Toplumsal Belirlenimciliğe Karşı – McKenzie Wark

McKenzie Wark — 5 Aralık 2013 — publicseminar.org

Herhangi bir işi tamamlamak genelde farklı tür işler yapan insanların işbirliğini gerektirir, ki bu insanların yaptıkları iş çeşitleri, türlü düşünme çeşitlerini de biçimlendirmiştir. Bir tür çeviri ya da kod ayarlaması gereklidir. Farklı entelektüel emek türleriyle uğraşan insanları ortak bir görev için hizaya getirmek bile yeterince zor olabilir. Zihin emeği ve kol emeği arasında, ve tabi bunlarla afektif emek arasında işbirlikleri, bu çabayı bütünüyle karmaşıklaştırır.

O zaman biz entelektüel emek türleriyle uğraşanlar olarak biraz kod ayarlama pratiği yaparsak belki bir başlangıç olur. Diyelim ki, dilin kullanımına dair eğitim görenlerimiz, kod ile çalışanlarımızla nasıl işbirliği yapacak? İki tür iş de bilgisayara uzun uzun bakarak bol bol kahve tüketmeyi içeriyor. Ne kadar zor olabilir ki? Aşırı zor olduğu ortaya çıkıyor. Emek bölüşümü düşünüşleri de bölüyor. Kendi örgütlediğimiz kısmı sanki bütünün anahtarıymış gibi fetişleştiriyoruz.

Bu anahtar içgörü, son zamanlarda kafamı oldukça yoran, bugünlerde az bilinen bir düşünüre, Alexander Bogdanov’a aitti. Bogdanov Bolşevik liderliğinde Lenin’in rakibiydi, Lenin onu gönderene kadar. Yaşamının geri kalanının çoğunu farklı türlerde emeklerin nasıl işbirliği yapabileceği sorunu üzerinde çalışarak geçirdi. Buna dair ütopyacı bir roman, ve felsefe sayılabilecek bir eser yazdı.

Sorun Bogdanov’a göre, toplam emek sürecinde kendi yapageldiğimiz kısmı fetişleştirmemiz, onu anahtar parça saymamızdır. Sürecin geri kalanını, toplumsal bütünü, hatta bütün evreni, bizim belirli emeklerimizden türetilmiş metaforlara göre tahayyül ederek bu yanlışlığı katmerlendiririz. O bunu yerine-geçme olarak adlandırdı. Felsefe, Bogdanov’a göre, somut bir emek sürecinden bir imgeyi alarak bilinenden bilinmeyene doğru metaforların yerine-geçmeleri yoluyla dünyanın geri kalanını açıklayan herhangi bir düşünce sistemidir. Geri kalan kısmı bildiğimiz kısmın örüntüsüyle tahayyül ederiz. Yani “Lord benim çobanımdır”, gökyüzü ve yeryüzünü anlamanın bir yoludur —eğer kişi çoban olagelmişse.

Bize gelirsek: beşeriyetçiler dünyayı sanki kendi yaptıkları dünyanın en önemli şeyiymiş ya da öyle olmalıymış gibi tahayyül ediyor; teknologlar, karşılık olarak, dünyayı sanki kendi yaptıkları dünyanın en önemli şeyiymiş ya da öyle olmalıymış gibi tahayyül ediyor. İkisinin de tahayyülünde, kendi çalıştıkları parça anahtar parçadır ve diğer parçalar aynı örüntüye dayalı olarak düşünülebilirdir, dahası öyle düşünülmelidir. Beşeriyetçiler teknologları duyarlılık eğitimine ihtiyacı olan kadın düşmanı maymunlar çetesi olarak tahayyül ediyor. Karikatür çizersek: Teknologlar politikanın bozuk bir sistem olarak hızlı bir hackathon’la tamir edilebileceğini düşünüyor.

Şimdilik iki tarafın da bu konuda haklı olduğunu varsayalım. Hakikaten teknolojik işyerlerinde toplumsal cinsiyet sorunu var; politika da bozuk bir sistem. Bu iki dünya görüşü arasında nasıl müzakere yapabiliriz? Büyük bir sentez aramak muhtemelen abesle iştigal olur. Yine de böyle bir sentez nereden başlayabilirdi? Taraflardan her birinin diğerini onun kendisini bildiğinden daha iyi açıklayacağına dair emperyal iddialarının sonu gelmiyor ki.

Bogdanov’un ilginç bir çözümü vardı. Belki de ihtiyaç duyduğumuz şey bir büyük kuram veya bir esas düşünür değil, bir emek sürecinden diğerine düşünüşleri deneysel olarak haritalayarak, bir imge veya yöntemin bir alandan diğerine gerçekten çevrilebilir olup olmadığını anlayacak bir emek sürecidir. Bence onun büyük projesi olan tektoloji‘nin bütün derdi buydu. Bu bir kuram değil pratikti, bilinçli ve deneysel olarak bir emek sürecinin dilini diğerinin diline çevirerek işe yarayıp yaramadığının görülmesiydi.

Bogdanov’a göre ilerleme emeğin yeni bir örgütlenişi olacaktı. O bir Marksistti. Ama ilerlemenin aynı zamanda bilginin de yeni bir örgütlenişini gerektirdiğinde şiddetle ısrar etmişti. Ama bu bir partinin tekeli olmayacaktı. Emekten çıkan bilgiyi örgütlemenin yeni bir tür pratiği olacaktı. Hem şiirsel hem de bilimsel bir pratik olacaktı. Bir emek sürecine ait düşünce biçimi metaforik olarak diğerlerine uygulanabilecek, ama bu yerine-geçmenin test edilmesi ve geçerlenmesi gerekecekti.

Bence burada Bogdanov’un düşüncesinde güçlü ve yol gösterici bir içgörü bulunuyor, özellikle bizim zamanlarımız için. İklim değişikliği gibi bir mesele bilgi ve emek türleri arasında eşi görülmemiş bir işbirliğine ihtiyaç duyacaktır. Böyle bir zorluk tabi ki üretim ilişkisinin yeni türlerini, yeni teknolojileri, afektif kültürün yeni türlerini, dünyayı örgütlemenin yeni yollarını üretmemizi gerektirebilir.

Burada, beşeri bilimlerden açığa çıkan bir düşünce hevesine —dünyayı tamamen tek başlarına açıklamak— biraz sınır koyabilecek bir anahtar bulunduğunu düşünüyorum. Biz beşeriyetçiler dünyayı kendi çalışageldiğimiz dil araçları yoluyla tahayyül etmekten vazgeçemeyiz. Ama bu dünya görüşlerini diğerleri ile daha üretken olarak ilişkilendirmenin bir yolu olabilir.

Örnek olarak beşeriyetçilerin ‘teknolojik belirlenimci!’ hakaretine kolaylıkla başvurmalarını alalım. Teknolojiye dair herhangi bir inşa edici yolla düşünmek bile bununla suçlanma riski taşıyor. Mesela David Golumbia’nın ‘teknoserbestici’ sağ üzerine aslında oldukça ilginç olan makalesinde bu suçlama karşımıza çıkıyor. “Toplumsal inşacı olunmalıdır, teknolojik belirlenimci olunmamalıdır” diyor, uzmanlık alanı toplumsalın pratik bilgisi olanlar.

Ama neden insan teknolojik inşacı olamasın? Neden bu bir düşünce kategorisi bile değildir burada? Ve neden insan toplumsal belirlenimcileri mesnetsiz metaforik yerine-geçirişlerinden dolayı itham edemesin? (dünya “baştan aşağı kaplumbağadır” ama kaplumbağa burda teknik değil toplumsal biçim oluyor). Gördüğünüz gibi oyun hileli. Tekniğin fetişi karşısında beşeriyetçi de toplumsalın fetişini öne sürer. Ve teknik ile toplumsal arasındaki ilişkinin düşünülmesinde bu temelde otuz yıldır hepi topu sıfır ilerleme olmuştur.

İddiam bu toplumsal belirlenimciliğin yanlış olduğu değil, kısmi ve yanlı olduğudur. Toplumsal belirlenimci bildiği şeyi fetiş yapar, ve bildiği şey, yaptığı şeyden çıkıp inşa edilmiş bir metaforik yerine-geçmedir. Çekici olan birine her şey çivi gibi gözükebilir, ama çekiç fikri olan birine de her şey çivi fikri gibi gözükür. Çoğunlukla dil ve fikirlerle çalışan insanlara her şey dilden ve fikirden yapılmış gibi gözükür.

Toplumsal belirlenimciliğin birçok aroması bulunuyor. En yakın zamanlı olanlar, tuhaf nedenlerle, aslında sosyolojiden çıkmış değiller. Kültürelci ve politik olan iki tanesi en azından benim dünyamda görece nüfuz sahibi. İlkinin kabardığı tepe noktası yirminci yüzyılın sonuydu. Bunu temsil edebilecek düşünür Gayatri Spivak’tır. Kod sözcüğü fark idi. Dil ile iştigal ediyordu. Herhangi bir şeyi ve her şeyi dil olarak gördü ve her yerde fark buldu. Toplumsal belirlenimciliğin ‘politikçi’ versiyonu bu yüzyılın başında yaygınlaştı. Bunu temsil edebilecek düşünür Alain Badiou’dur. Dilden ziyade düşünce ile iştigal ediyordu. Soyut düşünce üzerine özenli bir eğitimle donanmış olarak baktığı dünyada, farktan ziyade, evrenseli yeniden buldu.

Bu kaba oldu tabi ki. İyi eğitimli beşeriyetçi şimdiden düşünüyor ‘Ama… Ama…’. Ama beni izlemeye devam edin. Eğer bir düşünce şeklini özetleyemezsek, belirli bir an içinde ve o an için hızlıca eklemleyemezsek, düşünce hiçbir zaman pratikleşemez. İşte bence Bogdanov bu yüzden metaforik yerine-geçme ve geçerlemenin şiirselliğini dikkate almaya yönelmişti. Seminer zamanının dışına ve eyleme adım atabilecek bir bilgi pratiği türü gibi gelmişti bu ona. Ve bu yüzden: özetlemeye dönelim.

Eğer Spivak “metnin dışında hiçbir şey yoktur” sloganının sürdürücüsü olduysa, Badiou’nun bunun yerine önerdiği “matematik ontolojidir” oldu. Birbirleriyle ilişkileri içinde bu iki perspektif, beşeriyet düşünürü ve işçisinin emeğinin ötesinde neler bulunduğuna dair öylesine uyumsuz ki. Ama Bogdanovcu bir bakış açısından bunlar aynı şeyin versiyonlarıdır: yerine-geçme. Kişi kendi emeğinin bir parçasını —fonemler ya da mathemler— alır ve bir yerine-geçme zinciri ile onu bilinebilir dünyanın dokusu kılar.

Buna karşılık gelen kültürelci ya da politikçi eylem programı aynı şekilde ilerler: bir modaya göre madun ‘konuşur’, ya da komünist eşitliğin evrensel bir postulası vardır. Aynı ya da başka. Eylem şekillerinin yerine-geçme ile dışarıya doğru uzatıldığı kategoriler entelektüel emeğin örgütlenişi içinde anlam taşır, ama belki de başka yerde anlam taşımaz.

İki durumda da teknik, gerçek bir araştırma nesnesi olmaz. Gündelik, aşağı bir şeydir, düşünülecek bir nesne değildir. Ancak yorumbilimsel bir kuşkunun yöneltilebileceği bir şeydir. En genel eylem çeperinin anlaşılacağı şekil, ya kültür ya da politika olmalıdır. Teknoloji bir ilgilenme marjına sahip değildir; politika ve kültür ise sahiptir.

Daha yakından irdelenirse bu oldukça fantastik gözüküyor. Kültür, kültür endüstrisinin sahası değil miydi? Politika, yönetilen tahakkümün sahası değil miydi? Ha, değer yüklenmiş olan kültür veya politika o dediğiniz değil. Hayali, başka bir kültür ya da politika. İyi türde olanı! Hani, işte, entelektüel emeğe benzeyeni. Özdüşünümsel modernist kültür var mesela, ya da afektif değil de entelektüel liderliğe dayanan politik partiler var.

Ama dikkat edin, politik ve kültürel, ütopyacı tarafa sahip birer saha olabilirken, teknoloji her hamlede bu yeterlikten yoksun bırakılmaktadır. Teknolojide ütopyacı bir marj bulanlar sadece sağdaki siber-serbesticiler olur. Solcular için bu başka bir yerde olmalıdır. İşte bu yüzden Bernard Stiegler teknolojinin ‘pharmakon’, karar verilemez bir deva/zehir olduğunu öne sürdüğünde büyük skandal oldu. (Gamer Kuramı‘nda ilişkili bir tartışma yaptım). Yani kültürel bir tahayyüle ya da politik bir tahayyüle sahip olmamız tembihleniyor, ama Anne Balsamo’nun teknolojik tahayyül dediği şeye sahip olmamız tembihlenmiyor. Kültür ve polika, görünüşe göre soldadır, teknoloji (ve ekonomi) sağdadır.

Bunun absürtlüğü kolaylıkla görülüyor. Tamam, diyelim ki tekno-serbesticilerin sağ kanat teknolojik tahayyülü sol kanadı ekarte ediyor olsun. O zaman sağ kanat kültürel ve politik tahayyüllerin mevcudiyeti de oradaki solu ekarte etmez mi? Sonuçta bunlar kesinlikle mevcuttur ve güçlü kuvvetlerdir. Sağın da kendi beşeriyetçi işçileri bulunuyor neticede. Onlar da kendi dolaysız emek süreçlerinden çıkardıkları şeyleri bütünün dokusunun yerine-geçiriyorlar. Ve onların orada gördükleri ya bağlayıcı otorite ya da özgür bireysel failler oluyor. Rahipler sınıfının ‘hayırseverliği’ ya da küçük-burjuvazinin ‘kendi gücüne dayanması’ onların evren modelleridir. Ve bazen görünüşe göre —bizim de modellerimiz olurlar.

Teknik işçilerin kelimenin bütün anlamlarıyla birer dron olmadıklarını, bizim gibi düşünen, hisseden, etik zorluklar yaşayan varlıklar olduklarını kabullenebiliyorsak, o halde, daha iyi bir dünya için bizlerin emekleri onların emekleriyle nasıl bir araya gelebilir? İlginçtir, iki tarafta da çok benzer hareketler türemekte.

‘Bizim’ tarafta bu, tartışma forumlarının, çeşitli özgür üniversitelerin, açık erişim blogküresel özerk söylemlerin dönüşü oldu. Burada bulunan herkes bilgi ve eylemin örgütlenişine dair sorunlar olduğunu düşünmekte ve buna dair küçük de olsa bir şeyler yapmakta.

Ama durun: teknoloji tarafında da aynı şey oluyor! Hackspace’ler var. Bilgi ve emeğin mevcut örgütlenişinin bozuk olduğunu bilen ve başka bir şey inşa etmek isteyen teknik işçiler var. Bu iki hareket arasında daha fazla diyalog gelişse nasıl olurdu?

Elbette hackspace var, hackspace var. Bazıları hakikaten teknik bilgi paylaşımı için küçük bir üs yaratma girişimidir. Bazıları ise start-up curcunasına yapılan ilavelerden ibarettir. Ama biz beşeriyetçiler start-up kültürünü taşlamaya başlamadan önce kendi gayet kirli ekonomimize bakalım. Bir çeşit prestij yönetimi sisteminin içinde bulunuyoruz, herkesin ayağının ucuyla basmaya, yeterince şanslıysa yüksek rütbelere doğru zıplamaya çalıştığı, sanat ve eğitim kurumlarından oluşan muazzam bir hiyerarşi bu.

Ve iki tarafta da, emek aynı güvencesizlikle karşı karşıya. Start-up dünyası nihayetinde adjunct emeğin başka bir türü, burada ödemeler ücret yerine piyango biletleriyle yapılmakta. Buna kendini kaptıran insanlar, en az beşeriyetçinin antika feodal curcunasındaki insanlar kadar bağlılık, sinisizm ya da pragmatizm taşıyabilirler. Esas mesele, kendi uzmanlık türümüzün ne de özel olduğuna dair fetişlerimizi aşabilirsek, güvenli ve güvencesiz işçiler arasında dayanışma yaratılabilmesi olacaktır. Sistem iki tarafta da bizi birbirimizden ayıracak şekilde inşa edilmiştir.

Özgür üniversiteleri ve hackspace’leri Bogdanov’un proletkult fikrinin kendiliğinden versiyonları olarak görüyorum, ama yirmibirinci yüzyıl biçimi içinde. Başka bir temelde, başka bir yaşama yolu için, mümkün olduğu ölçüde kendimizi örgütlemeye başlayabileceğimiz biçimler bunlar. Herkesin özel, bütünleyici bilgi iddiasında olduğu sonu gelmez sidik yarışlarından ziyade, her şeyin bir büyük sentezini kovalamaktan ziyade, belki de bunlar arasında bir tür çeviri pratiğine ihtiyacımız var.

Bu bir anlamda beşeriyetçi bir görev. Bu yüzden konuşmalarıyla ancak bölünmeyi ağırlaştıran beşeriyetçilere ayıracak çok az vaktim bulunuyor. Çevirmek bizim işimiz! Ama bunun anahtarı ‘dinlemek’. Tabi ‘yakın okuma’ yapmak da. Diğer alanlardaki işçi arkadaşlarımızın ne düşündüğünü, ne hissettiğini, ne yapığını duyup görebiliyor muyuz? Bir beşeriyetçi olarak teknoloji hakkında konuşmak böyle bir çabayı gerektiriyor, nüanslardan vazgeçilmesini gerektiriyor.

Artık teknolojiye eleştiri nesnesi muamelesi yapabileceğimiz teknoloji-olmayan herhangi bir yer bulunmadığını teslim edebilir miyiz? Donna Haraway’in dediği gibi, siborglarız. Son yirmi yıldır okuyup öğrettiklerimize dayanarak bu verili kabul edilmeli. Herhangi bir kendi-başkası ilişkisi karmaşık olmak zorundadır. Öğrencilerimize Bladerunner izletmeyi sürdürmemiz bu dersi aldığımızdan değil midir? Ve artık internette yayınlanmış herhangi bir ‘teknoloji eleştirisi’nin tabiatı gereği kendini çürüten bir şey olduğu öncülünden başlayarak yola devam edebilir miyiz?

Toplumsal belirlenimciliğin önceki, kültürelci versiyonunun büyük temalarından biri susturulmuş olanın ne veya kim olduğunu dinleme fikriydi. Madun konuşabilir mi? Siborg konuşabilir mi? Eleştirel, yaratıcı, solcu teknologların silinerek susturulması tam olarak budur. Eğer o sesler tartışmanın bir parçası değilse, o zaman bu tartışma tam olarak nedir? Neden David Golumbia serbestici Eric Raymond’dan bahsederken ABDli komünist partililerden doğma Richard Stallman’dan bahsetmez? Norbert Weiner, Mike Cooley, Stafford Beer ve birçok başkalarının makine içinde makineye karşı mücadelelerinin üzerinden suskunlukla atlamayı sürdürüyor değil miyiz?

Yapılacak o halde bir parça etnografik bir iştir. Farklı emek türlerinin pratiklerinin, düşünce şekillerinin, duygusal haritalamalarının planını çıkaralım. Prima facie [ilk olarak] enformasyon kaynaklarımıza kendilerine ait etik ve politik şekillere sahip olabilme itibarını verelim. Ama çalışmanın ölçüşemez yollarını haritalamanın ötesine gidelim ve başka bir dünya inşa etmek için nasıl işbirliği yapılabileceği üzerine çalışalım.

Burada Bogdanov’un deneysel pratiğinin bir yeri olabilir. Deneysel olarak, bütün bir dünya görüşünü değilse de belirli işlevsel kavramları bir emek küresinden diğerine aktarabilir miyiz? Geçmişe baktığımda belki de Bir Hacker Manifestosu‘nda yapmaya çalıştığım şey buydu. Entelektüel mülkiyet üreten her tür etkinliğin birbirleriyle ilişkili olduklarını (onları pazarda mübadele edilebilir kılan bu mülkiyet biçimi ile güncel olarak ilişkili olduklarını) düşünsek nasıl olur? Biz beşeriyetçi ve kültürel işçileri de hackerlar olarak düşünsek nasıl olur? Bu pek sonuç vermeyen bir deney oldu. Beşeri akademikler şimdi daha ziyade hacklemenin ‘kötü’ tarafını görmek istiyorlar —sanki hackerlar da akademinin ‘kötü’ tarafıyla haşır neşir değilmiş gibi! Bunlar ne komik cinliklerdir, bu kadar ciddi olmasa.

Burada Bogdanov’un düşüncesinin kendi türünde bir fetişizmden bütünüyle azade olmadığı baştan teslim edilmeli: emek bakış açısı. Bogdanov, provokatif olarak, Marx’ın başarısında ayırt edici olan şeyin materyalizm değil emek bakış açısı olduğunu öne sürüyor. (Bu başka zamanki bir tartışma olsun.) Bogdanov’a göre emeğin kendi dünya görüşü vardır. Dünyayı bir otorite veya mübadele olarak görmez, çünkü dünyadaki yapıp etmelere dair deneyimi bir aristokratın/rahibin, veya bir burjuvanın deneyimi değildir. Emek bakış açısı yoldaşçadır, işbirliğine ve ortaklığa aittir. Bogdanov’un projesi hem emek hem de bilgiyi bu bakış açısına göre örgütlemek, buradan da dünyanın örgütlenmesine geçmektir. Bu onun vurguladığı bir şey olmasa da, ve biz onun adına vurguluyor olsak da, Bogdanov’a göre emek bir özneden ibaret değildir. Her zaman tekniğin içine, onun çabalarına direnen bir dünyanın içine bindirilmiştir, ki buna verdiği isim ‘doğa’dır.

Elbette iki tür emekten —beşeriyetçi; teknik— daha fazlası vardır. Ama bence kol emeği ile konuşmayı —kol emeği adına demiyorum— iddia edebilmek için önce bulunduğumuz yerde ilerlememiz gerekiyor. Afektif emek veya en geniş tanımıyla seks işi için de bu geçerli. (Bu konuda bkz. Beatriz Preciado, Testo Junkie). Bu öykü gerçekte iki tane değil, çok sayıda emek biçimi ve ortaya çıkardıkları dünya görüşlerine dairdir. Ama insan bir yerden başlamalı. O zaman toplumsal belirlenimcilerin —Spivak, Badiou ve hepsi— başarılarını kabul ederken aynı zamanda kendi yapma ve bilme şekillerine dair bir fetiş barındırdıklarını da anlayalım.

Bunların hiçbiri ya/ya da değildir. Ortaklaşa emek ve-ayrıca türü bir oyundur. Lisansüstünden kalmış her şeye rakip konumlar arasında birer tartışma (X’in savunulmasının Y pahasına olmak zorunda olduğu birer tartışma) muamelesi yapma alışkanlığından çıkmamız gerekiyor. Bu dil mübadelenin, pazarın, birbirini dışlayan rakip ürünleri satmanın dilidir. Diğer kötü alışkanlık, X’in kökeni itibariyle Y’den daha yüksek rütbeli olduğunu düşünmek. Bu otoritenin dilidir, ölmeyi reddeden bir çeşit zombi feodalizmdir. Emek bakış açısı için en azından bunlar olmalı.*

Açık olmak gerekirse, kültürelci veya politikçi dünya görüşü taşıyan meslektaşlarıma karşıt olarak yazıyor değilim, bu yazdıklarımın bir kısmı sert gelse de. Yaptıklarına değer veriyorum. Pek değer vermediğim şeyse emek ve bilginin bizim gerçek anlamda yoldaş olmamızı etkin olarak önleyen bu antika örgütlenişidir.

*: Burada tarif edilen iki düşünüşü Kojin Karatani Dünya Tarihinin Yapısı‘nda sırasıyla C tipi ve B tipi mübadele şekilleri olarak kodlamakta.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

3 Comments

Filed under çeviri, bilim, programlama