Newtoncu toplum kuramı

(postmodern yabancılaşma)

Topluma bakışımız Newtoncudur. Çünkü yetki ve bedeni ayırt ederiz.

Yetki ve beden, kuvvet ve kütledir, yani F ve m. Bunlara güçler, sınıflar, kitleler, kesimler vb. deriz.

Newtoncu olmamız F=ma varsayımından ileri gelir, yani yetki = beden × ivme. Bu denklemde ivme, yetki ve beden arasındaki oranı verir. Gerçekte ise yalnızca ivme yani oran vardır, “ivme neyin neye oranıdır?” diye sorarak yetki ve bedeni biz uydururuz.

İvme hızın türevi, hız ise konumun türevidir:

a=dv/dt      v=dx/dt    =>    v=a.dt      x=v.dt.

İvmenin integrali olan hız ve onun integrali olan konum, irade ve sistem dediğimiz şeylerdir.

Yani özetle: Bedenin yetkiye oranını alırız. Bu oranların birikerek sürdürdükleri şey iradedir, yani hızdır. İradelerin birikerek sürdürdükleri şey ise sistemdir, yani konumdur. Hız ve konumu ancak ivmenin birinci ve ikinci birikimleri olarak algılayabiliriz. İvmeyi ise ancak “bedenin yetkiye oranı” olarak algılayabiliriz. Rasyonalitedeki ratio, bedenin yetkiye, kütlenin kuvvete, kitlenin medyaya, toplumun siyasete vb. oranıdır, yani F=ma denklemindeki a’dır.

Yani başta sadece a var. Sonra a, F ile m arasındaki nicel oran sayılıyor. Daha sonraysa “nicelik niteliğe dönüşüyor”, yani F ile m ayırt ediliyor ve a kayboluyor:

F         m
v          x

Başta sadece büyük ve küçüklerden bahsedebilirken, artık yetkiler ve bedenlerden bahsediyoruz, yani artık “üretim ilişkileri” var. İlişkilerin zaman içinde biriktiği yere irade diyoruz. İradelerin biriktiği yere sistem diyoruz.

Fransız düşünür Descartes, ruh ve bedeni nasıl ayırt etmişti? Ruh, oranların birikmesiydi. Beden ise oranlanan şeydi. “Oran” niceliğine integral uygulayarak hız, yani ruh kavramına ulaşmıştı. Oranın kendisini ise bedenin kanıtı saydı: Düşünüyorum (a) öyleyse varım (m). Sonuç olarak ma formülüne ulaşarak rasyonel/oransal düşünceyi başlattı. İtalyan çağdaşı Galileo’nun eylemsizlik/atalet ilkesi ruh/hız kavramının bir başka ifadesiydi.

İngiliz bilimci Newton ise hareket “kanun”larında ma’nın F olduğunu göstererek “rasyonalite”nin “yetki veren” olduğunu ifade etmiş oldu. Bu kanunlar şöyle:

  1. Galileo’nun dediği gibi, her beden kendi ruhunu korur (cisimler sabit hızla hareket eder). Newton ekliyor: bir yetki/kuvvet ile karşılaşmadığı sürece.
  2. Beden (m) ile ters orantılı olan rasyonalite/oran/ivme (a), yetki (F) ile doğru orantılıdır. Burada bedenin karşılaştığı yadsıma, yani onu etkileyen, sınırlayan, acıtan ve ezen şey “kuvvet/yetki” (F) olarak kavramlaştırılıyor ve sayısal bir değer veriliyor. Sonuç olarak beden, “orantı-rasyonalite” yoluyla kuvvete/yetkiye zincirlenmiş oluyor.
  3. Etki-tepki ilkesi: Bir beden diğeri üzerine kuvvet/yetki kullandığında, diğer beden de onun üzerine eşit bir kuvvet/yetki uygular.

İlk ilkeye göre bedenler ruhları olsa bile atalet içindedirler. İkinci ilkeye göreyse her beden “oran” zincirine bağlıdır ve yetki karşısında hizaya gelir. Üçüncü ilkeye göre ise “oran” zincirine bağlanmış bedenler yetkilere dönüştüklerinde birbirine hem zıt hem eşit olurlar.

Rasyonel kanunların kuruluşu “ivme” kavramının infilakı ile başlıyor. Peki ivme nereden geldi ve nereye gitti? İvmenin kaynağı dokunma duyusu mudur, baskı ve acılar mıdır, otobüs hızlandığında hissettiğimiz türde etkiler midir? Peki iş nedir, enerji nedir? E=mcc ne anlama gelir? Işık hızı nasıl bir irade olabilir?

Momentum = mv = beden × irade
İş/emek = Fx = yetki × sistem

Yer çekimi = g = resmi yetki = devlet
Kinetik enerji = mvv/2 = beden × irade × irade / 2 = momentum × irade / 2
Potansiyel enerji = mgh = beden × resmi yetki × resmi mesafe = beden × resmi emek

Işık hızı = c = en yüksek irade = tanrı
Kütlenin kinetik enerjisi = mcc = beden × tanrı × tanrı = evren × tanrı
Kütlenin potansiyel enerjisi = mGH = beden × tanrısal yetki/kuvvet × tanrısal mesafe = beden × tanrısal emek

Potansiyel enerji “iş/emek” ile, kinetik enerji ise “momentum” ile formüle edilmiştir. Emek yani Fx, yetkinin bende yarattığı ilerleme anlamına gelir, Newtoncu yetki/kuvvet, artı-değer kavramının da temelini oluşturur. Bu anlamdaki işçi sınıfı, bir beden/kütle varsayımıdır. Momentum yani mv=p ise yetkinin/kuvvetin birikimi ile meydana geliyor çünkü F=dp/dt. Yani “hız bedenin ruhu ise, momentum yetkinin ruhudur” diyebiliriz (Belki de “irade” diye momentuma demek daha doğru olacak, çünkü “hız” bedenleri varsayar, sonra da adam-ay hesapları yapmak zorunda kalır).

Newton bedenlerarası evrensel yetkiyi şöyle tanımlar:

Çekim kuvveti = F = Gmm/rr = evrensel çekim sabiti × (beden / sistem) × (beden / sistem)

Enerji dönüşümü:
mgh = mvv/2 => mgh = mvv/2 => 2g=vv/h => 2 resmi yetki = irade × irade / resmi mesafe

Resmi yetki ne anlama gelir? Yetki, bedenden ayrılırken soyut ve kaynaksızdı. Resmi yetki ise bir sistemden kaynaklandığı düşünülen yetki anlamına geliyor, örnek: yer çekimi dünyadan kaynaklanır. Buradaki “dünya”, salt bir sistem yani konumdur, dünyanın merkez noktasıdır.

Peki iradeden kaynaklanan beden nasıl olur? Newton açısından böyle bir şey yok, iradeler bedenlere ait olmak zorundadır. Bedenlere yetki uygulanır sadece. Kütle/beden sabittir. Einstein’a göreyse hızlanan/iradelenen beden çoğalır. Bu hızlanmanın kaynağı olan “ivme/oran”, Newton açısından bedenleri yetkilere zincirliyordu. Einstein’da ise beden yetkiye zincirlenmemiştir, kendi iradesine bağlıdır ve γ=1/sqrt(1-vv/cc) oranındadır.

İşler iyice karıştı… Daha bunun dalgası var diferansiyeli var…

***

farklı bir formülasyon denemesi: otobüs sabit hızla gittiğinde özgürüz, otobüs yavaşladığında ise üzerimizde kuvvet uygulanıyor. o zaman keyfiyet=sabit hız, lüzum=ivme ile ilişkili. kütle ise nesnelliği ayırt etmek için yapılan bir varsayım. o zaman:

a — m — v
F=ma         p=mv

yetki ve beden, ivme ve hız. kütle aracılığıyla eşleştiriliyorlar.

irade ve sistemi ise “kütle”yi ivme ve hızdan ayırt etmediğimizde görebiliyoruz.

irade, bir kütlenin hızını değiştiren kuvvet olarak görünüyor, sistem ise momentumun korunumu olarak ivmeler üzerinde belirleyici oluyor.

yetkinin iradeye dayanması, iradenin içinden kütleyi çıkardığında kalan kısım yetkidir, yani kuvvetin içinden kütleyi çıkarırsan kalan şey ivmedir demek. bedenin sisteme dayanması ise, sistemin içinden kütleyi çıkardığında kalan kısım bedendir demek, yani momentumun içinden kütleyi çıkarırsan kalan kısım hızdır.

sonuç itibariyle sol taraf sağ tarafın türevi olmuş oluyor. lüzum ve keyfiyeti ayırt eden şeyse kütleyi neyden ayırt ettiğimiz oluyor. lüzumda kütleyi ivmeden ayırt ediyoruz ve ona eşleştiriyoruz. keyfiyette ise kütleyi hızdan ayırt edip ona eşleştiriyoruz. lüzumda “momentumun korunumu” belirleyici, keyfiyette ise “kuvvetler toplamı” belirleyici oluyor. iki durumda da yaklaşmak istediğimiz şeyden (yetki/beden) ayırt ettiğimiz kütle, zemine yerleşerek (sistem/irade) belirleyici olan formülü oluşturuyor. yani bütün doğa yasalarında “kütle” değişkeni geçiyor, ama kütleyi neyden ayırt ettiğimize göre bu yasaların formülasyonu ve anlamı değişiyor. bir şeylerden ayırt ettiğimiz “kütle” ne tarafa doğru kaçarsa, oradaki değişkenler belirleyici oluyor.

kullanıcı, potansiyel enerji ile ilişkili çünkü ivme/kuvvet/irade olarak belirleniyor. oyuncu ise kinetik enerji ile ilişkili çünkü hız/momentum/sistem olarak belirleniyor. o halde istismar ve bencillik dediğimiz şeyleri toplam enerjinin paylaşılamaması gibi görebiliriz. kullanıcı/potansiyel enerjide sadece göreli bir konumlanma bilgisi olduğu için toplanacak kuvvetlerin kaynağı bilinemez (komplocu). oyuncu/kinetik enerjide ise sadece göreli bir hız bilgisi olduğu için korunacak momentumun kaynağı bilinemez (kader). iki taraf arasındaki “türev” ilişkisi kurulduğunda, “kütle” varsayımı sayesinde toplanacak kuvvetler ve korunacak momentum tespit edilebilir, fakat “kütle” varsayımının nicel soyutluğu ve yetkiden/bedenden ayırt edilme zorunluluğu nedeniyle iki bakış açısının ayrıklığı devam eder.

bu ikilemi aşmak, nicel bir “kütle” ayırt etmekten vazgeçerek mümkün olabilir. peki olasılıkta kütleye ne olur?

olasılık modeli, ben bir varsayım yapıyorum der, sonra yaptığı “bir” varsayımın alandaki dağılımına bakar. burada yetki-beden arasındaki türevleme ilişkisi askıya alınmıştır, dolayısıyla ya sadece bir iradedeki yetkiler, ya da sadece bir sistemdeki bedenler sözkonusu edilebilir. iki taraf arasındaki eşbiçimlilik keşfedilmiş, ama aradaki ilişki yitirilmiştir. daha doğrusu bu iki oran, üçüncü bir orana indirgenir: m = F/a = p/v = olasılık/1. fakat olasılık her ne kadar soyut-teorik da olsa “biz biliyoruz da makinelere öğretmemiz lazım, en yüksek olasılıklara ulaşmamız lazım” gibi gerekçelerle türevlenir ve böylece bir momentuma/sisteme dönüşür. türevin sonucu olan kuvvet/irade artık bir insanın veya bir fiziksel bir cismin değil, bir makine kodunun iradesidir. olasılık soyutlamasındaki “bir” varsayımının esası, iradenin makineye taşınmasıdır. ticari işletmelerin yüzde hesabı yapmasıyla başlayan soyutlama, makineleşme ile sonuçlanır.

öte yandan olasılık soyutlamasının temel özelliği, dışlayıcı olmasıdır. bir bitin 0 ya da 1 olması gibi, olasılık dağılımındaki olaylar birbirinden ayrık olmalıdır, ancak olaylardan biri olabilir, dolayısıyla varsayımın “bir”liği korunur. buna olasılık kuramının üçüncü aksiyomu deniyor.

olasılığın temel meselesi, varsayıma nasıl eklemeler yapılacağıdır. toplamı 1 olan önsel olasılık, olabilirlik ile çarpılarak yine toplamı 1 olan sonsal olasılık elde edilir. buradaki çarpma işlemi, olayların “daraltılmasına” tekabül eder, yani olasılığın baştaki “bir” varsayımına ancak genelden özele doğru olayların daraltılması ile ekleme yapılabilir. bu işlem, iki varsayımın birleştirilmesi gibi görünür, öte yandan bir varsayıma diğerinin eklenmesine de benzer. aslında ikinci varsayım, yani çarpım yapılan olabilirlik, kendi başına bir varsayım değildir. burada F=ma formülünün olasılık versiyonunu buluruz: posterior = prior * likelihood (sonsal = önsel * olabilirlik). Sonuç olarak “ivme”nin ayırt edilmesinden kaynaklanan kuvvet–kütle ikilemi, yani irade–yetki ikilemi, ve benzer şekilde, “hız”ın ayırt edilmesinden kaynaklanan momentum–kütle ikilemi, yani sistem–beden ikilemi, burada olabilirliğin ayırt edilmesinden kaynaklanan bir sonsal–önsel ikilemi olarak tekrarlanır. fizikteki sorun “kütle”nin ivme veya hızdan ayırt edilmesiydi, buradaki sorun da önsel dağılımın olabilirlikten ayırt edilmesidir. sonuç itibariyle, olasılığın korunumu ve toplamının bir etmesi, aynı zamanda her ne kadar soyut da olsa önsel–sonsal ayrımının korunması anlamına gelir. böylece arada sadece sayısal bir fark olan önsel ve sonsal olasılık sanki nitel olarak farklıymış gibi bir muamele görürler, aynı kütle ve kuvvet gibi, kütle ve momentum gibi.

newton’dan göreliliğe nasıl ulaşıldı? ışık hızının en yüksek hız olduğu varsayıldı ve böylece kütlenin sabitliği ortadan kalktı. olasılıkta ise önselin sabitliği olabilirliğin ve dolayısıyla sonsalın değişkenliğine bağlıdır. peki olabilirliği önsel ve sonsal arasında sıkıştığı yerden kurtarmak mümkün mü? olabilirlik neden bir “daraltma” işlemidir ve neden nicel bir oranlama işlemidir? mesela restriction/projection biçiminde belirli bir alanın içine daraltılırsa ona olabilirlik denmiyor, çünkü olabilirlik bu alanların ayrı tutulmasına dayanıyor. “dağılım”lar ancak alanlar ayrı tutulduğunda mümkündür. “dağılım”ların olabilirlikleri olmaz, dağılımların sadece dağılımları olur. aslında daha en baştan dağılımlar olabilirliklerin dağılıma indirgenmesiyle kurulur. ama dağılımların bütün varlık gerekçesi olabilirliklerdir, olabilirlikler olmasa dağılımlar hiçbir anlam taşımaz, ivmesiz/hızsız bir kütle gibi öylece kalakalırlar. peki “olabilirlik” nasıl dağılımların arasından kurtarılabilir?

olabilirlik, dağılımlar arasındaki göreliliğin mi ifadesidir, yoksa olabilirlik bizzat kendi içinde göreliliği mi ifade eder? yani görelilik kütlelerin birbirine göre farklı hızda olması mıdır, yoksa bizzat hıza “içkin” bir özellik midir? olabilirliğe içkin bir görelilik ne demektir? ışık hızının buradaki karşılığı ne olabilir?

p(gözlem|parametre) aslında neyi ifade eder? olabilirlik, gözlem uzayını parçalar ve elindeki 1’i bu uzaya dağıtır, ama bunu parametrenin belirli bir değeri için yapar. gözlem ve parametre uzayları simetriktir, hjelmslev’in ifade düzlemi ve içerik düzlemi gibidir. olabilirlik bu ikisini birbirine eşleyen “dil”dir. ama yine de ifade ve içerik arasındaki “gerçek” fark korunur, nasıl? F=ma formülünü hatırlarsak, ivmenin kütleye ait olması, burada olabilirliğin parametreye ait olmasına tekabül ediyor. gözlemler üzerindeki sonsal dağılım ise kuvvet/irade oluyor (p=mv için “kütlenin hızı=parametrenin olabilirliği” ve “gözlemlerin sonsal dağılımı=momentum/sistem”). sonuç itibariyle korunum ilkesi sonsal dağılıma dayanıyor, ama değişimin “gerçek” ilkesi olabilirlikte ifade ediliyor. yani korunumun esas etkeni ivme/hız karşılığı olan olabilirlik. olabilirlik ise dediğimiz gibi, bir daraltma işleminden ibaret, yani “bir”in daraltılması, olay uzayının daraltılması demek. parametre uzayındaki olaylar, gözlem uzayındaki olaylara doğru daraltılıyor, böylece nitel farklılık nicel farklılığa indirgeniyor. koşulluluk-conditionality newtoncu bir oranlama ile ifade edilmiş oluyor. bunun temelinde 0 ile 1 olaylarının ayırt edilmesi var. dijitallik ve olasılık birbirini tamamlıyor. peki entropi neden olasılığa indirgenemiyor? entropinin farkı nedir?

olabilirlik, önsel dağılımın daraltılmasıdır. entropi ise önsel dağılımın biriktirilmesidir. dağılım, toplamı 1 eden bir şeydir, ama entropi dağılımın başka bir anlamdaki toplamının 1 etmediğini söyler. entropi dağılımın “türev”i gibidir, dağılım kendisini ne kadar tekrar ediyorsa entropisi o kadar sıfıra yakındır. fakat dağılım üzerinde karşılaştırma yapmaz, dağılımı diğer dağılımlarla karşılaştırır. yani dağılımlar dağılımı açısından anlam taşır. entropi, dağılımın toplamının 1 etmesinden ayrı olarak koruduğu bir şeydir. dağılım toplamının 1 etmesi momentumun korunumu ise, entropi kuvvetler toplamının sıfır olması gibidir. artı entropi ile eksi entropinin birbirini götürmesi, encode-decode, encrypt-decrypt işlemlerindeki karşılıklılık, böyle bir kuvvetler toplamına benzer.

o zaman olabilirlik hız, entropi ivme olsun. bir dağılımın olabilirliği = mv, bir dağılımın entropisi = ma olsun. entropi, dağılım hali ve olayın gerçekleşmesi arasındaki bir potansiyel fark olarak da görülebilir. potansiyel enformasyon akışının entropiyle hesaplanması bununla ilgili. olabilirliğin ardındaki etkenler ise kinetik enerjiye benziyor. potansiyel bit ve kinetik bitten bahsedebilir miyiz? biri dağılımda “entropi” olarak hesaplanan bitlerdir, diğeri ise “olabilirlik” oranlarında gerçekleşen bitlerdir. yani kinetik bitler bedenlerdir, olabilirlik sistemine dayanırlar ve olasılığın korunumu ilkesiyle ele alınırlar. potansiyel bitler ise yetkilerdir, entropi iradesine dayanırlar, toplam enformasyonun sıfır olması ilkesiyle ele alınırlar. entropi ile olabilirlik, aynı kuvvet ve momentum gibi yanyana gelemezler, iki ayrı ilke gibi görünürler. oysa ki enformasyon olabilirlikteki değişimdir. olabilirliğin toplamının 1 etmesinden daha önemlisi, olabilirlikteki değişimlerin birikip entropiyi-enformasyonu oluşturmasıdır. önsel–sonsal ikilisi bu ilişkiyi görmemizi engeller. böylece enformasyon birikimine bakmadan olasılıkları birbirine oranlar dururuz.

Işık Barış Fidaner

1 Comment

Filed under şey

One response to “Newtoncu toplum kuramı

  1. Pingback: Postmodern Yabancılaşma Modeli — derleme | YERSİZ ŞEYLER