Niçe kimdir? – Alain Badiou

Niçe’nin düşüncesinin hakiki merkezi nedir? Veya: Niçe’nin “felsefe” dediği şey nedir?

Niçe için “felsefe” dediği şeyin bir yorum olmadığını, bir analiz olmadığını, bir kuram olmadığını anlamanın elzem olduğuna inanıyorum. Felsefe bir yorum, analiz veya kuram olduğu zaman olsa olsa başka türlü bir dindir. Hiççi rahip figürünün hakimiyetindedir. Sahte İsa’da Niçe filozofun “suçluların en büyüğü” olduğunu beyan eder. Bu beyanı ciddiye almalıyız.

Niçe bir filozof değildir, bir anti-filozoftur. Bu ifadenin belirli bir anlamı var: Niçe felsefenin spekülatif hiççiliğinin karşısına bir edimin bütünüyle onaylayıcı gerekliliğini koyar. Niçe’nin kendine verdiği rol diğer felsefelerin yanına bir felsefe eklemek değildir. Bunun yerine, rolü emsalsiz bir edimi, aslında felsefeyi yok edecek bir edimi ilan etmek ve üretmektir.

nice

Edimi ilan etmek, aynı zamanda onu üretmek: demek ki anti-felsefeci Niçe gerçek anlamıyla kendisinin ilerisindedir. Böyle Buyurdu Zerdüşt’teki “Küçük Yapan Erdem Üzerine” adlı şarkıda tam olarak söylediği şeydir. Zerdüşt kendisini kendi kendisinin öncüsü olarak tanıtır:

“Bu insanlar içinde kendimin tek önceliyim, karanlık yollarda kendi kendimin şafağıyım.”

Yani felsefenin getirdiği filozofun tanık olduğu şeydir. Veya daha kesin olarak: felsefi edim felsefenin, onunla çakışıyor olsa bile, sadece ilan edebildiği şeydir.

Niçe üzerine incelememizin kalbine ulaştık bile. Çünkü onun tekilliği felsefi edimi kavrayışında tamamen içerilmektedir. Veya onun dilini kullanırsak felsefenin gücünü kavrayışında. Yani anti-felsefeyi.

Bu edim ve güç nelerden oluşur?

Niçe üzerine herhangi bir incelemelerinin eşiğinde bu soruya yer veremedikleri için hem Dölöz hem de Haydeger onun mutlak tekilliğini, nihai olarak delilik adı altında kendisini ifa ederken fesheden bu tekilliği kısmen kaçırmışlardır.

Dölöz Niçe ve Felsefe kitabına şu beyanla başlar: “Niçe’nin en genel projesi duyu ve değer kavramlarını felsefeye tanıtmaktır.” Şimdi, Niçe’ye göre felsefi edimin bir proje veya bir program biçimini almadığına inanıyorum — bundan ziyade, Sarah Kofman’ın başlığındaki gibi, bir patlama olarak adlandırılabilir. Ne de Niçe için bu bir sorudur — kavramların tanıtılmasına dair. Bu yüzden bu felsefi olayın adı bir figürden ve nihai olarak bir has* isimden başka hiçbir şey olamaz. Olayın haslığı kavramın ortaklığını görevden alır. Bunu yapmak için has ismin matlığı ile kendini destekler. Niçe’nin felsefi düşüncesi yedi ismin ilksel ağı içinde verilmiştir: İsa, veya Çarmıha Gerilmiş, Diyonis-Ariadne, Aziz Paul, Sokrat, Wagner, Zerdüşt ve son olarak bütün isimlerin en müphemi, diğerlerini özetleyen “Niçe” ismi.

Tabi ki Dölöz anlamlarını yorumladığı bu isimlerin farkındadır. Onun ustalıkla yaptığı gibi, bu isimlendirici dizinin içinde kuvvet tiplerinin kodlanışını okumak, onları etkin ve tepkin olanın şebekesine göre çözümlemek mümkündür. Ama bu durumda, has isimlerin ağı duyunun ortaklığına geri getirilir ve Niçe yorum akışının içine doğru soğurulur. Dölöz’ün güçlü okumasında kaybolan şey şudur: Niçe kendi hakikat kategorisini has ismin matlığı üzerinden inşa etmektedir. Onun duyudışı veya değersiz boyutuna hayati edimi veren şey aslında budur. Niçe’nin son sözü duyu değil, değerlendirilemez olandır.

Üstün edimin ortak ismi, Hıristiyan köleleştirmesine son veren bu isim, “bütün değerlerin tersine çevrilmesi” veya bütün değerlerin aşkın-değerlenlenmesidir. Ama bütün değerlerin tersine çevrilmesi kendisi bir değer taşımaz. Değerlendirmeden çıkartılmıştır. Kesinlikle, hiçlik karşısında yaşamın kendisidir, ki sadece budur, Niçe’nin Putların Alacakaranlığı’ndaki kararlaştırıcı bir aksiyom ile söyleyeceği gibi:

“Yaşamın değeri kestirilemez.”

Dolayısıyla Niçe’nin içine girmek için edimin ortaya attığı deneme içinde değerlendirme, değerler ve duyunun tamamen bocaladığı noktaya odaklanmak gerekir. Yani artık değerlerin veya duyunun değil, etkin olarak onları aşan şeyin, felsefenin her zaman “hakikat” dediği şeyin mesele edildiği yere.

Benim görüşüme göre Niçe’nin düşünce programının yeni değerlerin tahsis edilmesi olduğunu düşündüğünde Haydeger’in yakalayamadığı şey budur. Niçe’nin eski değerleri hiçlik karşısında iradenin galibiyeti olarak çözümlediğini biliyoruz. Niçe için üstün olan bir ilke: insanın iradeyi hiçe tercih etmesi, irade göstermemeye tercih etmesi ilkesi sayesinde varolurlar. Haydeger için Niçe, eski değerleri tersine çevirerek, hiçlik iradesine karşı onaylamanın gündüzünü önererek, aslında hiççiliği aşmak niyetindedir. Şimdi, Haydeger der ki, böyle yaparak, hiççiliği aşma iradesi ile, Niçe’nin düşüncesi kendisini hiççiliğin esas özünden ayırmaktadır ve bu aslında hiçlik iradesi değildir. Çünkü Haydeger’e göre, eğer hiççilik hiçlik iradesiyse, o zaman bu özünde özne figürü temelinde anlaşılabilirdir. Ama hakikatte hiççilik bir özne figürü değildir, hiççilik tarihsellik olarak varlığın kendisinin kalan-boş’unun tarihidir. Hiççilik tarihsel bir varlık figürüdür. Hiççiliğin aşılmasından oluşan Niçeci düşünce programının içinde örtülmüş olarak kalan şey budur. Haydeger’in diyeceği gibi: “[Niçe’ye atfettiği] Hiççiliği aşma iradesi kendisini bilmez, çünkü kalan-boş’un tarihi olarak görülen hiççiliğin özünün kanıtından kendisini dışlar ve böylece kendisini kendi yaptıklarını bilmekten alıkoyar.”

Niçe gerçekten kendi yaptıklarından bu kadar bihaber midir? Kendimizi edim sorusuna geri gelmiş olarak buluyoruz. Bu Niçeci yapışın kendisini öznenin metafizik biçimi içinde bir aşma olarak temsil edip etmediğini sorarak başlamalıyız. Bana göre burada Haydeger açısından Niçe’yi yargılamadan önce Hegelcileştiren bir eleştiri bulunuyor. Çünkü Niçe için edimin bir aşma olmadığına inanıyorum. Edim bir olaydır. Ve bu olay mutlak bir kırılmadır, bu kırılmanın müphem has adı da Niçe’dir.

Kavramı veya programı olmayan eylem ile sadece şans eseri ona ait olan bu has isim arasındaki bağ, Ecce Homo’daki bölümlerden birinin ünlü başlığı da açıklar: “Ben neden bir Yazgıyım.” Ben bir yazgıyım çünkü şans eseri has isim “Niçe” matlığını programı veya kavramı olmayan bir kırılmaya bağlayacaktır.

“Ben insanlık tarihini ikiye ayırabilecek kadar güçlüyüm.”
(8 Aralık 1888’de Strindberg’e mektup)

“Filozofu bütün dünyayı tehlikeye sokan korkunç bir patlayıcı olarak anlıyorum.”
(Ecce Homo)

Niçe’nin anti-felsefi edimi, hem peygamberi hem oyuncusu hem de ismi olduğu bu edimin hedefi, dünya tarihini ikiye ayırmaktan aşağısı değildir.

Bence bu edim siyaset-öncüsü, yani insanlığın bütününü siyasi hesaplamalardan daha radikal bir düzeye doğru devrimcileştirmeyi niyetler. Siyaset-öncüsü burada geleneksel felsefenin siyasete temel bulma görevini adlandırmıyor. Mantık bu kez de bir rakiplik mantığıdır, kurucu üstünlük mantığı değildir. Felsefi edimin kendisi siyaset-öncüsü bir edimdir, yani tarihsel patlayışı, geriye dönük olarak, bir anlamda, has siyasi devrimin özgün olmadığını veya sahih olmadığını gösterecektir.

Buradan devamla Niçeci siyaset-öncülüğünde siyaset sözcüğü, karakteristik bir salınım içinde, bazen yeniden sahip çıkılarak geçerlenir, bazen ise değersizleştirilir. Aralık 1888’de Brand’a bir mektubunun taslağında Niçe şöyle yazmış:

“Büyük siyasete işte şimdi girdik, hatta çok büyük siyasete… Her ihtimalde tarihi iki yarıya ayıracak bir olay hazırlıyorum, öyle ki o noktadan sonra insanların 1888’in Birinci Yıl olduğu yeni bir takvime ihtiyacı olacak.”

Burada Niçe Fransız devriminin bir taklidini öneriyor. Kökünde felsefi bir belirlenim olarak “siyaset” sözcüğüne sahip çıkıyor. Ayrıca Niçe bu taklidini Terör’ün imgelerini hiç tereddütsüz içerecek kadar ilerletecektir. Birçok metin buna tanıklık eder. Franz Overbek’e 4 Ocak 1889’da yazdığı nota bir bakalım, Niçe beyan ediyor:

“Şu anda bütün anti-Semitleri kurşuna diziyorum…”

Öte yandan Jan Bordöyo’ya 17 Aralık 1888’deki mektubunda, siyaset sözcüğü eleştiri konusudur:

“Çalışmalarım çağdaş siyasetteki gaddar hesaplama gösterilerinin hangilerinin hesap hatasından öte bir şey olmadığına dair kararlılıkla doludur.”

Ve Vilyım 2’ye bir mektup taslağında Niçe şöyle yazıyor:

“Siyaset kavramı ruhlar arasındaki savaş içinde tamamen çözündü, bütün güç-imgeleri kırıntılarına ayrıldı, daha önce hiç olmadığı gibi savaşlar olacak.”

Siyaset-öncüsü bir olay olarak belirlenen Niçeci anti-felsefi edim, tarihsel-siyasi olanı bazen genişletilmiş taklidinin figürü olarak, bazen de tamamen çözünen bir figür olarak düşünür. Edimin siyaset-öncüsü meşruiyeti tam olarak bu alternatiflikten gelir.

Eğer edim siyaset-öncüsü ise o zaman filozof bir üst-filozoftur. Fon Seydlitz’e Şubat 1888’deki mektubu:

“Çağın ilk filozofu olduğum, hatta biraz daha fazlası olduğum anlaşılmaz bir şey değil. İki binyıl arasında duran karar verici ve kıyametsel bir şey.”

Niçe her şeyden önce bir şeyin tesadüfi adıdır, ölümcül bir başkaldırı gibi bir şeyin, iki binyıl arasında duran ölümcül, siyaset-öncüsü bir başkaldırı. Ama o zaman böyle bir edimin araçları nedir? Uygulama noktası nedir? Ve son olarak, siyaset-öncüsü karakter taşıyacak bir anti-felsefi olay nedir?

Bu meseleye yanıt bulmak için siyasi anlamında Devrim’in Niçeci eleştirisini incelemeliyiz. Bu eleştiri özünde Devrim’in gerçekleşmediğinin söylenmesinden oluşur. Bundan anlamamız gereken, devrim olarak gerçekleşmediği, siyaset-öncüsünün onu anladığı anlamda gerçekleşmediğidir. Gerçekleşmemiştir, çünkü dünya tarihini hakikaten ikiye ayırmamış, eski değerlerin Hıristiyan aygıtı sağlam kalmıştır. Ayrıca, Devrim’in iddiacı olduğu eşitlik toplumsal eşitlikten, bir başkasına eşit olma fikri olarak eşitlikten fazlası olmamıştır. Ve bu eşitlik, Niçe’nin gözünde, her zaman hasetin emrindedir.

Sahte İsa’da şunu okuyoruz:

“‘Tanrı önünde canların eşitliği’, bu sahtelik, eksik akıllıların garezinin bu mazereti, sonunda devrim, modern fikir ve bütün toplumsal düzenin düşüşünün ilkesi olan bu patlayıcı kavram — Hıristiyan dinamitidir.”

Niçe’nin buradaki meselesi Hıristiyan dinamitinin karşısına bir çeşit bilgelik koymak değildir. Hıristiyanlığa karşı kavga, topçu askerleri arasında veya teröristler arasında bir kavgadır. Ekim 1888’de Niçe Overbek’e yazıyor:

“Bu sefer —eski bir topçu askeri olarak— ağır silahlarımı çıkarıyorum. Korkarım insanlık tarihini iki yarıya ayırmam gerekecek.”

Siyaset-öncülüğü böylece Hıristiyan-olmayan bir patlayıcının keşfidir.

İşte bu yol ayrımında Niçe’nin kişisel varlığı bir bedel olarak ödenmek zorunda kalacaktır, çünkü kendi kendisini bu tipteki herhangi bir siyaset-öncülüğünün radikal çıkmazına uygulayacağı açıktır. Ama kendisini daha derin ve daha içtenlikle uygulayacaktır çünkü siyaset-öncülüğünü bir kuruluş mantığı olarak değil, bir edimin radikalliği olarak tanımlamıştır.

Burada her şey Niçe’nin siyaset-öncüsü olayı, anti-felsefenin dünyanın tarihini ikiye böldüğü bu olayı kavrayışına dayanıyor.

Bu noktada bu olayın kendisini kendi ilanından, kendi beyanından ayırt etmekte başarılı olmadığını söylemek gerekir. Felsefi olarak ilan edilen şey, beyanın imkanının kendi başına dünya tarihinin ikiye bölündüğünü tek başına kanıtladığıdır. Neden böyledir? Çünkü siyaset-öncüsü edimde iş başında olan hakikat tam olarak yasaklanmış olan şeydir, ve yasaklama dünyanın Hıristiyan yasasıdır. Bu yasaklamanın ötesine geçmek, beyanın da doğruladığı gibi, mutlak bir kırılmaya inandırmak için yeterlidir.

“Bir gün benim felsefem kazanacak, çünkü şimdiye kadar ilkesel olarak hakikatten başka hiçbir şey yasaklanmamıştı.” (Ecce Homo)

Fakat birdenbire, Niçe’nin beyan ettiği şey olayın kendisi de olduğu için, her zamankinden daha açık olarak bir çembere yakalanır. Yukarıda dediğim gibi Niçe şöyle der: “Bir olay hazırlıyorum”. Ama bir olayın hazırlandığına dair bu beyan giderek olayın kendisinden ayırt edilemez hale gelir ve Niçe’deki yakınlık ve uzaklık arası karakteristik salınım buradan gelir. Beyan dünyayı paramparça edecektir, ama beyan ettiği şey tam olarak onu paramparça edeceğidir:

“Yakında insanlığa karşılaşacağı en vahim zorluğu yöneltmek zorunda olacağımı öngördüğüm için kim olduğumu söylemekten kaçınabileceğimi sanmıyorum.” (Ecce Homo)

“Bu kitap çok az kişiye ait. Belki bu kişiler henüz yaşamıyor bile.” (Sahte İsa)

Bir yanda, tek yaşayan kanıt olarak kim olduğumu beyan etmenin beni sınırlayan radikal yakınlığı. Öte yanda, bu edimin herhangi bir tanığının henüz doğmuş olup olmadığı sorusunu askıda bırakan bir tavır. Bu çemberin her türlü siyaset-öncülüğünün çemberi olduğunu düşünüyorum. Olay onun bir koşulu olmadığı için, onu düşünce ediminde yakaladığı —veya yakaladığını iddia ettiği— için, kendi gerçekliği ve kendi ilanı arasında ayrım yapamaz. Zerdüşt figürü tam olarak bu çemberi adlandırır ve kitaba Zerdüşt’ün edimin etkisinin mi yoksa sadece kehanetinin mi figürü olduğu sorusuna dair garip kararlaştırılamazlık tonunu verir. Bu açıdan merkezi vaka “Büyük Olaylar Üzerine” adlı şarkıdır. Bu şarkı Zerdüşt ve ocak ayaklığı arasında bir konuşmadır. Fakat ocak-ayaklığı kimdir? Hemen anlaşılır ki ocak-ayaklığı devrimci siyasi olayın kendisinin, isyanın, kolektif fırtınanın sözcüsü, faili veya oyuncusundan başka bir şey değildir. Ocak-ayaklığı ile olan konuşmadan bir kısım okuyalım.

Zerdüşt konuşuyor:

“‘Özgürlük,’ bağırmayı en çok sevdiğiniz: ama ben bağrışı ve dumanı bol “büyük olaylara” olan inancımı öğrenimimden çıkardım. Ve inan bana cehennemin gürültüsü! En büyük olaylar —en gürültülü fakat en durağan saatlerimizdir. Dünya yeni gürültülerin mucitlerinin değil, yeni değerlerin mucitlerinin etrafında döner; sessizce döner. Ve itiraf et! Gürültünüz ve dumanınız dağıldığında pek az şey olduğu anlaşıldı. Bir kasabanın mumyalanmış olması ve bir heykelin yerde yatmasının ne önemi vardı ki!”

Buradaki karşıtlık velvele ve sessizlik arasındadır. Velvele siyasi olayı dışsal olarak doğrulayan şeydir. Sessizlik, sessizliğe gebe olan dünya ise siyasi-öncüsü olayın doğrulanmamış ve kanıtlanmamış karakteridir. Siyaset-öncüsü beyan kendi gerçeğini kaçırır çünkü bir beyanın gerçeği, herhangi bir beyanın gerçeği tam olarak olayın kendisidir. Bu yüzden Niçe yoksun olduğu ve mevcudiyeti ve ilanını ayıramadığı bu gerçeğin noktasında kendisini mevcut kılmak zorunda kalacaktır. Ve bu da deliliği olarak adlandırılacaktır. Niçe’nin deliliği, kendisini kendi sessiz beyanını yaptığı ve hiçbir şeyin ikiye bölünmenin varoluşunu kanıtlamadığı o dünyanın yaratıcısı olarak düşünmesinden oluşur. Bir açıdan o her iki tarafta birdendir; sadece olayı ilan eden şeyin değil, sadece kırılmanın ismi değil, nihai olarak dünyanın ismi olmuştur.

4 Ocak 1889’da Niçe kendisini “Niçe” olarak, bir isim olarak konumlandırıyor:

“Aslını söylemek gerekirse dünyayı yaratmış olduğum değişmez olarak kanıtlandıktan sonra [ve sonra demek zorundayım].”

İçten bir siyaset-öncülüğü dünyanın fantazmını delice açımlar, çünkü kehanet ve gerçek arasında kararlaştırılamazlığın sürecidir. Olayın kendi içsel kararlaştırılamazlığını budalaca taklit eder; bir özne figüründe bu kararlaştırılamazlığın kendi içine kapanışıdır. Son mektuptaki tırmalayan beyan buradan gelir, 6 Ocak 1889’da Ceykıb Burkhart’a yazdığı, sonrasında hiçbir şeyin olmadığı mektupta:

“Aslında Tanrı olmaktansa bir Basel profesörü olmayı tercih ederdim; ama bu durumda dünyayı yaratmayı ihmal edecek kadar kişisel bencilliğe cüret etmedim.”

Evet gerçekten bu bildiri delice bir bildiridir, ama deliliğin ilanın başarısız olduğu gerçek yoksunluk noktasına geldiği bir bildiridir. Bu sınama üç aşamada gerçekleşir: radikal kırılmanın tutkusu, siyasi-öncülüğün, gerçekten bir dünya yaratmanın, diğer dünyayı, onaylamanın dünyasını, artık dünya olmayan dünyayı, insanın da artık insan olmadığı, adının “üst-insan” olduğu dünyayı yaratmanın tutkusu. Ama bu dünyayı yaratmak için, her-insan aynı zamanda yaratılışı tarafından yakalanmalıdır. Sadece bu her-insan üst-insanın ortaya çıkışını tasdikleyebilir. Ve tercih edilen veya tercih edilebilir olan, Basel’deki profesörün, kendisi olarak bu doğrulanmamış olay tarafından yakalanması ve kat edilmesidir. Ama böyle olmadığı için, bu meşru tercih doğrulanmadığı için, anti-felsefi kahraman kendisinin bu dünyayı yaratacağını ilan etmek zorunda kalır. Kendisi onu yaratacaktır, onun galip ortaya çıkışı tarafından yakalanmayacaktır. Yani bu dünya bir programdır, ama kendisini önceleyen bir programdır. Ve böylece insan çemberin tutsağı olur. Ve sonunda bu çemberi kırmak için sadece yeni bir dünyanın değil, eski dünyanın da birleşik bir yaratımın ilgisiz kurgusuna ihtiyaç duyar.
Bu noktada, sadece delilik.

Siyaset-öncülüğü neyi kırmaya gelir? Siyasetin kaçınılmaz gerekliliğini. Sabır talep eden siyaset; olayı ilan etmenin gereksiz olduğunu bilen; kişinin tesadüfi olarak ve seçmediği durum şartları içinde düşünüp edimde bulunması gerektiğini bilen siyaset. Dünyanın tarihini ikiye ayırma fikrini terk etmek zorunda kalmış bir siyaset. Birkaç yeni imkana sadık olmaktan —ki bu bile çok şeydir ve çok zordur— memnun bir siyaset.

Buna eş olarak, anti-felsefe felsefenin kalıcılığını, direncini kırmak üzere gelmektedir. Felsefe, ediminin hakikat edimi olarak dünyanın değerlerini yürürlükten kaldırmaya gücü olmadığını bilir. Ve negatifin emeğinin büyük Diyonisçi onaylamanın içinde çözünmeyebileceğini bilir.

Yani bu Niçe’nin kuvveti, içtenliği ve fedası işe yaramazmış mu demektir? Siyaset-öncülüğü fikri boş bir budalalıkmış mı demektir? Ben öyle düşünmüyorum.

Çünkü Niçe’de son derece kıymetli bir belirti vardır. Herhangi bir felsefe için kararlaştırıcı bir soru üzerine bir belirti. Duyu ve hakikat arasındaki ilişki sorusu. Bu duyu ve hakikat sorusu üzerine sanırım üç ilksel duruş mevcut. İlk olarak, hakikat ve duyu arasında sıkı bir süreklilik olduğu fikrini taşıyan duruş vardır. Bu duruşu din olarak adlandırıyorum. Tek taraflı olarak duyunun üstünlüğünü tesis ederek dini duruşu yok etmeye çalışan bir duruş vardır. Bu Niçe’nin mücadelesidir. Ve son olarak felsefi duruş vardır. Anti-felsefe ile arasında kırılma vardır çünkü ussal bir eleştiri aracılığıyla hakikat fikrini hem saklar hem geliştirir. Ama din ile arasında da kırılma vardır, çünkü hakikati duyu ile özdeş tutmayı reddeder; hatta herhangi bir hakikatte her zaman duyudışı [saçma] bir şeyler olduğunu kendi iradiyle beyan eder.

Fakat tarihsel olarak ikinci duruş yani anti-felsefi duruş, neredeyse her zaman üçüncü duruşu yani felsefi duruşu kendi modernliğine doğru yönelten şey olmuştur. Anti-felsefe felsefeyi savunmaya çeker. Ona duyunun dalaverelerini ve hakikatin dogmatik tehlikesini gösterir. Ona din ile arasındaki kırılmanın asla tanımlayıcı olmadığını öğretir. Görevin yeniden üstlenilmesi gerektiğini. Hakikatin bir kez daha ve her zaman sekülerleştirilmesi gerektiğini.

Niçe ilksel görevinin Sahte İsa olarak isimlendirilebileceğini düşünmekte haklıydı. Kendisine Sahte İsa demekte haklıydı. Ve radikal bir anti-filozof olarak bu rolüyle felsefeyi modern görevindeki yerine tam olarak yönlendirdi. Niçe’den itibaren onun felsefenin görevi olarak adlandırdığı şeyi saklamamız gerekiyor: hakikat sorusunun duyu ile arasındaki kırılma içinde yeniden tesis edilmesi. Niçe bizi yorumbilime karşı savunmaya çekmekte.

Dolayısıyla, Niçe’nin tek seferde keşfedilmesi, bulunması ve kaybedilmesi gereken birisi olduğuna inanıyorum. Onu hakikati içinde, edimin arzusu içinde keşfetmek gerekir. Onu hakikat temasını yeni bir talebe doğru kışkırtan biri, felsefi duruşu yeni bir hakikat figürü icat etmeye, duyu ile yeni bir kırılma icat etmeye zorlayan birisi olarak bulmak gerekir. Ve son olarak, tabi ki, onu kaybetmek gerekir, çünkü anti-felsefe, söylenenler ve yapılanlar tükendiğinde, artık felsefe kendi uzayını tesis ettiğinde kaybedilmelidir veya gözden uzaklaştırılmalıdır.

Bu keşif, bu buluş, bu kayıp: Bunları sıklıkla yüzyılın bütün büyük anti-filozofları için hissediyorum; Niçe için, Vitgenştayn için, ve Lakan için. Bence bu üç kişi de —ama Niçe’nin durumu şüphesiz en dramatik olanıdır— son tahlilde kendilerini felsefeye feda ettiler. Anti-felsefede kendini ölüme koyan veya felsefeye mecburi bir miras kalması için kendini susturan bir hamle vardır. Anti-felsefe her zaman, en uçlarda, felsefenin yeni ödevini, veya yeni bir ödev figürü içindeki yeni imkanını bildirir. Niçe’nin deliliğini, Vitgenştayn’ın garip labirentini, Lakan’ın son dilsizliğini düşünüyorum. Üç durumun üçünde de anti-felsefe bir miras biçimini alıyor. Bir şeyi kendisinin ötesinde ki tam da kavgalı olduğu şeye miras bırakıyor. Felsefe her zaman anti-felsefenin varisi.

Bu yüzden Niçe’nin Brand’a son notlarından birine yazdığı şu Paskalcı söz beni çok etkiliyor, doğrudan yüzyılın büyük anti-filozoflarına olan bu tekil ve çetrefilli ilişkiyi anlatıyor.

“Beni keşfettiğinde, beni bulmak büyük marifet değildi: şimdi zorluk beni kaybetmekte … “

Ve hepimizden bir yaratım talep eden bu büyük zorluk Niçe’yi keşfetmek ve anlamakta değil. Zorluk onu kaybetmenin yolunu felsefi olarak bilebilmekte.

Kaynak: Pli – Varvik Felsefe Dergisi, 11. Cilt

* “proper” ve “common” sözcüklerinin bağlamsal anlamını sürdürebilmek için “özel isim / cins isim” yerine “has isim / ortak isim” çevirilerini kullandık

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

2 Comments

Filed under çeviri