüp giren söylemlerin akışına yön veren, bu dönüşümün yatağını oluşturan cetvelleri bulup çıkarmak, onlara işaret etmek zorundayız. Düşmanlıklardan kurtulmak istiyorsak, önce rekabetten bütünüyle sıyrılabilmeliyiz.

Doğru alanlar ve yanlış alanlar yoktur. Beraberce yönlendirdiğimiz (veya yönlendiremediğimiz) bir akış (veya akamayış) vardır.
Heraklit’e atfedilen sözün devamını getirirsek:

Aynı nehirde yıkanamayız… Ama başka nehirde de yıkanamayız…

(Bu öykünün geri kalanını Konstantinos Kavafis, Cevat Çapan, Hümeyra ve Ezginin Günlüğü anlatıyor: “Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın…”)

***

Kitabın birinci bölümü, dijital gözetim olgusunun ele alınabilmesi için kavramsal bir çerçeve sunuyor. Günümüzün yeniden yapılandırmacı muhafazakarlık biçimi olan neoliberal söylemin şeffaflık, yönetişim, demokrasi gibi kavramlarının ideolojik olarak nasıl kavranabileceğini detay ve örneklerle açıklıyor. Dünya Bankası’nın dilinde “dürüstlük, adalet, serbestlik, bağımsız yargı, insan haklarına saygı, verimli ve yolsuzluktan arınmış bürokrasi” şeklinde ifade bulan bu söylemin gerçekte nasıl ölçülere dayandığını ve bu şekilde gözetim ve denetimin her alanda içselleştirilmesine eşlik ettiğini gösteriyor. Bu durumun en belirgin ifadesi olan, Panoptikon’un günümüzdeki “ileri” biçimi olan Süperpanoptikon anlatılıyor.

İkinci bölüm, dijital gözetim amacıyla kullanılan teknolojileri ele alıyor. Bunların başında İnternet iletişiminin takip altına alınması anlamına gelen DPI (Deep packet inspection – Derin paket sorgulama) geliyor. Bunun dışında birçok olgu anlatılıyor: ABD’nin İnternet iletişimini kayıtlaması, Türkiye’de BTK’nın “Güvenli İnternet” filtre sistemi, ister “demokratik” ister “komünist” olsun büyük devletlerin güvenlik kameraları ile tüm alanlarda kurdukları denetim, Türkiye’de son yıllarda oluşan yargı rejiminin “delil” ve “suçlu” bulma çalışmaları, genetik bilgilerimizin bile bir denetim nesnesi olabileceği gerçeği olarak biyopolitika, işyerleri ve çalışma alanlarında yetkililerin hiç konuşmadan, gizlice sürdürdükleri takipleme ve ölçme-tartma çalışmaları, hepimizin kullandığı Google gibi araçların bizi izleyip kişiliğimizi ölçerek yanıt döndürmesi, bu şirketlerde kayıtlanan kişisel bilgilerin kötüye kullanılması tehlikesi…

Üçüncü bölüm, tekrar Türkiye’ye dönüyor ve Osmanlı’dan günümüze “nüfus idaresi” ile başlayıp “MERNİS” projesi olarak devam eden yurttaşların kayıtlanması sürecini anlatıyor. 19. yüzyılda başlayan bu maceranın son halkası, 1980’de ODTÜ’ye ihale edilmiş ve henüz tamamlanmamış olan MERNİS, yani merkezi nüfus idaresi sistemi. Pilot uygulaması Bolu’da gerçekleşen biyometrik (parmak izi ile çalışan) kimlik kartlarının tamamlanıp tüm TC yurttaşlarına dağıtılması ile bu proje tamamlanmış olacak. MERNİS projesi şahsında, Türkiye’nin 1980’den bugüne çalkantılı tarihinden, değişen söylemlerden neredeyse hiç etkilenmemiş, hepsine ayrı ayrı zemin teşkil etmiş bir yurttaşlık cetveliyle karşılaşıyoruz.

Dördüncü bölümde, modern devletin yurttaşlara ait kişisel verileri sınırsızca ele geçirip denetlemek konusundaki bitmez tükenmez hevesinin hukuki sonuçları anlatılıyor. Dünya savaşı ve faşizm deneyimini taşıyan Avrupa ülkelerinde kişisel veriler hukuki bir mesele olarak ele alınıp tartışılmış ve sonuçlara bağlanabilmişken, Türkiye’de bu meselenin ciddiyeti bir yana, varlığı bile pek bilinmiyor. Bu durum, kişisel verilerin korunması için çerçeve kanunun yıllarca yasalaşamaması, 2010 referandumunda anayasaya giren ilgili maddenin uygulamada görmezden gelinmesi gibi sonuçlar doğuruyor ve kişisel verilerin korunması ve savunulması işini içinden çıkılmaz bir labirente çeviriyor. Oysa hukuken yapılması gerekenler, bu bölümde ortaya konduğu gibi, bellidir.

Beşinci ve son bölümde ise toparlanmış olan bilgilere dayanarak özellikle Türkiye’ye dair çıkarımlar yapılıyor. Türkiyeli yurttaşların kişisel verilerinin hukuki ve somut olarak korumaya alınması, dijital gözetimle ilgili Türkiye özelindeki çalışmaların çoğaltılması ve yaygın bilinç yaratılması, bu farkındalığın sivil toplum örgütleri aracılığıyla toplum geneline iletilmesi ve nihayetinde “yurttaş” kavramının mevcut devletçi ödev bağlamından çıkarılarak temel hak ve özgürlükler bağlamında yeniden kurulması gerekliliği, bu çalışmanın düşünsel sonuçları olarak vurgulanıyor.

***

Bütün okuyucularımızı okumakla kalmayıp yazmaya, var etmeye, katılmaya ve yaşatmaya çağırıyoruz. Rekor kırmak için değil, rekorların anlamsızlığını göstermek için yapalım. Hiçbir cetvelin ölçemeyeceği değerler yaratalım. Ne ölçelim, ne de ölçülmekten korkalım. Beraberce yeniyi üretelim. İnsanın ölçüye vurulamayacağının delili olalım.

1 Comment

Filed under bildiri, makale, programlama

One response to “Türkiye’de Dijital Gözetim – Önsöz

  1. Pingback: Marş — Leonard Cohen | YERSİZ ŞEYLER