Piketty’nin Kapital’i üstüne düşünceler – David Harvey

David Harvey
Mayıs 2014, davidharvey.org

Thomas Piketty’nin yazdığı Kapital adlı kitap oldukça heyecan yarattı. Piketty, “korkunç” zenginlik ve gelir eşitsizlikleri dediği özelliği taşıyan “patrimonyal” kapitalizm biçiminin yaratılması trendine karşı koymanın tek yolunun tedrici vergilendirme ve küresel bir zenginlik vergisi olduğunu savunuyor. Ayrıca hem zenginlik hem de gelirdeki toplumsal eşitsizliğin son iki yüzyıldır nasıl evrimleştiğini, özellikle zenginliğin rolüne vurgu yaparak, acı verici ve reddedilemez detaylarıyla belgeliyor. Serbest pazar kapitalizminin zenginliği yaygınlaştırdığına dair, bireysel serbesti ve özgürlüklerin savunusunda bunun büyük bir siper olduğuna dair yaygın görüşü yerle bir ediyor. Serbest-pazar kapitalizmi, devlet tarafından büyün yeniden-dağıtıcı müdahalelerin yokluğunda, Piketty’nin tanıtlamasına göre, anti-demokratik oligarşiler yaratır. Bu tanıtlama serbestici öfkeye güç verirken Wall Street Journal’ı felce uğratmakta.

Kitap sıklıkla Karl Marx’ın aynı başlığı taşıyan ondokuzuncu yüzyıl çalışmasının yirmibirinci yüzyılda yerine geçebilecek bir kitap olarak sunuldu. Aslında Piketty niyetinin bu olduğunu reddetmekte, kitap da hakikaten kapital üzerine bir kitap değil. 2008 çöküşünün niçin olduğunu bize söylemiyor; bunca insanın uzatılmış işsizlik ve ipoteklere kurban gitmiş milyonlarca evin çifte yükünden kurtulmasının niye bu kadar uzun sürdüğünü söylemiyor. ABD’deki büyümenin Çin’e göre neden bu kadar ağırkanlı olduğunu, Avrupa’nın niçin kemer sıkma politikasına ve stagnasyon ekonomisine kilitlendiğini anlamamıza yardım etmiyor. Piketty’nin istatistiksel olarak gösterdiği şey (ve bunun için ona ve meslektaşlarına minnettarız) kapitalin tarihi boyunca giderek artan düzeylerde eşitsizlik üretme eğiliminde olduğudur. Çoğumuz için bu yeni bir haber değil. Ayrıca bu, tam olarak Marx’ın ilk Kapital versiyonunun Birinci Cildi’nin kuramsal sonucuydu. Piketty’nin buna işaret etmeyi atlamış olması şaşırtıcı değil, çünkü sağ kanat basının gizli Marksist suçlamaları karşısında Piketty Marx’ın Kapital‘ini okumadığını öne sürmüştü.

Piketty argümanlarını desteklemek için bir sürü veri topluyor. Gelir ve zenginlik arasındaki farka dair açıklaması ikna edici ve yardım edici. Ayrıca miras vergisini, tedrici vergilendirmeyi ve küresel zenginlik vergisini, zenginlik ve iktidarın daha fazla yoğunlaşması karşısında panzehirler olarak dikkatlice savunmakta (politik olarak uygulanabilir olmadıkları muhakkak da olsa).

Fakat zaman içinde daha büyük eşitsizliğe yönelik bu trend niçin oluyor? Piketty (Jane Austen ve Balzac’tan şık edebi anıştırmalarla çeşnilediği) verilere dayanarak olan biteni açıklayacak matematiksel bir kanun türetiyor: zenginliğin ünlü yüzde bir (tabi ki “Occupy” hareketi sayesinde popülerleşmiş bir terim) tarafında giderek-artan birikiminin basit bir sebebi vardır, o da kapital üzerindeki dönüş oranının (r) her zaman gelir büyüme oranını (g) aşıyor olmasıdır. Bu Piketty’ye göre her zaman için kapitalin “merkezi çelişkisi” olmuştur.

Fakat bu tür bir istatistiksel düzenliliğin, kanun bir yana, yeterli bir açıklama sağlaması bile zordur. Peki böylesi bir çelişkiyi üretip sürdüren kuvvetler nelerdir? Piketty bunu söylemiyor. Kanun kanundur ve bu böyledir. Açıktır ki Marx böyle bir kanunun varolmasını kapital ve emek arasındaki güç dengesizliğine dayandırırdı. Ve halen tutarlı bir açıklama olurdu. Ulusal gelirde emek payının 1970’lerden bu yana düzenli düşüşü, emeğin politik ve ekonomik bir güç olarak alçalması ve kapitalin devreye soktuğu teknolojilerle, işsizlikle, deniz-ötesi ve emek-karşıtı politikalarla (Margaret Thatcher ve Ronald Reagan’ın yaptıkları gibi) bütün muhalefeti ezmesinden türer. Margaret Thatcher’ın ekonomik danışmanı Alan Budd’un gafil bir anında itiraf ettiği gibi, 1980’lerin enflasyon-karşıtı politikaları “işsizliği yükseltmenin iyi bir yolu olmuş, işsizliği yükseltmek ise çalışan sınıfların gücünü azaltmanın aşırı arzulanır bir yolu olmuştu … burada mühendislenen şey Marksist terimlerle kapitalizmin kriz ile yedek emek ordusunu yeniden üreterek kapitalistlerin o gün bu gündür yüksek kâr elde etmelerini sağlamasıydı.” Ortalama işçilere ve CEO’lara yapılan ödemeler arasındaki disparite 1970’te otuz kat civarında bulunuyordu. Şimdi üç yüz katın çok çok üstündedir ve MacDonalds örneğinde yaklaşık 1200 kattır.

Fakat Marx Kapital‘in 2. Cildinde (ki neşeyle görmezden gelen Piketty bunu da okumamıştır) kapitalin ücretleri aşağı itme dürtüsünün bir noktada kapitalin ürününün pazar tarafından soğurulma kapasitesini kısıtlayacağına işaret etmişti. Bu ikilemi çok önceden fark eden Henry Ford’un işçileri için 5$ sekiz saat işgünü uygulamasını zorlaması, dediğine göre, tüketici talebini artırmak içindi. Birçok kişi etkili talep eksikliğinin 1930’ların Büyük Bunalımına temel teşkil ettiğini düşündü. Bu da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Keynesci genişleme politikalarına esin verdi ve sonuç olarak (zenginliklerde değilse de) gelirlerdeki eşitsizliklerde bir miktar azalma, güçlü talep altında büyümeye yol açtı. Fakat bu çözüm, emeğin göreli olarak güç kazanmasına ve tedrici vergilendirme ile desteklenen (Piketty’nin terimiyle) “sosyal devlet”in inşasına dayanıyordu. “Toplamda,” diye yazmış, “1932-1980 dönemi boyunca, yaklaşık yarım yüzyıl, Birleşik Devletlerde azami federal gelir vergisi ortalama yüzde 81 idi.” Ve bu hiçbir şekilde büyümeyi kırmamıştı (Piketty’nin sağ kanat inançları boşa çıkaran kanıtlarından biri de bu).

1960’ların sonuna doğru birçok kapitaliste emeğin aşırı gücü karşısında bir şeyler yapma ihtiyacı hasıl oldu. Sonuç olarak Keynes saygın ekonomistler panteonundan çıkarılarak Milton Friedman’ın arz taraflı düşünmesine geçildi, vergilendirmeyi düşürme değilse bile stabilize etme savaşımları verildi, ve sosyal devletin yapısı sökülerek emek kuvvetleri disipline edildi. 1980’den sonra azami vergi oranları aşağı indi ve —ultra zenginlerin önemli bir gelir kaynağı olan— kapital kazançları ABD’de çok daha düşük bir oranda vergilendirilerek zenginliğin zirvedeki yüzde bire akışına devasa bir destek verildi. Fakat bunun büyümeye olan etkisi, Piketty’nin gösterdiğine göre, ihmal edilebilir düzeyde oldu. Yani faydaların zenginlerden geri kalan insanlara doğru “damlaması” (sağ kanadın bayıldığı bir diğer inanç) işe yaramamıştır. Bunların hiçbirini matematiksel herhangi bir kanun dikte etmedi. Bu bütünüyle politikayla ilgiliydi.

Ama sonra tekerlek bir tam dönüş yaptı ve şu soru daha da acilleşti: talep nerededir? Piketty bu soruyu sistematik olarak görmezden gelmekte. 1990’ların buna verdiği yalancı yanıt, kredilerde muazzam genişleme oldu —mortgage finansının sub-prime pazarlara genişletilmesi de buna dahil. Fakat sonuçta şişen malvarlığı balonu patlamak zorundaydı ve 2007-8’de Lehman Kardeşlerle birlikte kredi sisteminin de devrilmesiyle patladı. Ne var ki kâr oranları ve özel zenginliğin daha da yoğunlaşması 2009 sonrasında her şey ve diğer herkes kötüye giderken çok çabuk toparlandı. Bugün ABD’de işverenlerin kâr oranları önceden beri oldukları kadar yüksektir. İşverenler üzerinde oturdukları büyük miktarda nakti harcamayı pazar koşulları gürbüz değil diye reddetmekte.

Piketty’nin matematiksel kanun formülasyonu işin içindeki sınıf politikasına dair açık ettiklerinden daha fazla şeyi kamufle ediyor. Warren Buffet’in işaret ettiği gibi, “tabi ki sınıf savaşı var, benim sınıfım yani zenginler bunu yapıyor ve biz kazanıyoruz.” Galibiyetlerinin anahtar bir ölçüsü, zirvedeki yüzde birin zenginlik ve geliri ile diğer herkesin zenginlik ve geliri arasında büyüyen disparitelerdir.

Öte yandan Piketty’nin argümanında merkezi bir zorluk bulunuyor: kapitalin hatalı bir tanımına dayanması. Kapital bir süreçtir, bir şey değildir. Paranın daha çok para yapmak için kullanıldığı, bunun da sıklıkla (tek başına bu değilse de) emek gücünün sömürüsü yoluyla yapıldığı bir dolaşım sürecidir. Piketty kapitali özel bireylerin, şirketlerin veya devletlerin ellerinde tuttukları bütün malvarlıklarının stoku olarak, yani kullanılıyor olsun ya da olmasın pazarda alınıp verilebilen bütün malvarlıklarının stoku olarak tanımlıyor. Toprak, emlak ve fikir mülkiyeti haklarının yanısıra benim sanat ve mücevher koleksiyonum da bu tanımın içine giriyor. Bütün bu şeylerin değerinin nasıl belirleneceği, uzlaşılmış bir çözümü bulunmayan zor bir teknik sorundur.* Anlamlı bir dönüş oranı (r) hesaplayabilmek için, başlangıç kapitaline değer biçebileceğimiz bir yol olmalı. Ne yazık ki üretiminde kullanılacağı mal ve hizmetlerin değerinden ya da pazarda kaça satılabileceğinden bağımsız olarak ona değer biçmenin bir yolu yoktur. Neo-klasik ekonomik düşüncenin (ki Piketty’nin düşünüşüne de bu temel teşkil etmekte) bütünü bir totoloji üzerine kuruludur. Kapitalde dönüş oranı kritik olarak büyüme oranına bağlıdır çünkü kapital üretmekte olduğu şeyler yoluyla değerlenir, üretimine girmiş bulunan şeyler yoluyla değil. Değeri spekülatif koşulların ağır nüfuzu altındadır ve Greenspan’in borsa ve konut pazarının karakteristiği olarak saptadığı ünlü “akıldışı coşkunluk” tarafından ciddi ölçüde saptırılabilir. Konut ve emlağı kapital tanımından çıkarırsak (ki içerilme gerekçeleri bayağı zayıftır) —serbest fonlayıcıların sanat koleksiyonlarının değeri bir yana— o zaman Piketty’nin yükselen zenginlik ve gelir disparitelerine dair açıklaması yüzüstü düşer, geçmiş ve güncel eşitsizlik durumlarına dair tarifleri ayakta kalsa da.

Üretken olarak kullanılmakta olmayan para, toprak, emlak, tesis ve teçhizat kapital değildir. Kullanılmakta olan kapitalin dönüş oranı yüksekse bunun nedeni kapitalin bir parçasının dolaşımdan geri çekilmiş olması yani etki itibariyle greve çıkmış olmasıdır. Kapital arzını yeni yatırımlarla sınırlandırmak (ki bugün tanık olduğumuz bir olgu bu) dolaşımda bulunan kapitalde yüksek dönüş oranını güvenceye alır. Böyle bir yapay kıtlık yaratımına başvurarak yüksek dönüş oranlarını güvenceye alan sadece petrol şirketleri değil: şans bulduğunda bütün kapital böyle yapar. Kapitalin (nasıl tanımlanırsa tanımlansın, nasıl ölçülürse ölçülsün) dönüş oranının her zaman gelirdeki büyümeyi aşma eğiliminin altında yatan budur. Kapital kendi yeniden-üretimini bu şekilde güvenceye alır, bunun sonuçları geri kalanımız için ne kadar sıkıntılı olursa olsun. Ve kapitalist sınıf işte böyle yaşar.

Piketty’nin veri kümelerinde değerli çok şey bulunuyor. Fakat eşitsizliklerin niye arttığına ve oligarşik eğilimlerin niye ortaya çıktığına dair açıklaması cidden kusurlu. Eşitsizlikler karşısında önerdiği onarımlar ütopik değilse bile naif. Ve yirmibirinci yüzyılın kapitali için çalışır bir model üretmiş değil kesinlikle. Bunun için halen Marx’a veya onun modern zaman eşdeğerine ihtiyacımız var.


David Harvey New York Şehir Üniversitesi Lisansüstü Merkezi’nde Ayrıcalıklı Profesördür. En son kitabı Onyedi Çelişki ve Kapitalizmin Sonu, Londra’da Profile Press tarafından, New York’ta Oxford University Press tarafından yayınlanmıştır.

*: Sanat ve mücevher koleksiyonlarını Bay Harvey’in aklına düşüren, hemen sonraki cümlede “teknik” diyerek kovalamaya çabaladığı ‘değer belirlemedeki anlaşmazlık’ hayaleti, Kojin Karatani’nin Dünya Tarihinin Yapısı’nda C tipi mübadele şekli olarak tarif ettiği Kapital’in bizzat kendisidir, eşdeğerlik zincirlerinin kurulma mantığıdır.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

1 Comment

Filed under çeviri

One response to “Piketty’nin Kapital’i üstüne düşünceler – David Harvey

  1. Pingback: Kapital ve Politika — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER