Postmodern Yabancılaşma Modeli

(Yeni Medya Çalışmaları Kongresi‘nde sunulmuştu –Kongre e-kitabıilk hali)

Işık Barış Fidaner

ÖZET
Sohn-Rethel’in Marks’ı yorumlayarak işaret ettiği “gerçek soyutlama” kavramı, kapitalizmin anlaşılabilmesi için önemli bir çıkış noktası sunmaktadır. Bu çalışmada, kapitalizmin işlerliğini sağlayan “gerçek soyutlama”nın şemasını çıkarmayı deniyoruz. Şemanın kavramsal bağlamını oluştururken bilimsel söyleme dayanan Sohn-Rethel’in aksine, kapitalizmin gündelik kavrayışını temel alıyoruz. ‘Postmodern yabancılaşma modeli’ olarak adlandırdığımız şema, dört öznel tavır (tüketici, kullanıcı, oyuncu, geliştirici), üç mesele (bağımlılık, istismar, bencillik), iki odaklanma noktası (komplocu, kader), ölçülebilir nesnelliği oluşturan iki yan (yetki, beden) ve bu iki yanlı nesnelliğe hem dayanak hem kaynak olan iki zeminden (irade, sistem) oluşuyor. Şemanın tamamı, ‘lüzum’ ve ‘keyfiyet’ olarak adlandırdığımız iki boyutun karşılıklı dolayımlanışları olarak biçimlenmektedir.

ANAHTAR KELİMELER: yetki, beden, irade, sistem

‘Başka dünyalara ihtiyacımız yok. Aynalara ihtiyacımız var.’ (Lem, 1961)

Günümüzde toplumsal alanı niteleyen kavramlar çoğu durumda ya kapsam olarak daralmakta ya da anlamlarını yitirmektedir. Somut etkinliklerle bağını sürdüren kavramlar, toplumsal alanların teknik ve mülki parçalanmasına koşut bir kapsam daralmasına uğramakta, genel kapsamda başvurulan kavramlar ise aynı parçalanma nedeniyle tutarsızlaşarak soyutlaşmakta, ayrıcalık/statü belirtme gibi işlevlerle kısıtlanmaktadır. Toplumun teknik dönüşümü ve gelişen işbölümünün düşünce alanındaki yansıması, iletişim olanaklarının giderek artmasına karşılık iletişimin parçalanarak kavramların işlevini yitirmesi olmaktadır. Toplumsal bilimler bu sorunu en ağır şekilde yaşarken, sayısal bilimler teknik alanların küresel çapta benzerliklerini koruması sayesinde daha az parçalanmakta, kuramsal bütünlüğünü kaybetse bile pratik işlevselliğini sürdürebilmektedir.

Alfred Sohn-Rethel’in deyişiyle bilincimiz ve eylemimiz birbirine ters yönlerde hareket etmekte (Sohn-Rethel, 1978), bilinçlerimiz farklı yönlerde daralırken eylemlerimiz birbirini besleyerek çoğalmakta ve ‘kapitalizm’ dediğimiz küresel makineyi işletmektedir. Böylece bilincin rehberliğini yitirmiş eylemlerimizle işlerliği artan kapitalizm, yeni düşünceleri lüzumsuz saymakta, üniversiteleri teknik okullara dönüştüren düzenlemelerle düşünce yaratımını hepten daraltıp yok etmeye yönelmektedir.

Sohn-Rethel, Zihin Emeği, Kol Emeği kitabında Marksist altyapı-üstyapı meselesini ele almış, burjuva toplumunda bilincimiz ve eylemimizin, dolayısıyla bilim ve ekonominin nasıl birbirinden ayrık süreçler olarak işlediğini açıklamış, Kant’ın bilim eleştirisi ile işaret ettiği ‘aşkın özne’nin, Marks’ın ekonomi eleştirisi ile işaret ettiği ‘meta soyutlaması’ ile örtüştüğünü göstererek, bilime yansıyan düşünsel soyutlamaların önce toplumsal eylemlerle hayat bulan ‘gerçek soyutlama’lardan kaynaklandığını göstermiştir. Kitabın üzerine yoğunlaştığı ‘mübadele soyutlaması’, hem tarihsel gelişim içinde kullanımdan soyutlanmış pazar alanlarının kurulmasından kaynaklanmış, hem de bilimsel etkinliklerdeki nicel hesaplamalar için kavramsal bir temel oluşturmuştur.

Sohn-Rethel kitabında kapitalizmin üretim sistemlerine ve tekelci-teknokrat boyutuna yoğunlaşmıştır. 1960’lardan itibaren tüketim sistemleri üzerinden ‘kültürel kapitalizm’ veya ‘gösteri toplumu’ denebilecek ikinci bir kapitalist boyutun olgunlaştığı ve kapitalizmin kalbinde yer alan ‘mübadele soyutlaması’nı daha karmaşık bir noktaya taşıdığı söylenebilir (Debord, 1967). Teknokrat üretimin geliştiği dönemi ‘yabancılaşma’, kültürel tüketimin geliştiği dönemi ise ‘postmodern’ sözcükleriyle kodlarsak, bugün hem postmodern hem de yabancılaştırıcı, bu iki ayak üzerinde dik durabilen bir kapitalizmle karşı karşıyayız. Bu iki ayaktan biri krize girdiğinde diğeri devreye girmekte, kapitalizm adeta bir Godzilla canavarı gibi önüne gelen tüm kentleri, mahalleleri, yapı ve kurumları yıka yapa ilerlemekte.

Bu gelişmeler ışığında bilinç ve eylemlerimizi birleştiren ve ayıran ‘gerçek soyutlama’ların bugün ne olduğunu yeniden sormak istiyoruz. Çıkış noktamız, ‘kapitalizm nedir?’ sorusudur. Fakat dışımızda veya karşımızda duran, belirli bir yerlerde üs kurmuş bir kapitalizm aramıyoruz, doğrudan doğruya içimize işlemiş olan, nereye gidersek gölge gibi bizi izleyen kapitalizmi arıyoruz, kapitalizmi çalıştıran motorun şemasını çıkarmak istiyoruz. Bir anlamda bilinçdışımızı iltihaplamış bulunan kapitalist mikrobun genetik yapısına ulaşmak istiyoruz.

ŞEMA OLARAK KAPİTALİZM

Kapitalizmin ne olduğuna dair birçok kuram, birçok uyumlu uyumsuz yaklaşımlar mevcut. Ama bizim için önemli olan nokta, kapitalizmin ne olduğundan önce, kapitalizmin varlığının kesinliğidir. ‘Toplum’un bile varlığı yokluğunun tartışılabildiği günümüzde, içinde yaşadığımız gündelik eylemlerin genel bir bileşimi olarak herkes tarafından kavranabildiği için, kapitalizmin varlığı tartışılmaz bir gerçektir. Fakat bunun bir adım ötesine geçilemiyor, çünkü kapitalizm-olmayan’ı belirleyen tüm ayrımlar eninde sonunda kapitalizm tarafından yadsınmakta. Bugün kapitalizme bakışımızı Parmenides’in ‘birciliğine’ benzetebiliriz (Plato, -370). Parmenides herhangi bir farklılığı sözlerin mantıksal yoluyla Bir’e götürüyordu. Bizse ne yöne kaçarsak kaçalım, eylemlerimiz bizi her seferinde yine kapitalizme getirip teslim ediyor. Ne kadar çeşitli-renkli-farklı olursa olsun, bütün kaçış yönlerimiz, yeterli zaman geçtikten sonra ‘kapitalizm’ denilen doğal gidişat tarafından yadsınıyor. Bu yüzden kapitalizmin dışına kaçarak bir yere varamayız, doğrudan doğruya kapitalizmin kendisine, kapitalizmin en soyut haline ulaşmalıyız.

Kapitalizm, soyut haliyle düşünüldüğünde belirli bir mekana yerleştirilemez. Bir kurallar sistemi olarak düşünmek de eksik kalacaktır. Gündelik ilişkilerimizi düşünürsek, eğer ararsak bütün detaylarda kapitalizmin izlerini bulabiliriz, fakat tek tek nesneler veya tek tek yaklaşımlar açıklayıcı olamazlar. Hatta “sosyal medya”yı gözönünde bulundurursak, nesne ve yaklaşımların birbirleriyle karşılaştığı dünyalar-ortamlar bile bambaşka olabilirler. Deneyimlerimiz gösteriyor ki bütün bu şartlarda bile ilişkiler birbiriyle iç içe geçerek kapitalizmin bir uzantısına dönüşebilirler. Bu yüzden, kavramsal zemin olarak doğrudan doğruya kapitalizmin gündelik kavrayışına yaslanacağız.

Sohn-Rethel’in kitabında açıkladığı ‘mübadele soyutlaması’, üretim ve tüketimin zamansal ve mekansal olarak birbirlerinden ayrı tutulması olarak özetlenebilir. Bizim amacımız da günümüzde kapitalizmin dayandığı şemayı bulmak. Kapitalizmin gündelik kavrayışına dayanabilmek için bu şemayı oluştururken bütün bilimsel disiplinleri ve sistematik terminolojileri bir kenara bırakacağız. Kapitalizmin 20. yüzyılda biçimlenen tekelci üretim ve kültürel tüketim boyutlarını-ayaklarını hatırlatmak için şemamızı ‘postmodern yabancılaşma modeli’ olarak adlandırdık.

POSTMODERN YABANCILAŞMA MODELİ

Şemanın bütününü Şekil 1’de görebilirsiniz. Bu bölümde şemayı en tepeden başlayarak aşağıya doğru parça parça kuruyoruz.

Şekil 1. Postmodern yabancılaşma modeli, kapitalizmin gündelik kavrayışından yola çıkıyor.

Genel olarak yaşam‘dan yola çıkan şemanın ilk ve en basit terimi, tüketici‘dir. Tüketici, belirli bir işleyiş veya yaşantının düzenli bir alışkanlık halinde sürdürülmesini ifade eder. Tüketici, kendisi ve diğer nesneler arasında, başka kişiler ve dünya arasında bir uyumsuzlukla karşılaşmadığı sürece bu ‘basit’ varlığını, geleneksel veya mekanik süreğenliğini-ataletini ‘aynen’ devam ettirir. Tüketicilik, Adorno ve Horkheimer’ın ‘çiçek yeme’ olarak tanımladıkları durumu ifade eder (Adorno, Horkheimer, 1944). İnsanın genel gelişiminde bebeklik ve çocukluk evreleri, birçok açıdan tüketiciliğin ön planda olduğu durumlar olarak görülebilir. İnsanda hayvanlara göre tüketicilik süresi uzamıştır. Düzenli aile yaşamı, düzenli iş yaşamı da tüketicilik durumlarına örneklerdir.

Tüketicinin kararlı hali iki farklı yolla bozulabilir. Bilimsel-felsefi jargonda “gereklilik/olumsallık” olarak adlandırılan bu iki yöne gündelik kavrayışı temel aldığımız için “lüzum/keyfiyet” diyeceğiz.

Tüketici, ya bir lüzumla karşılaşır ve kendini faydasız olarak görür, veya bir keyfiyetle karşılaşır ve kendini başarısız olarak görür. İki durumda da tüketici kendi ataleti karşısında tavır alarak bağımlı konumuna geçer. ‘Madde bağımlılığı’, ‘internet/oyun bağımlılığı’ vb. yaklaşımlar, tüketicilik karşısında bir tavır değişikliği ile oluşur. Bu tavır değişikliği iki yolla olur: faydalı olma gerekliliği (lüzum) ve varolma-başarılı olma gerekliliği (keyfiyet). Bu iki ilkeden hangisinin benimseneceği, tespit edilen bağımlılığın anlamını tamamen değiştirir.

Bağımlılık tespiti eğer lüzum yönüne giderse fayda ilkesini benimseyerek kullanıcı olur. Kullanıcı, aradığı faydanın ne olduğunu belirleyemediği ölçüde kendisini diğer kullanıcılarla çelişki içinde bulur, bir kullanıcı için iyiye kullanım, diğerine kötüye kullanım olarak gözükür. Bu probleme istismar diyoruz. Çocukların tüketici/bağımlı konumları karşısında çeşitli kullanıcıların fayda ilkeleri geliştirmeye çalışmaları ‘çocuk istismarı’ meselesi olarak ortaya çıkar. Bu mesele çözümsüzdür çünkü çocuğun keyfiyetini sınırlayacak ‘faydaları’ belirlemek, geleceği bilmek kadar imkansızdır.

Bağımlılık tespiti eğer keyfiyet yönüne giderse varoluş/başarı ilkesini benimseyerek oyuncu olur. Oyuncu, genel olarak varolma, kendini gösterme ve başarılı olma arayışını ifade eder. Oyuncu, amaçladığı başarının ne olduğunu belirleyemediği ölçüde kendini diğer oyuncularla çelişki içinde bulur, bir oyuncunun başarısı diğerinin başarısızlığı olarak gözükür. Bu probleme bencillik diyoruz.

Böylece istismar ve bencillik, faydanın ve başarının belirsizliğinden çıkan iki ayrı mesele olarak hiçbir zaman yan yana gelemeseler bile sürekli birbirlerini beslerler. Bu iki mesele, Freud’un süperego ve id olarak, ikincil sistem ve birincil sistem olarak, gerçeklik ilkesi ve arzu ilkesi olarak tanımladığı iki unsura tekabül eder (Freud, 1899). Tüketiciliği/bağımlılığı ise bu iki kuvvetin kesişiminde bulunan bir ego, veya edindiği alışkanlığı amaçsızca sürdüren yineleme zorlantısı olarak ölüm dürtüsüne benzetebiliriz.

Kullanıcı ve oyuncu, farklı ilkeler benimsedikleri ve hedeflerini somutlamayamadıkları ölçüde ayrık bulunurlar ve aralarındaki uzaklık yaşadıkları meselelere yansır.

Faydaları gerektiren lüzumlarla meşgul olan kullanıcı, bütün keyfiyeti uzağında kaldığı bir odak noktasına yansıtır. Bu keyfiyet noktasına komplocu diyeceğiz. Kullanıcı, bulunduğu belirsiz faydacı konumda, yaşadığı istismar meselesiyle uzağında gördüğü komplocuyu özdeşleştirir ve paranoyak bir yaklaşım içine girer. Kullanıcı, yaşadığı paranoyayı ancak aradığı “fayda”yı somutlayarak, yani yetkilenerek aşabilir.

Başarıları arzulayan keyfiyetlerle meşgul olan oyuncu ise bütün lüzumu uzağında kaldığı bir odak noktasına yansıtır. Bu lüzum noktasına kader diyeceğiz. Oyuncunun belirsiz konumu, yaşadığı bencillik meselesiyle uzağında gördüğü kaderi özdeşleştirerek sinik bir yaklaşıma yönelir. Oyuncu, sinizmi aşabilmek için aradığı başarıyı somutlamak, yani bedenlenmek zorundadır.

Kullanıcı ve oyuncunun somutlanmaları, karşılıklı bir yetki-beden eşleşmesiyle mümkün olacaktır. Çünkü fayda ve varoluş/başarı ancak birbirlerine göre anlam kazanabilir. Kullanıcının yetkilenmesi ve oyuncunun bedenlenmesi karşılıklı olarak gerçekleşir ve temsil ettikleri lüzum ve keyfiyet arasındaki nesnel bir eşleşmeyi ifade eder. Buna örnek olarak şirket-işçi ikilisini gösterebiliriz. İşçi varolmak ve başarılı olmak için şirkete ihtiyaç duyar, şirket de fayda sağlamak için işçiye ihtiyaç duyar.

Oyuncu ve kullanıcı konumlarını harekete geçiren ilkeler birbirine çevrilebilir olmadığından, yetki ve bedenin birleşmesinden değil, eşleşmesinden bahsediyoruz. Yetki ve bedenin eşleştiği yer, canlı maddeyi yüzdüğü sudan ayıran hücre zarı gibi, bedensel keyfiyetleri yetkili lüzumlardan ayıran bir sınır çizgisi olacaktır. Yetki-beden eşleşmeleri ile çizilen bu sınır çizgileri, kapitalizmin nesnel varlığını meydana getirir. Bu nesnellik, şema üzerinde yetki-beden ikilisini ayıran kesikli çizgiyle ifade ediliyor.

Yetki-beden ikilileri nesnel oldukları için nicel olarak ölçülebilirler. Her eşleşmenin tek bir nicel ölçüsü olmakla birlikte, iki kuvvetin aykırılığı nedeniyle yetki açısından ve beden açısından bu ölçü iki farklı anlam ifade eder. Örneğin patron-işçi eşleşmesini niceleyen maaş, işçi açısından varoluş ve başarı ölçüsüyken, patron açısından fayda ölçüsüdür.

Şemada modern yaşam olarak belirtilen kapitalizmin nesnel varlığı yetki-beden ikilileri dediğimiz yapıtaşlarından oluşur. Bu ikililer toplu halde bulunabilirler, uzun zincirler, dallı budaklı ağaçlar oluşturabilirler. Örneğin şirket, işçi bedeni karşısında bir yetkiyken, müşterinin satın alma yetkisi karşısında bir marka bedenidir. Aynı ikililer ters yönlerde yanyana gelebilirler, mesela karı-koca ilişkisini oluşturan yetki-beden ikilileri farklı yönlerde olabilir.

Yetki-beden ikiliğini kültürel alanda da tespit edebiliriz. Hollywood kültür endüstrisinin senaryo yazımında faydalandığı, Joseph Campbell’in mitolojik araştırmalar sonucu oluşturduğu ‘kahramanın yolculuğu’ şeması bu açıdan öğreticidir (Campbell, 1949; Vogler, 1998). Yolculuk, kahramanı macera için yetkilendiren “sıradan dünya“da başlar, bedensel varlığını kanıtlayarak başarı gösterdiği “özel dünya“da sürer ve en sonunda kahramanın geri dönerek faydada bulunduğu “sıradan dünya“sında son bulur. Bu şema, yetkileniş ve bedenleniş olarak yorumladığımızda, modern bireyin günlük döngüsü olan ev-işyeri-ev hareketi ile, hatta haftalık ve yıllık çalışma-tatil-çalışma döngüleriyle belirgin benzerlikler taşır.

Peki karşılıklı yetkilenme ve bedenlenmenin gerçekleşmesiyle istismar ve bencillik meseleleri çözülebildiğinde, komplocu ve kader dediğimiz odak noktalarına ne olur? Yetkilenme sonucunda komplocu, yetkinin dayandığı iradeye dönüşür. Bedenlenme sonucunda kader, bedenin dayandığı sisteme dönüşür. Şemada yetki-beden ikilisinin altındaki irade-sistem ikilisi bu işlemlerin sonucunu ifade ediyor. Bunun yanında, yetkinin dayandığı irade, o yetkinin bedenine kaynaklık eder. Bedenin dayandığı sistem ise o bedenin yetkisine kaynaklık eder. Bu ek ilişkileri çapraz yeşil bağlarla gösterdik.

Yetki ve beden, bir ikili halinde nesnel olarak varolur demiştik, fakat yetkinin dayandığı irade ve bedenin dayandığı sistem, bu nesnelliğin zeminini oluşturduğu için nesnel olarak varolmazlar, ancak yetki ve bedenin nesnelliği üzerinden dolaylı olarak işaret edilebilirler. Yetki dayanak olarak iradeyi, kaynak olarak sistemi işaret eder. Beden ise dayanak olarak sistemi, kaynak olarak iradeyi işaret eder.

Örneğin “meta”, bir bedendir ve satın alma yetkisi ile eşleşerek, fiyatı ortaya çıkarır. Marks Kapital’de şöyle diyor: “Bir eşdeğer olarak işlev gösteren metanın bedeni her zaman soyut insan emeğinin bir bedenlenişi olarak rol oynar ve her zaman belirli bir faydalı somut emeğin ürünüdür.” (Marx, 1867) Metada bedenlenen ‘soyut insan emeği’, bizim oyuncu/bencillik dediğimiz şeydir. Meta bedenine kaynaklık eden ‘faydalı somut emek’ ise satın alma yetkisinin dayandığı iradeyi ifade ediyor.

Atalet içinde sürdürülen yaşamı ifade eden tüketici, fayda ilkesini esas alan kullanıcı ve başarı ilkesini esas alan oyuncu‘nun ardından ortaya çıkan dördüncü öznel tavır, geliştirici‘dir. Tüketici tavrı yetkiler ve bedenler karşısında kayıtsızlığı, kullanıcı tavrı yetkilenme arayışını, oyuncu tavrı ise bedenlenme arayışını ifade ediyordu. Geliştirici tavrı, varolan yetki ve bedenlerin dayanaklarına işaret etmek, yani irade ve sistem’e işaret etmek demektir. Kapitalizm olarak adlandırdığımız ilişkilerin birbirini izleyen lüzum ve keyfiyet belirlenimleri ile ilerleyişini takip edebilmek için, her lüzum adımının ayak bastığı keyfiyet olarak iradeyi ve her keyfiyet adımının ayak bastığı lüzum olarak sistemi işaret etmek gerekir. Geliştirici özne, ancak bu iki dayanağın ikili takibiyle kendisini yaratabilir ve sürdürebilir.

KAYNAKLAR

Theodor Adorno, Max Horkheimer (1944) Aydınlanmanın Diyalektiği. İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2010.

Joseph Campbell (1949) Kahramanın Sonsuz Yolculuğu. İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2000.

Guy Debord (1967) Gösteri Toplumu. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2012.

Sigmund Freud (1899) Rüyaların Yorumu. İstanbul: Payel Yayınları, 1991.

Stanislav Lem (1961) Solaris. Varşova: MON.

Karl Marx (1867) Kapital 1. Cilt. İstanbul: Sol Yayınları, 1975.

Plato (-370) Parmenides. Atina: Akademi.

Alfred Sohn-Rethel (1978) Zihin Emeği, Kol Emeği. İstanbul: Metis Yayınları, 2011.

Christopher Vogler (1998) The Writer’s Journey. Kaliforniya: Michael Wiese Yapımcılık, 1998.

28 Comments

Filed under bildiri, bilim, makale, oyun, programlama

28 responses to “Postmodern Yabancılaşma Modeli

  1. Pingback: fareler oyunda neden önemli? | Dijital Oyun Kültürü

  2. Pingback: ‘Postmodern’ yabancılaşma için bir model önerisi | YERSİZ ŞEYLER

  3. Pingback: fareler oyunda neden önemli? | YERSİZ ŞEYLER

  4. Pingback: meta biçiminde oyuncu/beden/irade | YERSİZ ŞEYLER

  5. Pingback: yobazlığın entropisi | YERSİZ ŞEYLER

  6. Pingback: Newtoncu toplum kuramı | YERSİZ ŞEYLER

  7. Pingback: üretici güçler, üretim ilişkileri | YERSİZ ŞEYLER

  8. Pingback: asgari müşterek ve azami müşterek | YERSİZ ŞEYLER

  9. Pingback: geliştiricinin yolculuğu | YERSİZ ŞEYLER

  10. Pingback: Hacker nedir? | YERSİZ ŞEYLER

  11. Pingback: geliştirici | YERSİZ ŞEYLER

  12. Pingback: Postmodern Yabancılaşma Modeli – Işık Barış Fidaner | YazınSol

  13. Pingback: SYRIZA Gençliği’nin SYRIZA’yı Terk Etme Açıklaması | YERSİZ ŞEYLER

  14. Pingback: Suriçi acele | YERSİZ ŞEYLER

  15. Pingback: Aslında yazmamızla ölmemiz arasındaki ilişki | YERSİZ ŞEYLER

  16. Pingback: ~~~ Postdoktor Derlemesi ~~~ | YERSİZ ŞEYLER

  17. Pingback: Redundancy üzerine bir not | YERSİZ ŞEYLER

  18. Pingback: Boston Raporu Yayın ve Gizlilik Notu | YERSİZ ŞEYLER

  19. Pingback: Açükleme Muafiyet Talebi Prosedürü ve Yordamı: 1. Neden Talep? | YERSİZ ŞEYLER

  20. Pingback: Tamamlanmamış hakimiyet — Wikipedia | YERSİZ ŞEYLER

  21. Pingback: Tamamlanmamış hakimiyet | YERSİZ ŞEYLER

  22. Pingback: Hatalı deneyde tek dozda 300 bardak kahve eşdeğeri madde aldıktan sonra Kuzeydoğu öğrencileri neredeyse ölüyordu (1) — Karon Kelly | YERSİZ ŞEYLER

  23. Pingback: XOR | YERSİZ ŞEYLER

  24. Pingback: Niceliğin Niteliğe Dönüşüm Kanunu Hakkında — Friedrich Engels | YERSİZ ŞEYLER

  25. Pingback: Hata olmanın iki şekli — IBF | YERSİZ ŞEYLER

  26. Pingback: Gölge ile hayal | YERSİZ ŞEYLER

  27. Pingback: Neden Perşembe? Çünkü tek efsane! #FolkloreThursday — Dr. Işık Barış Fidaner | YERSİZ ŞEYLER

  28. Pingback: Türkçeye çevirdiğim şarkı sözlerinde 100+’dan 60+’ya kadarki bozunumlar | YERSİZ ŞEYLER