ayrılma

Lacan’ın ‘ayrılma’ dediği şeyin en zor ve acı veren yanı, jüisans‘ın katı nüvesi ile bu nüvenin farklı ideolojik alanlara yakalanış yolları arasındaki mesafenin muhafaza edilmesidir — jüisans ‘karar verilemez’, ‘yüzer-gezer’dir. Bir rock yıldızına hayranlarının gösterdiği heves ile dinibütün bir Katolik’in Papa karşısında yaşadığı dinsel trans, libidinal olarak aynı görüngüdür; aralarındaki fark sadece onları destekleyen farklı simgesel ağlardadır. Sergei Eisenstein’ın provokatif başlıklı makalesi ‘Santrifüj veya Kase’nin amacı tam olarak kendinden geçmenin (jüisans‘a verdiği isim) bu ‘tarihdışı’ tarafsızlığını vurgulamaktır: ilkesel olarak, Kase karşısında bir şövalyenin kendinden geçmesi, maşuk karşısında bir aşığın kendinden geçmesi, süt sağmak için yeni bir santrifüj karşısında kolhoz çiftçisinin kendinden geçmesi ile [veya iPhone karşısındaki ‘Black Friday’ kendinden geçmesiyle] aynı doğadadır. Eisenstein’ın burada bahsettiği Loyolalı Aziz Ignatius, dinsel kendinden geçme tekniği üzerinde dururken, pozitif Tanrı figürünün ‘nesnesiz’ kendinden geçme anından sonra ikincil olduğunu kabul eder: ilk olarak nesnesiz kendinden geçme deneyimimiz vardır; daha sonra bu deneyim tarihsel olarak belirlenmiş bir temsile kendisini iliştirir — burada karşılaştığımız ‘bütün olanaklı (simgesel) evrenlerde aynı kalan’ Gerçek’in bir örneğidir. Yani birisi kendi yoğun dinsel deneyimini tarif ederken onu eleştirenleri ısrarla ‘Hiç anlamıyorsunuz! Daha fazlası var, sözcüklerin ifade edemeyeceği bir şey var!’ diye yanıtladığında bir çeşit perspektif yanılsamasının kurbanı olur: başkalarıyla (inanmayanlarla) paylaşılamayan eşsiz ve tarifsiz nüve olarak algıladığı kıymetli agalma tam olarak her zaman aynı kalan şey olarak jüisans‘tır.

Slavoj Zizek, Fantazilerin Salgını, sayfa 62

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

***

***

The most difficult and painful aspect of what Lacan call ‘separation’ is thus to maintain the distance between the hard kernel of jouissance and the ways in which this kernel is caught in different ideological fields — jouissance is ‘undecidable’, ‘free-floating’. The enthusiasm of fans for their favourite rock star and the religious trance of a devout Catholic in the presence of the Pope are libidinally the same phenomenon; they differ only in the different symbolic network which supports them. Sergei Eisenstein’s provocatively entitled essay ‘The Centrifuge or the Grail’ aims precisely at emphasizing this ‘unhistorical’ neutrality of ecstasy (his name for jouissance): in principle, the ecstasy of a knight in the presence of the Grail, and the ecstasy of a lover in the presence of the beloved, are of the same nature as the ecstasy of the kolkhoz farmer in the presence of a new centrifuge for skimming milk [or the ecstasy of someone with respect to an iPhone for that matter]. Eisenstein himself refers to St Ignatius of Loyola who, elaborating on the technique of religious ecstasy, acknowledges that the positive figure of God comes second, after the moment of ‘objectless’ ecstasy: first we have the experience of objectless ecstasy; subsequently this experience is attached to some historically determined representation — here we encounter an exemplary case of the Real as that which ‘remains the same in all possible (symbolic) universes’. So, when someone, while describing his profound religious experience, emphatically answers his critics, ‘You don’t really understand it at all! There’s more to it, something words cannot express!’, he is the victim of a kind of perspective illusion: the precious agalma perceived by him as the unique ineffable kernel which cannot be shared by others (non-believers) is precisely jouissance as that which always remains the same.

Slavoj Zizek, Plague of Fantasies, page 62

1 Comment

Filed under çeviri

One response to “ayrılma

  1. Pingback: ayrılma — Slavoj Žižek | YERSİZ ŞEYLER