İşe Yaramaz Avrupa Seçimleri? – Étienne Balibar

Étienne Balibar
20 Mayıs 2014, mariborchan.si

Kısır döngü kırılmak zorunda, ama bu ancak Avrupa perspektifi içinden, Birlik yurttaşlarının artan baskısı yoluyla ortaya çıkabilir. Bu yurttaşlar hem “egemen” yanlışlıklardan hem de “kozmopolitan” yanılsamalardan kaçınmak zorundalar.

25 Mayıs Avrupa Seçimleri’nde neyin sözkonusu olduğu, son tartışmalar ve bizzat kampanyalarla tamamen aydınlanmıştır dersek yalan söylemiş oluruz, adaylar başlıca ekonomik, politik, ahlaki ve kültürel meselelere değinmiş olsalar bile.

İki tarafta da halen muğlaklıklar var. Federalist ‘ileriye doğru büyük hamle’ partizanları, kuvvetli ortak kurumlarda büyük iktidara sahipler, ve “popülizm”i ayrım gözetmeden Avrupa’nın ana düşmanı olarak sunmaktalar. Özellikle de liberal çevrelere bağlı olanlar için bu böyle, ama Avrupa’da teknokrasiye, Brüksel Komisyonu ve Merkez Bankası’nın ekonomik ortodoksisine karşı çıkan solcularda bile bu yaklaşım görülebiliyor.

Görünüşe göre, politik ilkeler ya da kuvvetlerin içsel ilişkilerinde herhangi bir değişim olmaksızın, mevcut kurumların salt bir ‘akılcılaştırılması’ yoluyla AB’nin 2008’deki spekülatif balonun patlamasından beri içine battığı yapısal krizin aşılabileceğine inanmışlar.

Öte yandan, bizzat Avrupa inşasına karşı çıkanlar, AB’yi Eski Kıta’nın toplumsal refah ve kamusal politikalarını parçalamak için neo-liberal küreselleşmenin kullandığı bir ‘savaş makinesi’ olarak görenler ise, sık sık, ulusalcı egemenlik söylemlerine bulaşıyor, hükmü geçmiş “sınır tedbirlerine” dönülebileceğine dair yanılsamayı teşvik ediyor, dahası, çeşitli derecelerde yabancı düşmanlığını besliyorlar.

Bu durumda Avrupa için yeni bir özgün kuruluş fikrinin, devrimci temellerde, dayanışmayı ve bütün halkların ekonomik ve politik gelişimini hedefleyen, küreselleşmenin rotasını değiştirme kapasitesi taşıyan bir kuruluş fikrinin, itibar gören bir ilerleme yolu olarak öne çıkması zordur. Bu hem programdaki detaylarla ilgili bir mesele, hem de bugünkü Avrupa’da programı uygulamaya koyabilecek yeni kuvvetlerin ilişkisiyle ilgili bir mesele.

Peki neden böyle oldu? Birçok sebep anımsatılabilir. Bazı sebeplerin kaynağında, Komisyon Başkanı’nın atanmasında son sözü artık Avrupa Parlamentosu söyleyecek olmasına rağmen —ve bu durum kampanyaya görece daha ulus-aşırı bir karakter vermiş olsa da— Avrupa yurttaşlarının seçimler sayesinde Brüksel’de kararlaştırılan politika üzerinde ağırlık koyabilecekleri (Avrupa’da gerçek bir ‘bileşen güç’ olabilmeleri bir yana) gerçek bir güç kazanacaklarına gerçekte ikna olmamış olmaları var.

Diğer sebeplerin kaynağında ise, her cepheden politik seçkinlerin Avrupa tartışmasını ısrarla —yine bir çıkmaz sokak olan— geleneksel alternatiflerin terimleri içine kapatmaya itiyor olması var: ya “serbest ve rahatsız edilmeyen rekabet”in Avrupa’sından yanasınızdır, ya da kısıtlaması olmayan “egemen uluslara” dönmek istiyorsunuzdur. Ve sivil toplumdan, tabandan gelen yeni kuvvetler, ya kendilerini yok etmeye yönelik korkunç bir eğilim taşıyorlar, ya da sistemin içine batıveriyorlar.

Dolayısıyla, tercihlerin temiz ve açık olduğunu öne sürecek değilim —tabi oy vermekten kaçınmanın bir tercih olmadığı, bir tercih olsa bile bugün kitlesel olarak spektrumun en sağında bulunan Avrupa-karşıtı konumların lehine bir tercih olduğu kaydıyla.

İzin verirseniz bu zorluğu kendi dalgalanmalarım ile örnekleyebilirim: uzman olduğumu iddia ettiğimden değil, sadece samimi bir Avrupa yurttaşının düşünüp taşınabileceği imkanları örnekleyebileceğini düşündüğümden. Bu yurttaş son dönemdeki deneyimler sonucunda birbirine eşit kuvvetteki iki kesinliğe ulaşmıştır: Avrupa’daki toplumsal (ayrıca kültürel) modeli ezme sürecindeki kemer sıkma politikalarına ancak bizzat Avrupa coğrafyasında karşı çıkılabilir; fakat, aynı sebeplerle, “politik işleri her zamanki gibi sürdürmek”, Avrupa’yı politik bir proje olarak savunurken başka bir Avrupa için, aslında Avrupa’nın bütünüyle yeniden inşası için kavga vermemek imkanı bulunmamaktadır.

Geçtiğimiz haftalarda üç farklı bildiriyi destekledim. Almanya’da Allianz Kulturstiftung tarafından dolaşıma sokulan ilk bildiri (“Avrupa’ya Oy Ver“) Ulrick Beck ve Jürgen Habermas’ın ses verdiği, başkalarınca da desteklenen (Zygmunt Bauman, Mary Kaldor, Saskia Sassen, Edgar Morin vb.) “Alman Avrupa” eleştirisinden esin almıştı. Özellikle seçimlerde yer almanın aciliyetinde ve Avrupa’daki kurumların radikal olarak demokratikleştirilme gerekliliğinde ısrar ediyordu. Ayrıca önümüzdeki ‘tercihi’ iki karşıt uç arasında olarak sundu: David Cameron’un “daha az Avrupa”sı ile Martin Schulz’un “farklı türde Avrupa”sı (özellikle de kamusal fonların banka sistemini istikrarlaştırmaktan ziyade genç insanların işsizlik sorununun çözümünde kullanılacağı bir Avrupa). Bu da Schulz’un adaylığına örtük bir destek anlamına gelmiş oldu.

İkinci bildiri (“L’Europa al bivio” [Avrupa Yol Ayrımında]) İtalya’da Komisyon Başkanlığı için Alexis Tsipras’ı destekleyen ve bağımsız ‘sivil toplum’ listesi çağrısı yapan bir grup entelektüel (başta Barbara Spinelli) tarafından başlatıldı —daha sonra Tsipras’ın ‘Avrupa Solu’nu oluşturan bütün partilerin ortak adayı seçildiği (Fransa’da Front de gauche, İspanya’da Izquierda Unida, Almanya’da Die Linke dahil olmak üzere) günlerde İtalya’daki birçok sol örgütün de desteğini kazandı. Özellikle ısrar ettiği şey, ‘büyük koalisyonlar’a dair, muhafazakar liberallerle sosyal demokratlar arasında ‘iktidar değişimleri’ne dair öykülemelerin kesilmesindeki aciliyet oldu, ki bu öykülemeler, her bir ülkenin yanısıra Strazburg ve Brüksel’de ‘toplumsal Avrupa’ ihtimalini yok etmiş, bütçe kısıtlamalarını, artık bütün kurum ve politikaların maruz bırakıldığı Avrupa Birliği’nin Demir Kuralı haline getirmişti. Başkanlık için seçilen popüler liderin ait olduğu ülkenin, beş yıldır kamu hizmetlerinin mecburi özelleştirilmesi ve temsili demokrasinin paranteze alınmasında günah keçisi yapılmış olmasındaki simgesel önemi vurgulayan imzacılar, adayın Avrupa programına da onay verdiler: borçların yeniden yapılandırılması için bir Konferans, Avrupa Merkez Bankası için yeni bir görev, toplumsal ve bölgesel eşitsizliklerin küçültülmesi için genel bir plan.

Son olarak, Euro-pen (Avrupa İlerici Ekonomistler Ağı) tarafından hazırlanan üçüncü bildiri (“Avrupa için Başka bir Yol“), İtalya’da Rossana Rossanda ve Luciana Castellina, Almanya’da Elmar Altvater, Fransa’da (ATTAC’tan) Susan George gibi tarihsel figürlerin, ve yine Zygmunt Bauman’ın, Mary Kaldor ve Saskia Sassen’in desteğini aldı. Kemer sıkmaya son verilmesini, finansın denetlenmesini, iş imkanlarının genişletilmesini, ekonomik uçurumun tersine çevrilmesini, ekonominin genişletilmesini talep ediyordu. Bildiride vurgulanan noktalar: kamusal harcama programı ve üretim modelindeki “ekolojik geçiş” arasında doğrudan bir bağ bulunur; bankacılık etkinliklerinin düzenlenerek spekülasyonun kredilerden tecrit edilmesi yetmez, yakın zamandaki “bankacılık birliği” anlaşmasının (ki bu ABD “Volcker Kuralı”nın bile gerisinde kalmakta) çok çok ötesine gidilmek zorundadır; Komisyon tarafından Avrupa adına yürütülen ticari müzakereler açık ve parlamenter denetim altında olmalıdır. Bu bildiride belirli bir aday desteklenmediyse de, Avrupa’da “merkezci” ittifaklara bir alternatif ortaya çıkması gerektiğinde ısrar edildi.

Şüphesiz ki bu öneriler (ve bahsedilebilecek diğer öneriler) arasında içerik ve taktikler açısından halen uyuşmazlıklar var, ama ortak ilkelerin oluşturduğu bir çekirdek de var: en son Maastricht’ten beri AB’nin (finansal lobilerin kararlaştırıcı bir rol oynadığı kurumsal sistemdeki matlık ile büyük ölçüde kolaylaşmış bulunan) otoriter yönetişim ile neo-liberal ortodoksinin döngüsüne hapsolarak “Avrupa halkı”nın endüstriyel kapasitelerini ve toplumsal bileşimini hiç durmadan yeniden yapılandıran finansal güçlerin hizmeti altına girdiği açıkça teşhis edilmekte. Bu birleşik mekanizma dönüştürülmek ve döngü kırılmak zorunda, ama bu ancak Avrupa perspektifinin içinden, Birlik yurttaşlarının artan baskısı yoluyla ortaya çıkabilir. Bu yurttaşlar hem “egemen” yanlışlıklardan hem de “kozmopolitan” yanılsamalardan kaçınmak zorundalar. Bu bakış açısına göre, biz ‘Avrupa’nın insanları’, bir köşeye sıkışmış, hem atomizasyon hem de aşırı Sağ tarafından entrümanlaştırılma tehdidi altında olsak bile, ne fikirlerden ne de kaynaklardan yoksunuz.

Burada birkaç kişisel söz eklemek istiyorum. Böyle ilke ve önerilerin gerçekten mevcut Avrupa sistemine politik bir alternatif olabilmesi için çeşitli sahalarla bütünlenmeleri zorunludur. Benim gözümde bunların en önemlileri (1) ortak eğitimsel, dilsel ve kültürel politikalar (çünkü Avrupalı gençlerin tek ihtiyacı iş bulmak değil, —çoklu yetenekler anlamına da gelen— çoklu geleneklerinden kaynaklanan ortak bir kimlik şekillendirmeleridir); (2) insan haklarının etkili bir savunusu, ki Avrupalı “demokrasilerin” bu point d’honneur‘ü [şeref meselesi] bugün büyük tehlike altında (Macaristan’dan Fransa’ya Roman halkına yapılan zulümle, polisin Akdeniz’de mülteci ve göçmenleri hedef alan cinayetvari sınır operasyonlarıyla vb.); ve (3) bütünüyle yenilenmiş bir uluslararası politika, çünkü hem kendisinin hem de dünyanın yararı için, Avrupa, ABD İmparatorluğu’nun arkasında savaşlara katılmaktan, Afrika’da diktatörleri getirip götürmekten, Doğu’da Slav ve Kafkas uluslarından parçalar koparıp denetimine almak için Sovyet-sonrası Rusya ile savaşmaktan daha başka hedefler seçmelidir kendisine. Esasında yeni bir dünya düzeni için kavga vermelidir.

O halde baştaki soruya dönecek olursak: sınırları belli olan bu seçimler, böyle bir programın kristalleşmesi için, belirgin kuvvetlerin bu program etrafında toparlanması için yeterli olabilir mi? Açıktır ki olamaz. Avrupa’da politik Sol’un yeniden doğması için daha fazlasına, sınır-aşırı hareketlenmenin başka biçimlerine ihtiyaç var. Ama yine de seçimler bu gerekliliğin popülerleşmesine yardımcı olabilir, özellikle de Avrupa’da aşırı-sağ (bazen alenen neo-faşist) partilerin genel yükselişi karşısında.

Bu nedenle 25 Mayıs’ta, az önce bahsettiğim ilkelerin en yakınında bulunan adaylara oy vereceğim. Şehirsel bağlılığımı yerleştirmeye uzun zaman önce karar vermiş olduğum bu kıtada (adaları da dahil…) demokratik bir geleceğin umutlarını bence yalnızca onlar temsil etmekteler.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

1 Comment

Filed under çeviri

One response to “İşe Yaramaz Avrupa Seçimleri? – Étienne Balibar

  1. Pingback: Kapital ve Politika — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER