Ágota Kristóf’un Büyük Defter’i içimde soğuk ve acımasız bir tutku uyandırdı – Slavoj Žižek

Genç ikizler tümüyle ahlaksız —yalan söylüyorlar, şantaj yapıyorlar, öldürüyorlar— yine de hakiki etik saflığın en yalın halini yansıtıyorlar

Slavoj Žižek
12 Ağustos 2013, The Guardian

Bu kitap yoluyla gerçekte nasıl bir insan olmak istediğimi buldum: Büyük Defter, Ágota Kristóf’un üçlemesinin ilk kitabı, onu izleyen diğer ikisi Kanıt ve Üçüncü Yalan. Ágota Kristóf hakkında konuşulduğunu ilk duyduğumda, Agatha Christie’yi doğu Avrupalı aksanıyla telaffuz ediyorlar sanmıştım; ama Ágota’nın Agatha olmadığını, hatta Ágota’nın dehşetinin Agatha’nınkinden çok daha korkunç olduğunu çok geçmeden keşfettim.

agota1

Büyük Defter anneanneleriyle yaşayan genç ikizlerin öyküsünü anlatıyor, ikinci dünya savaşının son yıllarında ve komünizmin ilk zamanlarında küçük bir Macar kasabasında geçiyor. İkizler tümüyle ahlaksız —yalan söylüyorlar, şantaj yapıyorlar, öldürüyorlar— yine de hakiki etik saflığın en yalın halini yansıtıyorlar. Birkaç örnek vermek yeterli. Bir gün ormanda açlık çeken bir firari ile karşılaştıklarında, istediği birkaç şeyi ona getiriyorlar.

Yiyecekler ve battaniyeyle geri geldiğimizde, “Çok iyisiniz” diyor.
“İyi olmak istemiyoruz. Bunlara çok gereksiniminiz olduğu için getirdik. Hepsi bu.” diyoruz.

Eğer Hıristiyan etik duruş diye bir şey varsa, budur: komşu’nun talepleri ne kadar tuhaf olursa olsun ikizler yalnızca onları karşılamaya çalışıyorlar. Bir gece uyudukları yatakta Alman bir subay buluyorlar, işkence edilmiş eşcinsel bir mazoşist. Sabah erkenden uyanıp yataktan çıkmak istiyorlar, ama subay onları tutuyor:

“Kıpırdamayın, uyuyun.”
“İşemeliyiz. Çıkmamız lazım.”
“Çıkmayın, buraya işeyin.”
“Nereye?” diye soruyoruz.
“Üzerime. Evet. Korkmayın. İşeyin. Yüzüme işeyin.”
İşiyoruz, sonra bahçeye çıkıyoruz, çünkü yatak ıslanıyor.

İşte gerçek aşk varsa böyle bir şeydir! İkizlerin en yakın arkadaşı bir papazın hizmetçisi, genç hazcı bir kadın, onları yıkıyor, onlarla cinsel oyunlar oynuyor. Daha sonra, açlık içinde kampa ilerleyen Yahudiler kasabadan geçerken bir şey oluyor:

Tam önümüzde, kalabalıktan kara kuru, pis bir el uzanıyor, “Ekmek…” diyebiliyor.
Hizmetçi gülümseyerek, reçelli ekmeğinin kalanını verir gibi yapıyor, dilenen ele uzatıyor, sonra kahkahayla gülerek ekmeğini ağzına götürüp ısırıyor. “Benim de karnım aç.”

Çocuklar onu cezalandırmaya karar veriyorlar: mutfağındaki ocağa biraz barut koyuyorlar, sabah yaktığı zaman patlayıp güzelliğini bozsun diye. Ben de benzer şekilde birisini, kendisi katil değilse bile, ahlaki tereddütler taşımadan öldürmeye hazır olacağım bir durumu kolayca hayal edebiliyorum. Latin Amerika’nın askeri rejimleriyle ilgili işkence raporlarını okuduğumda özellikle iğrenç bulduğum (alışıldık) figür [ç.n. yoksa acaba “çehre” mi demeliyiz?] şuydu: esas işkencecilerin işlerini en verimli şekilde yapmalarına yardım eden doktor, kurbanı inceleyip süreci takip ederek kurbanın ne kadar dayanabileceği, ne tür işkencelerin en dayanılmaz acıyı verebileceği, vb. konusunda işkencecileri bilgilendiriyordu. Kabul etmeliyim ki böyle bir kişiyle karşılaşsam, onu yasal adalete havale etme şansımın çok küçük olduğunu bilsem ve onu tedbirli bir şekilde öldürme fırsatım olsa, basbayağı yapardım, adaleti kendi ellerime aldığım için de çok az pişmanlık duyardım.

Böyle durumlarda belirleyici olan, kötülüğün büyüsüne kapılmamak, işkencecileri bizim küçük ahlaki dertlerimizi aşabilen kudretleriyle sınır tanımayan şeytanlar düzeyine çıkarmamak ve özgürce hareket etmektir. İşkenceciler iyi ve kötünün ötesinde değil, aşağısındadırlar. Ortak etik kurallarımızı kahramanca ihlal etmezler, sadece bu onlarda eksiktir.

İki kardeş papaza şantaj da yapıyorlar: yaşamak için yardıma ihtiyaç duyan ve papazdan haftalık para isteyen Tavşandudak adlı kıza yaptığı cinsel tacizi herkese anlatmakla tehdit ediyorlar. Dehşete kapılan papaz onlara soruyor:

“Yaptığınız korkunç bir şey. Şu anda ne yaptığınızın farkında mısınız acaba?”
“Evet efendim. Şantaj yapıyoruz.”
“Bu yaşta… Acınacak bir durum.”
“Evet, bu noktaya gelmiş olmamız acınacak bir şey. Ama Tavşandudak ile annesinin paraya ihtiyaçları var.”

Bu şantajda şahsi hiçbir şey yok: daha sonra papazla yakın dost bile oluyorlar. Tavşandudak ve annesi kendi başlarına yaşayabilir hale gelince papazdan daha fazla para almayı reddediyorlar:

“Sizde kalsın, yeterince verdiniz. Çok gerektiği anlarda kullandık paranızı. Artık Tavşandudak’a verecek kadar paramız var. Ona çalışmayı da öğrettik.”

Diğer insanlara yaptıkları soğuk servis isterlerse onları öldürmeyi de içeriyor: anneanneleri içtiği süte zehir koymalarını istediğinde şöyle diyorlar:

“Ağlamayın anneanne. Yaparız, gerçekten istiyorsanız, yaparız.”

Yalın da olsa, böyle bir öznel tutum, canavarca soğuk bir düşünümsel mesafeye hiçbir şekilde engel değil. Bir gün ikizler yırtık giysiler giyip dilenciliğe çıkıyorlar. Oradan geçen kadınlar onlara elma, bisküvi veriyor, hatta birisi saçlarını okşuyor. Diğer bir kadın onları karın tokluğuna bazı işlerini yapsınlar diye evine çağırıyor.

“Sizin için çalışmak istemiyoruz, hanımefendi. Ne çorbanızı içmek ne ekmeğinizi yemek istiyoruz. Aç değiliz.”
“Öyleyse neden dileniyorsunuz?”
“Nasıl bir şey olduğunu anlamak için, bir de insanların tepkisini gözlemliyoruz.”
“Pis serseriler! Üstelik ukalalar da!” diye bağırarak uzaklaşıyor.
Eve dönerken, bisküvileri, çikolatayı, elmaları ve parayı yolun kenarındaki uzun çalılıkların arasına atıyoruz.
Saçlarımızdaki okşayışı atmak mümkün değil.

Benim durduğum yer, olmayı çok istediğim işte bu: empatisi olmayan etik bir canavar, kör kendiliğindenlik ve düşünümsel mesafenin tuhaf bir tesadüfünde, yapılacak neyse onu yapan, başkalarına yardım ederken iğrenç yakınlıklarından kaçınan birisi. Böyle insanlar daha fazla olsa dünya duygusal hassasiyetin yerini soğuk ve acımasız tutkunun aldığı hoş bir yer olurdu.

(Çeviren: Işık Barış Fidaner; Büyük Defter alıntıları Ayşe İnce Kurşunlu’nun çevirdiği YKY basımından)

agota

1 Comment

Filed under çeviri

One response to “Ágota Kristóf’un Büyük Defter’i içimde soğuk ve acımasız bir tutku uyandırdı – Slavoj Žižek

  1. Pingback: Görce — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER