İnsani Yüzlü Barbarlık – Slavoj Žižek

Slavoj Žižek, 8 Mayıs 2014
London Review of Books Vol. 36 No. 9

Yanukoviç hükümeti karşısında Kiev’de yapılan kitlesel protestoların televizyon haberlerinde, sürekli olarak Lenin heykellerini yıkan protestocu imgeleri gösterildi. Öfkeyi dışavurmanın kolay bir yoluydu bu: heykeller Sovyet zulmünün bir simgesi işlevindeydi ve Putin Rusyası, komşular üzerinde Rus hakimiyeti kuran Sovyet politikasının devamı olarak algılandı. Fakat unutulmamalıdır ki Lenin heykellerinin Sovyetler Birliği sathında çoğalması ancak 1956’da olmuştur: o zamana kadar Stalin heykelleri çok daha yaygındı. 20. Komünist Parti Kongresi’nde Kruşçev’in Stalin’e yaptığı ‘gizli’ suçlama ardından Stalin heykelleri topyekün olarak Lenin heykelleriyle değiştirildi. Lenin, Stalin’in tam anlamıyla yerini tutmuştu. 1962’de Pravda künyesinde yapılan bir değişiklik de bunu açık etmekteydi. O güne kadar ön sayfanın sol üst köşesinde iki profil çizimi Lenin ve Stalin yan yana bulunuyordu. 22. Kongre’nin Stalin’i kamusal olarak reddetmesinden kısa süre sonra Stalin profili çıkarılmak yerine ikinci bir Lenin profiliyle değiştirildi: artık yan yana basılan birbirinin aynısı iki tane Lenin vardı. Bu garip tekrarlama sayesinde Stalin bir şekilde yokluğunda varlığından daha mevcut oldu.

Yine de, Ukraynalıların Sovyet hakimiyetinden kopup kendi ulusal egemenliklerini ortaya koyma iradelerinin bir işareti olarak Lenin heykellerini yıkmalarını izlemekte tarihsel bir ironi bulunuyor. Ukrayna’nın ulusal kimliğinin altın çağı çarlık Rusyası’ndan ziyade —ki Ukrayna’nın ulusal varlığını engelliyordu— Sovyetler Birliğinin ilk yıllarıydı —ki savaş ve açlıkla tüketilmiş olan Sovyet politikası Ukrayna’da ‘yerlileşmeydi’. Ukrayna’nın kültürü ve dili yeniden diriltildi, sağlık, eğitim ve toplumsal güvence hakları getirildi. Yerlileşme Lenin’in oldukça net terimlerle formüle ettiği ilkeleri izledi:

“Proletarya ezilen ulusların zor kullanarak verili bir devletin sınırları içinde tutulmasına ancak savaş açabilir, ve kendi kaderini tayin hakkı için mücadelenin anlamı tam olarak budur. Proletarya ‘kendi’ ulusunca ezilen ulusların ve sömürgelerin politik ayrılma haklarını talep etmelidir. Bunu yapmadığı sürece proleter enternasyonalizm anlamsız bir söz olarak kalır; ezen ve ezilen ulusların işçileri arasında karşılıklı güven ve sınıf dayanışması imkansız olur.”

Lenin sonuna kadar bu konuma sadık kaldı: Ekim Devrimi’nin hemen ardından Rosa Luxemburg küçük uluslara tam egemenliğin ancak yeni devlette ilerici güçler başat olacağı şartlarda verilmesi gerektiğini savunurken Lenin koşulsuz bir ayrılma hakkından yanaydı.

Stalin’in merkezileşmiş Sovyetler Birliği projesine karşı son mücadelesinde Lenin yine küçük ulusların koşulsuz ayrılma hakkını savundu (o zaman Gürcistan sözkonusuydu) ve Sovyet devletini oluşturan ulusal yapıların tam egemenliğinde ısrar etti —27 Eylül 1922’de Politbüro’ya gönderdiği bir mektupta Stalin’in Lenin’i ‘ulusal liberalizm’ ile suçlamasına şaşmamalı. Stalin’in o zaman tuttuğu yol, Sovyet Rusya hükümetinin aynı zamanda diğer beş cumhuriyetin (Ukrayna, Beyaz Rusya, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan) de hükümeti olmasını önermesinden belli oluyor:

“Eğer mevcut karar RKP (Rusya Komünist Partisi) Merkez Komite tarafından onaylanırsa kamuya açıklanmayacak, Cumhuriyetlerin Merkez Komitelerine iletilerek bu Cumhuriyetlerin Sovyet organları, Merkez Yürütme Komiteleri ya da Sovyet Kongreleri arasında dolaşıma girmesi sağlanacak, daha sonra Tüm-Rusya Sovyetler Kongresi toplandığında bu karar Cumhuriyetlere ait bir dilek olarak ilan edilecektir.”

Yüksek otorite olan Merkez Komite’nin kendi tabanıyla etkileşimi böylece ortadan kaldırıldı: yüksek otorite artık sadece kendi iradesini dayatıyordu. Bu yetmiyormuş gibi Merkez Komite, tabanın yüksek otoriteden —sanki tabana ait bir dilekmiş gibi— neler isteyeceğine de karar veriyordu. En dikkat çekici örnek olarak 1939’da üç Baltık devleti Sovyetler Birliğine katılmak istedi ve istek kabul edildi. Stalin bütün bunlarla Devrim-öncesi çarlık politikasına geri dönüyordu: Rusya’nın 17. yüzyılda Sibirya’yı, 19. yüzyılda Müslüman Asya’yı sömürgeleştirmiş olması artık emperyalist yayılmacılık olarak kınanmıyor, bu geleneksel toplumları ilerici modernleşme yoluna soktuğu için kutlanıyordu. Putin’in dış politikası açıkça çarcı-Stalinci çizginin devamıdır. Rus Devrimi’nin ardından Putin’e göre Bolşevikler Rusya’nın çıkarlarına ciddi zarar verdiler: ‘Bolşevikler bir dizi sebeple —bunları Tanrı yargılasın— tarihsel olarak Rusya’nın güneyine dahil olan geniş bölgeleri Ukrayna Cumhuriyetine eklemiştir. Bunu yaparken nüfusun etnik oluşumuna hiç bakılmamıştır ve bugün bu bölgeler Ukrayna’nın güneydoğusunu oluştururlar.’

Bugün Stalin portrelerinin yeniden boy gösterdiği askeri geçit törenlerinde ve kamusal kutlamalarda Lenin’in yok olmasına şaşmamalı. 2008’de Rossiya TV kanalının bir anketinde Stalin yarım milyon oyla tüm zamanların en büyük Rus kişisi seçildi. Lenin uzak farkla altıncı oldu. Stalin bir Komünist olarak değil, Lenin’in anti-yurtsever ‘sapması’nın ardından Rusya’nın büyüklüğünü restore eden kişi olarak kutlanmakta. Putin yakın zamanda Ukrayna’nın güneydoğusundaki yedi kent için Novorossiya (‘Yeni Rusya’) terimini kullanarak en son 1917’de kullanılmış bu terimi yeniden canlandırdı.

Ama Leninist dip akıntısı bastırılmış da olsa Stalin’e karşı Komünist yeraltı muhalefetinde devamlılık gösterdi. Solzhenitsyn’den çok önce, 2011’de Christopher Hitchens’in yazdığı gibi, ‘Gulag’a dair kritik sorular, Boris Souvarine’den Victor Serge’ye, C.L.R. James’e kadar sol muhalifler tarafından büyük tehlike altında ve eş zamanlı olarak sorulmaktaydı. Bu cesaretli ve öngörülü tanrıtanımazlar, tarih yazılırken bir şekilde dışarıda bırakıldılar (çok daha kötüsünü beklemişlerdi ve çoğu zaman bulmuşlardı da).’ Bu iç muhalefet, faşizmden bariz bir farklılık olarak, Komünist hareketin doğal bir parçasıydı. ‘Nazi Partisi’nde muhalifler bulunmazdı,’ diye anlatıyordu Hitchens, ‘Führer’in Nasyonal Sosyalizmin hakiki özüne ihanet ettiği önermesine dayanarak yaşamını tehlikeye atacak kimse yoktu.’ Tam da Komünist hareketin kalbindeki bu gerilim nedeniyle, 1930 tasfiyeleri sırasında bulunulacak en tehlikeli yer nomenklatura’nın tepesiydi: birkaç yıl içinde Merkez Komite ve Kızıl Ordu liderliğinin yüzde 80’i kurşuna dizildi. Muhalefetin başka bir işareti ‘gerçekten varolan sosyalizm’in son günlerinde, protestocu kalabalıkların resmi şarkıları —ulusal marşlar da dahil olmak üzere— söyleyerek iktidar sahiplerine karşılıksız kalan vaatleri hatırlatmalarında görülebilir. Buna karşılık ADC’de (Alman Demokratik Cumhuriyeti) 1970’lerin başıyla 1989 arasında kamusal alanda ulusal marşın söylenmesi suç sayılıyordu: sözleri (‘Deutschland einig Vaterland’, ‘Almanya birleşik baba yurdu’) yeni bir sosyalist ulus olarak Doğu Almanya fikrine uymuyordu.

Rus ulusçuluğunun yeniden güçlenmesi belirli tarihsel olayların yeniden yazılmasına yol açtı. Yeni bir biyografi filmi, Andrei Kravçuk’un Amiral’i, 1918-1920 arasında Sibirya’yı yönetmiş Beyaz komutan Aleksandr Kolçak’ın yaşamını övmekte. Fakat Beyaz karşı-devrimci kuvvetlerin bu dönemdeki totaliter potansiyelini ve sınırsız vahşetini hatırlamak lazım. İç savaşı Beyazlar kazansaydı, Hitchens’e göre ‘faşizmi ifade eden sözcük İtalyanca değil Rusça bir sözcük olurdu … Sibirya’nın 1918’deki işgalinde (ki Amerikan ders kitaplarından tamamen silinmiş bir olaydır) Amerikan Keşif Kuvveti’ne komuta eden Tümgeneral William Graves, günlüklerinde Rusya’da sağ kanatın tamamına hakim olan ölümcül anti-Semitizm’den bahsederken şöyle diyordu: “Amiral Kolçak hükmündeki Sibirya’dan başka, cinayetin bu kadar güvenli ve ceza tehlikesi olmadan işlenebildiği dünyanın başka bir ülkesi yok, son elli yıllık tarihte de bulunacağından şüpheliyim.”‘

Avrupalı neo-faşist sağın tamamı (Macaristan’da, Fransa’da, İtalya’da, Sırbistan’da) sürmekte olan Ukrayna krizinde kesin olarak Rusya’yı desteklemekte, böylece Rus yetkililerin Kırım referandumunu Rus demokrasisi ile Ukrayna faşizmi arasında bir tercih olarak göstermesini de yalanlamakta. Ukrayna’daki olaylar —Yanukoviç ve çetesini deviren kitlesel protestolar— Putin’in yeniden dirilttiği karanlık mirasa karşı bir savunma olarak anlaşılmalıdır. Protestoları tetikleyen, Ukrayna hükümetinin Rusya’yla iyi ilişkilerine Ukrayna’nın Avrupa Birliği’ne entegre olmasından daha fazla öncelik verme kararıydı. Tahmin edilebileceği gibi birçok anti-emperyalist solcunun tepkisi Ukraynalılara akıl taslamak oldu: Avrupa’yı idealleştirerek, AB’ye katılmanın Ukrayna’yı, Yunanistan’ın başına geldiği gibi, er ya da geç Batı Avrupa’nın ekonomik sömürgesi yapacağını görmeyerek nasıl da yanılsama içindeydiler. Gerçekte Ukraynalılar AB’nin gerçekliğine dair hiç kör değildirler. Dert ve uyuşmazlıklarının tamamen farkındadırlar: mesajları basitçe kendi durumlarının çok daha kötü olduğudur. Avrupa’nın sorunları olabilir, ama bunlar zengin insanın sorunlarıdır.

O zaman bu çatışmada bize düşen Ukrayna’nın tarafını tutmak mıdır? Bunun için ‘Leninist’ bir sebep var. Lenin’in en son yazılarında, Devlet ve Devrim’deki ütopyadan vazgeçmesinden çok daha sonra araştırdığı fikir, Bolşevizm için mütevazi ‘gerçekçi’ bir projeydi. Rusya’daki kitlelerin ekonomik az gelişmişliği ve kültürel geriliği nedeniyle, ona göre, Rusya’nın ‘doğrudan sosyalizme geçmesinin’ bir yolu yoktu: Sovyet gücünün yapabileceği tek şey ‘devlet kapitalizmi’nin ılımlı politikalarını köylü kitlelerin yoğun kültürel eğitimiyle bir araya getirmekti —propagandayla beyin yıkayarak değil, medeni standartları sabırla, yavaş yavaş empoze ederek. Olgusal veriler ‘sıradan bir medeni Batı Avrupa ülkesi standardına ulaşabilmek için halen ne kadar muazzam miktarda acil ön çalışma yapmamız gerektiğini’ açığa çıkarıyordu, ‘Kendimizi henüz kurtaramamış olduğumuz yarı-Asyalı cehaleti aklımızda tutmak zorundayız.’ Ukraynalı protestocuların Avrupa’ya işaret etmelerinden onların da amacının ‘sıradan bir medeni Batı Avrupa ülkesi standardına ulaşabilmek’ olduğunu anlayabilir miyiz?

Ama burada işler hemen karmaşıklaşıyor. Ukraynalı protestocuların işaret ettiği ‘Avrupa’ tam olarak neyi temsil eder? Tek bir fikre indirgenemez: ulusalcı hatta faşist öğeleri içine alırken aynı zamanda Etienne Balibar’ın égaliberté dediği şeye, Avrupa’nın küresel politik imgesele eşsiz katkısı olan eşitlik-içinde-özgürlük fikrine doğru genişler, günümüz pratiğinde bu fikir bizzat Avrupalı kurumlar ve bireylerce ihanete uğramakta ise de. Bu iki kutup arasında ise Avrupalı liberal-demokratik kapitalizmin kıymetine duyulan naif güven bulunmakta. Avrupa Ukrayna’daki protestolarda kendisinin en iyi ve en kötü yönlerini, hem özgürleştirici evrenselliğini hem de karanlık zenofobisini (yabancı düşmanlığını) görebilmekte.

Karanlık zenofobi ile başlayalım. Ukrayna’daki ulusalcı sağ bugün Balkanlar’dan İskandinavya’ya, ABD’den İsrail’e, Orta Afrika’dan Hindistan’a olup bitenlerin sadece bir örneğidir: etnik ve dinsel tutkuların patlaması ve Aydınlanma değerlerinin gerilemesi. Bu tutkular her zaman pusuya yatmış olarak mevcuttu; yeni olan sınırsız utanmazlıkla ortaya çıkmalarıdır. Özgürlük, eşitlik, bütün üyeleri için eğitim ve sağlık hakkı gibi büyük modern aksiyomları içselleştirmiş, ırkçılık ve cinsiyetçiliğin kabul edilemez ve saçma kılındığı bir toplum hayal edelim. Ama bir de bu toplumda adım adım, bu aksiyomlara sahte bir bağlılık gösterilerek tözlerinden fiili olarak yoksun kılındıklarını hayal edin. Yakın Avrupa tarihinden bir örnek: 2012 yazında, sağ-kanat Macar başbakan Viktor Orbán Orta Avrupa’da yeni bir ekonomik sisteme ihtiyaç olduğunu ilan etti. ‘Umalım ki’ diyordu, ‘Tanrı bize yardım eder de ekonomik olarak ayakta kalabilmek için demokrasinin yerine yeni bir tür politik sistem icat etmek zorunda kalmayız … İşbirliği bir kuvvet meselesidir, niyet değil. Belki işlerin böyle yürümediği ülkeler vardır, mesela İskandinav ülkeleri, ama bizim gibi yarı-Asyalı karışmış bir halk ancak kuvvetin olduğu yerde birleşebilir.’

Bu sözlerdeki ironi bazı eski Macar muhaliflerde de kaybolmaz: Sovyet ordusu 1956 ayaklanmasını ezmek üzere Budapeşte’ye hareket ettiğinde kuşatılmış Macar liderler Batıya sürekli olarak Avrupa’yı Asyalı komünistlerden korudukları mesajını gönderdiler. Bugün, komünizmin çökmesinin ardından, Hıristiyan-muhafazakar hükümet kendi esas düşmanını bugünkü Batı Avrupa’nın temsil ettiği çokkültürlü tüketimci liberal demokrasi olarak çizmekte. Orbán ‘Asya-tipi kapitalizme’ yönelik sempatisini çoktan ifade etti; eğer Orbán üzerinde Avrupa baskısı devam ederse, Doğuya şöyle bir mesaj göndermesini kolaylıkla hayal edebiliriz: ‘Biz burada Asyayı koruyoruz!’

Bugün göçmen-karşıtı popülizm ile doğrudan barbarlığın yerini insani yüzlü bir barbarlık aldı. Hıristiyan ‘komşunu sev’ etiğinden barbar Öteki karşısında kabileye tanınan pagan ayrıcalıklara doğru bir gerileme gerçekleşiyor. Kendisini Hıristiyan değerlerin bir savunusu olarak temsil etse de bu aslında Hıristiyan miras karşısında en büyük tehdittir. ‘Kiliseye karşı özgürlük ve insanlık adına savaşmaya başlayan insanlar,’ diye yazıyordu G.K. Chesterton yüz yıl önce, ‘sonunda sırf Kiliseyle savaşabilmek için özgürlük ve insanlığı bir kenara atarlar … Laikçiler ilahi şeyleri yıkmakla kalmadılar; laikçiler laikçi şeyleri de yıktılar, onlar için elverişli olacaksa.’ Aynısı din savunucuları için de geçerli değil mi? Fanatik din savunucuları çağdaş laik kültüre saldırmakla yola çıksalar da; sonunda her türlü anlamlı dinsel deneyimi terk etmeleri şaşırtıcı değildir. Benzer şekilde, birçok liberal savaşçı anti-demokratik köktencilikle savaşmaya o kadar isteklidir ki, sonunda sırf terörle savaşabilmek için özgürlük ve demokrasiyi bir kenara atarlar. ‘Teröristler’ ötekileri sevdikleri için bu dünyayı yıkmaya hazır olabilirler, ama terörle savaşanlar Müslüman ötekilerden duydukları nefretle bizzat kendi demokratik dünyalarını yıkmaya hazırdırlar. Bazıları insan onurunu o kadar sever ki bunu savunmak için işkenceyi yasallaştırmaya hazırdır. Avrupa’nın göçmen tehdidi karşısındaki savunucuları da hemen hemen aynısını yapmakta. Yahudi-Hıristiyan mirasını koruma gayretleri içinde bu mirastaki en önemli şeyleri terk etmeye hazırlar. Avrupa’nın karşısındaki hakiki tehdit Avrupa’nın göçmen-karşıtı savunucularıdır, onu işgal etmek için bekledikleri farzedilen göçmen kalabalıklar değil.

Bu gerilemenin işaretlerinden biri yeni Avrupa sağından gelen, iki ‘aşırılık’, sağ ve sol arasında daha ‘dengeli’ bir bakış talebidir. Bize sürekli olarak, aşırı sol (komünizm) karşısında, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın aşırı sağa (yenilmiş faşistlere) davrandığı gibi davranılması gerektiği söylenmekte. Ama gerçekte burada bir denge yoktur: faşizmin komünizmle eş tutulması gizli olarak faşizme ayrıcalık tanır. Böylece sağ, faşizmin komünizmi kopyaladığını öne sürer: faşist olmadan önce Mussolini bir sosyalistti; Hitler de bir Nasyonal Sosyalistti; toplama kampları ve soykırımcı şiddet Naziler bunlara başvurmadan on yıl önce Sovyetler Birliği’nin özellikleriydi; Yahudilerin imha edilmesinin bariz bir önceli sınıf düşmanının imha edilmesidir, vesaire. Bu argümanların amacı ortalama bir faşizmin komünist tehdite haklı bir karşılık olduğunu ileri sürmektir (çok önceden Heidegger’in Nazizme bulaşmasını savunan Ernst Nolte’nin yaptığı gibi). Slovenya’da sağ İkinci Dünya Savaşı’nda partizanlarla savaşan anti-komünist Güvenlik Kuvveti’nin yeniden kurulmasını savunmakta: onlar zor bir tercih yaparak çok daha kötü olan komünizmi engelleyebilmek için Nazilerle işbirliğine girmişlerdi.

Ana akım liberallerin dediğine göre, temel demokratik değerler etnik ya da dinsel köktenciliklerin tehdidi altında olduğu zaman, liberal-demokratik gündem etrafında birleşilmesi, kurtarılabilir olanın kurtarılması ve daha radikal toplumsal dönüşüm rüyalarını bir kenara konması gerekir. Ama bu dayanışma çağrısında ölümcül bir kusur var: liberalizm ve köktenciliğin kısır döngüye kapılmış hallerini görmezden gelinmekte. Köktenciliğin hiddetle öne çıkmasının nedeni, liberal serbestçiliğin saldırganca ihraç edilme çabasıdır. Bugünkü politikacılar bize liberal özgürlük ve köktenci baskı arasında bir tercih yapmamızı önererek muzaffer bir edayla şu retorik soruyu sorduklarında, ‘Kadınların kamusal yaşamdan dışlanarak haklarından mahrum kalmalarını mı istiyorsunuz? Dini eleştiren herkesin ölümle karşı karşıya gelmesini mi istiyorsunuz?’, yanıtın bu kadar aşikar olması bizde kuşku uyandırmalıdır: kim bunu ister ki? Mesele liberal evrenselciliğin çok uzun zamandır masumiyetini yitirmiş olmasıdır. Max Horkheimer’in 1930’larda kapitalizm ve faşizm için söylediği şey bugün farklı bir bağlamda geçerlidir: liberal demokrasiyi eleştirmek istemeyenler dinsel köktencilik hakkında da sessiz kalmalıdırlar.

Peki liberal-demokratik kapitalist Avrupa rüyasının Ukrayna’daki kaderi ne olacak? AB içinde Ukrayna’yı neyin beklediği açık değil. Sovyetler Birliği’nin son yıllarından bilinen bir fıkra var, sık sık anlatırım ama buraya çok uygun. Bir Yahudi olan Rabinoviç göç etmek ister. Göçmen ofisindeki bürokratın ‘Neden?’ sorusunu Rabinoviç şöyle yanıtlar: ‘İki nedenle. Birincisi, Sovyetler Birliği’nde Komünistler iktidarlarını yitirirse yeni iktidarın Komünistlerin bütün suçlarını biz Yahudilerin üzerine atmasından korkuyorum.’ Bürokrat sözünü keserek ‘Ama bu saf saçmalık, Sovyetler Birliği’nde hiçbir şey değişemez, Komünistlerin iktidarı ebediyen sürecektir!’ dediğinde, ‘Doğrusu,’ der Rabinoviç, ‘ikinci nedenim de bu.’ Bir Ukraynalı ile AB yetkilisi arasında buna eşdeğer bir diyalog hayal edelim. Ukraynalı şikayet eder: ‘Ukrayna’da panik içinde olmamızın iki nedeni var. Birincisi, Rus baskısı altında AB bizi terk ederse ekonomimiz çöker diye korkuyoruz.’ AB yetkilisi sözünü keser: ‘Ama bize güvenebilirsiniz, sizi terk etmeyeceğiz. Hatta sizin ülkenizde idareyi ele alacağız ve ne yapacağınızı söyleyeceğiz!’ ‘Doğrusu,’ der Ukraynalı, ‘ikinci nedenim de bu.’ Mesele Ukrayna’nın Avrupa’ya layık olup olmaması, AB’ye girecek kadar iyi olup olmaması değil, esas bugünkü Avrupa’nın Ukraynalıların özlemlerini karşılayıp karşılayamayacağıdır. Eğer Ukrayna sonunda bir etnik köktencilik ve liberal kapitalizm karışımına dönüp ipleri oligarkların eline verirse, bugün Rusya (veya Macaristan) ne kadarsa o kadar Avrupalı olacaktır. (Ukrayna’daki olaylarda çeşitli oligark gruplarının —’pro-Rusya’ ve ‘pro-Batı’— oynadıkları role pek az dikkat çekiliyor.)

Kimi politik yorumcular AB’nin Rusya’yla olan çatışmasında Ukrayna’ya yeterli destek vermediğini, Rusya’nın Kırım’ı işgal edip topraklarına katmasına AB’nin yarım ağızla karşılık verdiğini öne sürüyor. Ama başka türlü bir destek de çarpıcı bir şekilde eksikti: çıkmazın çözülmesi için herhangi bir gerçekleştirilebilir stratejinin önerilmesi. Kendi tarihinin özgürleştirici çekirdeğine olan bağlılığını yenilemediği sürece Avrupa böyle bir strateji önerebilecek bir konumda olamayacak. Ancak eski Avrupa’nın çürüyen ölüsünü geride bırakarak Avrupa’nın égaliberté mirasını hayatta tutabiliriz. Ukraynalılar Avrupa’dan bir şey öğrenecek değiller: Avrupa’nın Maidan’daki protestocuları harekete geçiren rüyaya uygun olarak yaşamayı öğrenmesi gerekiyor. Korkmuş liberallerin öğrenmesi gereken ders, liberal mirasta kurtarılabilir olanı kurtaracak olanın ancak daha radikal bir sol olduğudur.

Maidan protestocuları kahramandılar, ama gerçek kavga —yeni Ukrayna’nın ne olacağı üzerine kavga— şimdi başlıyor ve Putin’in müdahalesi karşısındaki kavgadan çok daha çetin olacaktır. Yeni ve daha tehlikeli bir kahramanlığa ihtiyaç var. Bu kahramanlık, kendi ülkelerinin ulusalcı tutkusuna, bunun bir iktidar aracı olduğunu teşhir ederek karşı çıkan Ruslarca gösterildi bile. Ukraynalılar ve Ruslar arasında temel dayanışmanın öne sürülmesinin ve çatışmanın bizzat koşullarının reddedilmesinin zamanıdır. Bir sonraki adım, Ukraynalı politik aktivistler ve Putin rejimi karşısındaki Rusya muhalefeti arasında örgütsel ağlarla kardeşliğin kamusal olarak ortaya konmasıdır. Bu söylediğim ütopya gibi gelebilir, ama protestolara hakikaten özgürlükçü bir boyut verebilecek olan ancak böyle bir düşünüştür. Aksi halde, oligarkların manipüle ettiği ulusalcı tutkular arası çatışmalarla baş başa kalırız. Böylesi jeopolitik oyunlar, otantik özgürleştirici politikanın ilgi alanının tamamen dışındadır.

25 Nisan

(Çeviri: Işık Barış Fidaner)

1 Comment

Filed under çeviri

One response to “İnsani Yüzlü Barbarlık – Slavoj Žižek

  1. Pingback: NO FÜTUR — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER