Karar vermenin basit cesareti: Thatcher’a solcu bir övgü – Slavoj Žižek

17 Nisan 2013, Kaynak: Newstatesman

thatcher

Anıtsal yapıtı İkinci Dünya Savaşı’nın son sayfalarında Winston Churchill askeri karar bilmecesini irdeler: uzmanlar (ekonomik ve askeri analistler, psikologlar, meteorologlar) çözümlemelerini sunduktan sonra, birisinin bu karmaşlık çokluğu basit bir “Evet” veya “Hayır”a dönüştürmenin basit ve zor eylemini üstlenmesi gerekir. Saldırıyoruz, beklemeyi sürdürüyoruz… Asla tamamen sebeplere dayanmayan bu jest, Efendi’nin jestidir. Durumu bütün karmaşıklığı ile sunmak uzmanlara, bunu bir karar noktasına indirgemek Efendi’ye düşer.

Özellikle derin kriz durumlarında Efendi’ye ihtiyaç duyulur. Bir Efendi’nin işlevi özgün bir bölünmedir, eski parametreler dahilinde sürüklenmek isteyenlerle gerekli değişimin farkında olanlar arasındaki bölünmeyi gerçekleştirmektir. Hakiki birlik, fırsatçı tavizlerle değil, ancak böyle bir bölünme ile olur. Sorunsuz bir örnek ele alalım: 1940 Fransası. Fransız Komünist Partisi’nin ikinci kişisi Jacques Duclos’un bile özel bir görüşmede kabul ettiği gibi, o gün serbest seçim yapılsa Marshal Petain yüzde 90 oy alarak kazanacaktı. De Gaulle, tarihsel eylemiyle Almanlara teslim olmayı reddederek direnmeyi sürdürdüğünde, hakiki Fransa adına (yalnızca “Fransa’nın çoğunluğu” değil bizzat hakiki Fransa adına) konuşanın Vichy rejimi değil yalnızca kendisi olduğunu iddia etmişti. Söylediği şey, “demokratik” olarak gayrımeşru olmakla kalmayıp Fransız halkının çoğunluk görüşüne açıkça karşıt olsa bile tamamen doğruydu.

Yolundan dönmez leydi Margaret Thatcher, işte böyle bir Efendi olarak başlangıçta delilik zannedilen kararında ısrar etmiş ve tekil deliliğini adım adım kabullenilmiş bir norm düzeyine yükseltmişti. En büyük başarınız nedir sorusunu Thatcher kısa ve öz olarak “Yeni Emek” diye yanıtlamakta haklıydı: ulaştığı zafer siyasi rakiplerinin bile onun temel ekonomik politikalarını benimsemiş olmasıydı —hakiki zafer düşmanın yenilmesiyle değil, düşmanın bile sizin dilinizi kullanmaya başlamasıyla olur, böylece fikirlerinizle alanı temelden ve bütünüyle biçimlendirirsiniz.

Peki Thatcher’dan bugüne kalan nedir? Neoliberal hegemonyanın paramparça olduğu ortada. Thatcher belki de tek hakiki Thatchercıydı —fikirlerine kesinlikle inanmıştı. Bugünün neoliberalizmi aksine “yalnızca kendine inandığını hayal etmekte ve dünyanın da aynı şeyi hayal etmesini talep etmektedir” (Marx’ın dediği gibi). Kısacası sinisizm bugün açıkça sergilenmektedir. Lubitch’in Olmak Ya Da Olmamak’taki kaba şakasını hatırlayalım: işgal altındaki Polonya’daki Alman toplama kampları sorulduğunda yetkili Nazi memuru “toplama kampı Erhardt” cevabı yapıştırır: “Biz toplarız, Polonyalılar kamplar.”

Risk toplumu düşüncesine dair ironik bir yorum olarak, Ocak 2002’deki Enron iflası (ve onu izleyen bütün finansal erimeler) için de aynısı geçerli değil mi? İşlerini ve birikimlerini kaybeden binlerce çalışanın riske maruz kaldıkları şüphesizdi ama hakiki bir seçim yapamadılar —risk onlar için kör kaderdi. Öte yandan hem riskleri hem de duruma müdahale etme olanağını gerçekten sezebilenlerse (yüksek müdürler), hisse ve opsiyonlarından faydalanarak iflas öncesinde risklerini en aza indirdiler —yani riskli seçenekler toplumunda yaşadığımız doğrudur, ama bazıları (Wall Street müdürleri) seçer, başkaları ise (kredilerini ödeyen sıradan insanlar) risk alır.

Finansal erime ve buna karşı koymak için alınan tedbirlerin (bankalara muazzam miktarda para yardımları) acayip sonuçlarından biri, radikal “açgözlülük iyidir” kapitalizminin ideologluğuna yaklaşabilen Ayn Rand’ın yapıtlarındaki canlanmaydı —büyük eseri Atlas Vazgeçti’nin satışları yeniden patladı. Bazı raporlara göre Atlas Vazgeçti’deki senaryonun —bizzat yaratıcı kapitalistlerin greve gitmesi— gerçekleştiğine dair işaretler ortaya çıkmıştı. Cumhuriyetçi milletvekili John Campbell “Başarılı olanlar greve gidiyor. Bir anlamda bizzat istihdamı yaratanların onları bekleyen cezaları görerek hırslarından vazgeçtiklerini görüyorum.” Bu tepkinin saçmalığı durumu baştan aşağı yanlış okumasındadır: devasa miktardaki kurtarma paralarının çoğu tam da “yaratıcı” projelerinde başarısız olarak erimeye sebep olan düzenleme-dışı Randcı “titanlara” gidiyor. Büyük yaratıcı dahiler tembel sıradan insanlara yardım ediyor değiller, sıradan vergi verenler başarısız “yaratıcı dahilere” yardım ediyorlar.

Thatcher’dan bize kalan, solcu eleştirmenlerinin hedef aldığı diğer bir boyut ise “otoriter” liderliğiyle demokratik koordinasyon anlayışından yoksun oluşuydu. Ne var ki burada işler göründüğünden daha karmaşıktır. Avrupa ülkelerinde sürmekte olan popüler protestoların yakınsadığı talepler dizisi, kendiliğinden ve bariz oluşuyla, siyasal sistemin süregiden kriziyle doğrudan yüzleşilmesine karşı bir nevi “epistemolojik engel” oluşturmaktadır. Bu da Deleuze’cü politikanın popülerleştirilmiş bir versiyonu gibi işler: insanlar ne istediklerini bilseler de bunu keşfedip formüle etmeleri ancak sürekli bir angajman ve etkinlik yoluyla olur. Bu yüzden temsili demokrasi ve seçmenlerin edilgenliğine seçim ritüeliyle dört yılda bir ara vermek yetmez, etkin katılımcı demokrasiye ihtiyaç duyarız; Lideri olan merkeziyetçi bir Leninist Parti’ye değil, çokluğun kendini örgütlemesine ihtiyaç duyarız, vesaire.

Temsili olmayan doğrudan kendini örgütleme miti sonuncu tuzaktır, vazgeçilmesi en zor olan, dağıtılması gereken en derin yanılsamadır. Evet, her devrimci süreçte binlerce, hatta yüzbinlerce insanın beraberce kamusal bir alanı toplu bir dayanışma ile işgal ettiği esrik anlar olur, iki yıl önce Tahrir meydanında olduğu gibi. Evet, yerel toplulukların tartışma yürütüp karar verdikleri, insanların bir çeşit süreklileşmiş acil durum içinde yaşadıkları, her şeyi kendi ellerine aldıkları, onlara yol gösteren bir Lider’in olmadığı yoğun kolektif katılım anları olur. Ama böyle durumlar uzun sürmez ve “yorgunluk” burada psikolojik basit bir olgu değil, toplumsal ontolojinin bir kategorisidir.

Büyük çoğunluk —ben dahil— edilgen kalmak ve toplumsal yapının düzgün işlemesini garantileyen etkin bir devlet aygıtına güvenerek kendi işlerini huzur içinde sürdürebilmek ister. Walter Lippmann Kamuoyu Görüşü’nde (1922) yurttaşlar sürüsünün “çıkarları yerelliğin ötesine ulaşan özelleşmiş bir sınıf” tarafından yönetilmesi gerektiğini yazmıştı —bu seçkin sınıf demokrasiyi birincil arızasından (imkansız “her şeyi beceren yurttaş” idealinden) kurtaracak bir bilgi düzeneği olarak işlemeliydi. Demokrasilerimizin işleyişi böyledir —rızamızı alarak: Lippmann’ın söylediği şey bir gizem değil, bariz bir olgu; esas gizem bunu bile bile oyunu oynamamızda. Sanki özgürmüş ve özgürce karar veriyormuş gibi davranırken, (özgür ifadenin bizzat biçimine sinmiş olan) görünmez bir emrin ne yapmamız ve ne düşünmemiz gerektiğini bize bildirmesini sessizce kabul etmekle kalmaz, talep ederiz. “İnsanlar ne istediklerini bilirler” —hayır, bilmezler, ve bilmek istemezler. İyi bir seçkin sınıfına ihtiyaç duyarlar, bu yüzden uygun siyasetçiler insanların çıkarlarını savunmakla kalmaz, insanlar ancak onlar aracılığıyla “gerçekten ne istediklerini” keşfederler.

Karizmatik liderin varlığıyla sürdürülen hiyerarşik düzene karşı moleküler kendini örgütleyici çokluğa gelelim. Nasıl bir ironidir ki doğrudan demokrasi biçimleri (yerel konseyler, kooperatifler, işçilerin işlettiği fabrikalar) geliştirme deneyleriyle çoklukla övülen bir ülke olan Venezüela’nın başkanı, Hugo Chavez gibi tam anlamıyla güçlü bir karizmatik liderdir. Sanki Freudcu aktarım kuralı işliyor gibidir: bireylerin “kendilerinin ötesine ulaşmak”, temsili siyasetin edilgenliğinden sıyrılabilmek ve doğrudan siyasi failler olarak angaje olabilmek için, baron Munchhausen gibi bataklıktan çıkabilmelerini sağlayacak, ne istediklerini “bildiği varsayılan” bir liderin varlığı gereklidir. Yakın zamanda Alain Badiou’nun bu anlamda belirttiği gibi, yatay ağlar klasik Efendi’nin altını oyarken aynı zamanda klasik Efendi’den çok daha güçlü yeni hükmetme biçimlerini besler. Badiou’nun tezine göre özne kendini “insan hayvanı”nın üzerine yükselterek bir Hakikat-Olayı’na sadık olabilmek için bir Efendi’ye ihtiyaç duyar:

“Efendi bireyin özneye dönüşmesine yardım edendir. Yani, eğer öznenin birey ve evrensellik arasındaki gerginlikten ortaya çıktığını kabul edersek, o zaman bireyin bu yolda ilerleyebilmek için bir dolayıma, dolayısıyla bir otoriteye ihtiyaç duyduğu açıktır. Efendi’nin konumunu yenilemek gerekir —onsuz yapabileceğimiz doğru değildir, hele ki ve özellikle aydınlanma perspektifinde.”

Badiou Efendi’nin gerekli rolünü “demokratik” duyarlılığımızın karşısına koymaktan korkmaz: “Liderlerin bu ana işlevi hakim ‘demokratik’ atmosfer ile uyumlu değildir, ve bu atmosfere karşı keskin bir mücadele vermem de bu yüzdendir (nihayetinde, ideoloji ile başlamak gerekir).”

Bu öneriyi izlemekten korkmamalıyız: bireyleri dogmatik “demokratik uykularından”, temsili demokrasinin kurumlaşmış biçimlerine olan kör güvenlerinden uyandırabilmek için doğrudan kendini örgütleme çağrıları yetersizdir: yeni bir Efendi figürüne ihtiyaç vardır. Arthur Rimbaud’un “A une raison”daki (“Bir usa”) ünlü satırlarını hatırlayalım:

“Parmağını davula vurmanla bütün sesler çıkar ve yeni bir uyum başlar.
Senin bir adımın yeni insanların askere yazılması ve yürüyüş emri.
Öteye bakarsın: yeni aşk!
Beriye bakarsın, — yeni aşk!”

Bu satırlarda “Faşist” içerik taşıyan hiçbir şey yok —siyasal dinamiklerin en zor paradoksu, bireyleri eylemsizliklerinin kördüğümünden çekip çıkararak özgürlük için kendilerini aşan aydınlatıcı bir mücadeleye teşvik edecek bir Efendi’ye ihtiyaç duyulmasıdır.

Bugün mevcut durumda solcu bir Thatcher’a, Thatcher’ın jestini aksi yönde tekrar edecek, bugünün bütün ana yönelimlerden siyasi seçkinlerinin paylaştığı önvarsayımlar alanını tamamen dönüştürecek bir lidere ihtiyacımız var.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

2 Comments

Filed under çeviri

2 responses to “Karar vermenin basit cesareti: Thatcher’a solcu bir övgü – Slavoj Žižek

  1. Pingback: Çantanın dışarması meselesi | YERSİZ ŞEYLER

  2. Pingback: Kapital ve Politika — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER