Eğiticileri Kim Eğitecek – Gayatri Spivak ile görüşme

Ryan Rafaty
24 Nisan 2014, kingsreview.co.uk

Bu görüşme 13 Mart 2014’te Cambridge/İngiltere’de Profesör Spivak’ın kamusal bir ders vermek üzere Cambridge Üniversitesi’ni ziyareti vesilesiyle gerçekleşti. Dijital çağda estetik eğitim görevini, W.E.B. Du Bois’un vasiyeti siyah yeniden inşayı, ‘uluslararası sivil toplum’da çeviri meselelerini ve öğretmenin zorluğunu tartıştık.

RR: Son kitabınız Küreselleşme Çağında Estetik bir Eğitim‘de, dijital çağda beşeriyet için zaruri bir yerin güvenceye alınması mücadelesine dair bir değerlendirme sunuyorsunuz. Muazzam enformasyon hazinelerinin iyice dağılmış ve çarçabuk erişilebilir olduğu bu çağda, iyi eğitilmiş zihinleri dijital medyanın etkin kullanımına yöneltecek bir “estetik eğitim” görevinden bahsediyorsunuz. Dediğinize göre bu, beşeriyetin geleneksel edebiyat kanonunu genişletme gibi meşgalelerinden oldukça farklı. Neden estetik eğitim? Ve bunun ilerlemekte olan bir çalışma olduğunu söylediniz —bu zorluk üzerinde düşünmeniz nasıl evrimleşti?

GSP: Sanırım estetik sözcüğünün tehlikeli bir sözcük olduğunu açıkça belirtmeliyim. Böyle negatif hisler saçan sözcükler kullanma eğilimim, çabuk ve kolay çözümler öneriyor gibi gözükmemek için. Çoğu kişi “estetik”i günlük dilde fildişi kule olarak, sanat için sanat olarak düşünüyor. Elbette bu yanlıştır, çoğu akademisyen de bunu bilir. O zaman biz de estetiğe 18. yüzyıl Alman yazarları yoluyla geliyoruz —Baumgarten, Kant, Schiller, vb. Bu sözcükleri yeniden kazanmak için basit tanımlarda ısrar etmeyi seviyorum, aslında bu yüzden tanımlarımı sürekli revize etmem gerekiyor. Bu fikrin iyiliği, yeniden gündeme getirmesinde. Bu yüzden, tekrarlamak gerekirse, kitap boyunca çok basit bir formülüm var: “bilgibilimsel edim için imgeleştirici çalışma”. Bu tanım “estetik olana” değil, estetik eğitim dediğim şeye ait. Estetik eğitim, benim için, belirli bir yolla öğretmek anlamına geliyor. Estetikliğin varlık-görüngübilimsel tarifleri değil bu, bilmem anlatabildim mi. Estetik burada isim-fiil değil, bir sıfat. Bilgibilimsel edim, bilgi nesnelerinin daha farklı inşa edilmesidir. Böyle bir proje tamamlanamaz. Bunun ilerlemekte olan bir çalışma olması bu anlamdadır, yeni düşünceler geliştirmesi anlamında değildir.

Dijital çağa gelirsek —biliyorsunuz, kanonun genişletilmesi ya da revize edilmesine karşı değilim aslında. Bir parça eleştirel olduğum —sadece şimdi değil, sanırım ebediyen eleştirel olduğum— şey, kanondaki genişletmelerin anglofon ülkelerde İngilizce bölümleri içinde, frankofon ülkelerde Fransızca bölümleri içinde, lusofon ülkelerde Portekizce bölümleri içinde vb. yapılmasıdır. Biliyorsunuz artık kimse dil öğrenmeye odaklanmıyor. Benim de dert ettiğim şey hep bu oldu. Genç zamanlarımda buna “İngilizce İmparatorluğunun genişletilmesi” derdim. Nereye konuşma yapmaya gitsem, genç öğretmenler bana gelip “Profesör Spivak, ne olur gerçek konumunuzu söyleyin, çünkü biz genişlemek istiyoruz ama buradaki idare sizi kullanarak bizi kapatıyor” derlerdi. Yani bu da estetik eğitim çalışmasındaki gibi tekrar etmem gereken bir mesele: bulunduğum konumun hem buna tam destek veren bir konum olmayışıyla ilgili, hem de diğer tarafta beşeriyetin önemsizleştirilmesine katılan geleneksel muhafazar ve korporatistleşen insanlardan ayırt edilme zorunluluğuyla ilgili. Kanonun genişletilmesine dair gerçek konumum işte budur —gerçekte ilişkilendiği şey genişletme işi değil, dünyadaki dillerdir.

RR: Geçtiğimiz Mayıs’ta Cornel West’in burada Cambridge’deki bir görüşmesinde bize anlattıklarına ne dersiniz merak ediyorum. Üniversitelerde daralan edebiyat kanonunun genel olarak genişleyebilmesi üzerine konuşurken, W.E.B. Du Bois’un müfredatta mecburi kılınması gerektiğini, —kendi kendine ya da ödev olarak— Du Bois okumadan üniversiteden kimseyi mezun etmemek gerektiğini söyledi. Bunu da “siyah halklara duyarlı” olmaktan ziyade, Du Bois’un aynı diğer yazarlar gibi “insan olmanın anlamıyla mücadele etmiş” olmasına bağladı. Sanıyorum siz de Dr. West’e katılırsınız. Du Bois ve Genel Grev diye bir kitabınız yayınlanacak. Madunun varoluşunun Du Bois’un metinlerinde bulunabildiğini söylüyorsunuz. Bunu biraz açabilir miyiz?

GCS: Du Bois’u gerçekten 20. yüzyılın büyük bir tarihçi-toplumbilimcisi olarak düşünüyorum. Bence “Afrikalı-Amerikalı” diye belirtmek gerekmiyor, çünkü Du Bois’u onaylarken kulak verdiğimiz sesin haksızlığa uğramış bir ses olduğunu düşünmüyorum. Du Bois’un niş-pazarlanışına öfkelenmeyişimizle, dünyanın dönmesini sağlayan bir tür düşük kalite ırkçılığı onaylamaktayız. Burada daha farklı bir gündem var. Bizzat Du Bois bunu fark etmişti. Du Bois’un Kim Kimdir‘e girişi, kendi detayını —zenci seçip çıkarma— sağlayan tek giriştir. Jackie Robinson böyle mi? Değil. Martin Luther King böyle mi? Değil. Onlar oldukça haklı olarak bu detayı dert etmediler. Du Bois’un kişisel kütüphane koleksiyonu derin düşünceleri olan Zenci entelektüellerin biyografileriyle doluydu [Zenci sözcüğünü kullanıyorum çünkü bu onun sözcüğüdür. Onun zamanına aittir]. Anlattığına göre onların onaylanmaları böyle olmuş olduklarından değildi, ve kendisi de onaylandığında bu küçük tarif parçasının içine kondu.

O zaman bu sesler haksızlığa uğramış sesler değildir; Du Bois bir madun değildir. Du Bois madunluk üzerine düşündüğü zaman azat olmuş köleler hakkında yazar, ABD hükümetince üstlenilen ilk toplumsal refah projesi olan, ama ırkçılık ve kapitalizmin yerleşik kuvvetleri nedeniyle boşa çıkmış olan Azat Olanların Bürosu’nun parçası olan insanlar hakkında yazar. Bu analiz büyük kitabı Siyah Yeniden İnşa‘da bulunuyor, ki bu kitabı Afrikalı-Amerikalı müessesesinden kimi insanlar reddederler —Cornel West bunlardan biri değildir— çünkü bu kitapta, temelde kapitale ait olan işleyişlerin tarifinde, kabulünde, yayılımında, hatta onarım ve ıslahında fark etmeden kullanılan ideolojik üretimler anlamında ırkçılık yeniden ve yeniden ortaya konulur. Kapitalist demokrasi müessesesinin bütün amaçları, siyah yeniden inşanın başarısızlığı pahasına amaçlardı. Siyah nüfusun —”topluluk” sözcüğünü sevmiyorum— siyah yeniden inşanın zorlukları karşısında, parlamenter demokrasinin diktaları içinde çalışarak ne kadar müthiş bir hızla yanıt verdiklerini görüyorsunuz. Muhteşem bir öykü bu. Du Bois’un siyah yeniden inşa çalışması yeni bir tür tarih yazımıdır. Philadelphia Zencisi kitabı yeni bir tür toplumbilimdir, ve böyle oluşu Afrikalı-Amerikalılarla ilişkilenmesinden kaynaklanmaz sadece.

Cornel’in Cambridge’de bu konuyu açması matrak olmuş. İki yıl önce Columbia’da genel grev üzerine “Genel Grevi İmgelemek” diye bir seminer veriyordum ve elbette Du Bois bu seminerin önemli bir parçasıydı. Öğrencilerden biri, bir Cambridge mezunu, sınıfta şöyle dedi —pek pişman olmadan, tarif etmenin ötesine geçmeden— “Du Bois Cambridge’de pek okunmaz”. (gülüyor) Ben de düşündüm ki: Herkesi onu okumaya zorlayacak değilim. Akademisyenlerin 20. yüzyılda tarih yazımı ve toplumbilimin doğrularına dair yeterli bir duyarlılık sahibi olmalarını bekleyebilirim sanırım. Herhangi bir okumayı mecburi kılmak arzusunda değilim. Zorunlu bırakılmış insanlardan ziyade isteyerek yapacak insanların geliştirilmesine gerçekten inanıyorum, bilmem anlatabildim mi. Cornel ile aramdaki ana farklılık bu olabilir.

RR: Peki kitabınızda Du Bois’un düşüncesinin hangi belirli yönlerine odaklanacaksınız? Çoğunlukla Siyah Yeniden İnşa hakkında mı olacak?

GCS: Buradan Ghana’ya gideceğim, biliyorsunuz Du Bois orada yurttaş oldu, mezarı da orada. Sözünü ettiği “çifte bilinç”ten farklı olan insanın nasıl birisi olduğunu bulmak için kişisel kitap koleksiyonunu taramaktayım, kitaplarında tuttuğu notlara bakıyorum —yazdığı kitaplarda değil, sahip olduğu kitaplarda. Bu noktada önceden verilen kararlardan ziyade proje beni ilerletiyor. 2009’da zaten Harvard’daki Du Bois Derslerini vermiştim. Beş yıl önce bir sorum vardı: “Du Bois kadar okumuş birisi neden kölelerin iç savaş sırasında topluca göçerek Union ordusuna katılmalarına ‘genel grev’ adı verir?” Çünkü bunun kabul edilen genel grev modeline uymadığı bayağı açıktı. Ben de Du Bois’u “düzeltmekten” ziyade bir soru sordum: neden? İşte Harvard derslerinin konusu buydu ve ben de orada genelde Siyah Yeniden İnşa‘dan bahsediyordum, çünkü Du Bois’un bu belirli tarifi sunmuş olduğu kitap buydu.

Kitabın başlığını değiştirip Du Bois ve Dünya veya benzeri bir şey yapabilirim diye düşünüyorum, çünkü salt bireysel şartlardan uzaklaşıp daha ziyade Pan-Afrikanizm çabalarına odaklandım. Pan-Afrikanizm siyah yeniden inşa değildir. Siyah yeniden inşa, İç Savaş sonrası Amerikan Güneyi’ndeki duruma aittir. Pan-Afrikanizm ise 20. yüzyılın başlamasıyla birlikte, çoğunlukla Du Bois’un tetiklemesiyle ortaya çıkar. Ben de bu büyük zihni imgeleyeceğim diye kendimi harap etmekteyim.

RR: “Uluslararası sivil toplum” ve ürettiği uçucu, gelip geçici dayanışma türünü eleştirdiniz. Dil öğrenme ve çevirinin politik önemi, eleştirinizde nasıl yer bulurdu acaba? Burada özellikle birkaç ay önce Varşova’da katıldığım BM iklim değişikliği konferansını düşünüyorum. Güney Amerika ve Afrika’dan yöresel çiftçilerin ve aktivistlerin bulunduğu bir toplantıya gittim. Salonda en az üç dört yerli dil konuşuluyordu, fakat orada bulunan tek bir çevirmen, Bolivyalı yöresel liderlerin ayrıntılı politika çerçevesi önerisini tarif etmek için çırpınmaktaydı, bu da kavrayışı ciddi bir zorluk haline getiriyordu. Ayrıca bu, binlerce delegenin olduğu konferansın muhtemelen en az katılım sağlayan etkinliğiydi; bir düzineyi aşkın kişi geldi, çoğu da diğer aktivistlerdi. Salondan çıkarken şunu hatırladım: gerçek karar-verme gücüne sahip olan herkes çok sayıda çevirmenleriyle birlikte stadyumun öbür tarafındaki büyük ana oturumlarda ya da özel görüşmelerde bulunuyordu.

GCS: Böyle yöresel oturumlar aslında gerçekten politikaları yapanlar ‘bu oturumlar yapıldı’ diyebilsin diye yapılıyor. Yani biliyorsunuz, iyi gözüküyor. Az katılım olduğunu söylemeyeceklerdir. Sağladıkları çeviri imkanlarının kıt olduğunu söylemeyeceklerdir. Politika-yapıcıların orada neler konuşulduğundan haberi olmadığını söylemeyeceklerdir. Ama ‘bu yöresel oturumları dahil ettik’ diyebilmek onlara belirli bir makuliyet veriyor. Benim sinik bakış açım böyle.

Öte yandan ben reddedici olmaya inanmıyorum. Bir yol bulup bunları geriye bükmemiz gerektiğini düşünüyorum. Amiyane tabirle, esas projemiz çeviri aktivizmi üretmektir, ve hiç de aktivizme benzeyen bir şey değildir bu. İklim değişikliği çevirisi yapmak bıktırıcı mıdır dersiniz? Bir de çeviri konferanslarına bakın. Oralar da fazlasıyla bıktırıcı, çünkü çeviriyi dünyanın ihtiyaç duyduğu büyük değişimler listesinin baş köşesine koymaya pek kimsenin niyeti yok. Dünya Ekonomik Forumu’na bakın. Düşünen bir grup insanı alıp en banal bilgi yönetim tekniklerini kullanarak farklı renklerle etiketlenmiş çocuklara indirgemekten başka bir dertleri yok. Körlemesine takip edilecek alet takımları üretmekteler. Bu yolla dünya çapında değişim üretemezsiniz ya da üretirsiniz ama fazla hızlı olur. Fark aynıdır.

Bahsettiğim bilgibilimsel edim işte budur. Bunu estetik eğitim olarak düşünün. Bütün bir çeviri lobisinin kendi kendisini bilgi nesnesi olarak —çeviri benim için, ben içindeyken nedir— yeniden düşünmesini sağlamamız gerekiyor. Bu dillerin dilsel hafızasına girebilmeliyiz ki çeviri işini salt bir kolaylıktan ziyade bir tür aktivizm —etkin pratik— olarak yapabilelim. Size göre çeviri, diyelim ki, BM İnsan Hakları Bildirisi’nde yapılmış çevirilerden oldukça farklıdır. O çeviriler hiçbir işe yaramaz çünkü madun nüfusların İngilizce-olmayan, emperyal-olmayan dilleri o düzeyde okuyamayacakları kesindir. Dolayısıyla bu proje aslında salt yöresel liderleri anlamaktan çok daha farklı bir projedir. Çeviri farklı bir yolla düşünülmelidir ki çevirinin ortaya çıkardığı sonuçlar tarif ettiğiniz gibi durumlarda hissedilebilsin.

Bu gerçekleşmeyecek. İnsanlar bu belirli çeviri sorununu harika çevirmenlere dönüşerek çözmeye çalışıyor, bilmem anlatabildim mi. Çeviri yeniden düşünülmelidir. Bu çok büyük bir sorun. Şimdi burada bu konuyu uzatamayacağım, çok uzun sürer.

RR: Yaşamınızı büyük ölçüde öğretime adadınız: Batı Bengal, Hindistan gibi yerlerdeki Memorial Okuryazarlık projenizden Columbia Üniversitesi’ne, dünyanın çeşitli yerlerinde angaje olduğunuz konuşmalara. Farklı vesilelerle, öğretme işi hakkında birbiriyle uyumsuz gözüken iki şey söylediğinizi duydum, gerçi bana ilişkili görünüyorlar.

Birincisine göre özelleşmiş bilgi kullanımı bir iktidar icra etme yoludur ve bu ayartıya kapıldığımızı inkar etmemiz aldatıcı olacaktır. Temelde, nüfuz kazanma ayartısı, ya da bilgi-yoluyla-iktidar, birçok akademisyeni yürür kılan şeydir.

Söylediğiniz diğer şey öğretimin yoğun ve çok zor bir emek olabildiği, onlarca yıllık deneyimle bile insanın sık sık başarısız kaldığıydı. King’s College/Cambridge’deki son dersinizin soru-cevap kısmında da tekrarladığınız bir şeydi bu: İnsan kendine belirlediği görevde başarısız kalabilir, ciddi bir yanlış anlama ya da yanlış kavrama varsa, öğretmenin üzerine kalacak tipte bir başarısızlıktır bu.

Akademisyenin bilgi yoluyla icra ettiği iktidarın bittiği yer ve zaman, öğretimin başarısız kaldığı yer ve zaman mıdır?

GCS: Hayır. Bu “bilgi-yoluyla-iktidar” fikrinin aşırı göreli bir şey olduğunu düşünüyorum. Bugün politika ile sıradan akademisyen arasındaki bağlantı o kadar incedir ki bilgi-yoluyla-iktidar neredeyse bir teselli ödülü oluyor, bilmem anlatabildim mi. Bilginin kendisi dijital çağdaki enformasyon denetimi ile o kadar boşa çıkarılmıştır ki bilgi-yoluyla-iktidar gerçek işleri yapan insanlar tarafından bile azarlanabiliyor. Bence bilgi-yoluyla-iktidar durumu eski bir bakış açısıdır, bu durum belirgin olarak değişmiştir; dijitallik nedeniyle bilgi endüstrisi eskisi kadar çekici değil.

Yani mesela, “uzaktan eğitim” denen şeydeki bilgi kullanımına bakalım. Bilgiyi kullanan kişinin —öğretmenin— elindeki iktidar hissi o kadar gayrışahsi, o kadar nicelleşmiş ve o kadar mekanik yeniden-üretimsel ki, Walter Benjamin’i alıntılarsak. 1960’lardaki öğrencilerin isyan ettiği sınıflarda olduğu gibi bir şey değil bu. Dijital devrim denen şeyin ardından 60’ların öğretmenindeki bilgi-yoluyla-iktidar hissiyatından uzaklaştığımızı kabullenirsek bence geçmiş durum iptal bile olabilir.

Ama aynı zamanda, Marx’ın Feuerbach üzerine üçüncü tezini de düşünüyorum: Eğiticileri kim eğitecek? Gerçekten dikkat edilirse, ve söylemeye çalıştığım şeyi anlıyorsam, Engels’in revizyonu ve çeşitli çeviri alternatifleri bunu biraz karıştırmakta. Yine de, Marx şunu söylemeye çalışıyor: Öğretmen ve öğrenci arasındaki fark, bebek bakıcılığı, iyi davranma vesaire ile ortadan kalkmayacaktır, özellikle de sınıfta gerçekten bilinmesi gereken bir şey varsa, öğretmen daha uzun bir zaman süreci getirmekteyse, öğretmenin katılması gereken bir şeyler varsa, vb. Yani bir anlamda Marx, devrim olarak çevrilen sözcükle —Engels’in Umwälzung’u Devrim’e çevirdiğini düşünüyorum— salt iktidar durumunun, sadece öğretme durumunda değil, öğrenme durumunda da tekrar tekrar müzakere edilmesi gerektiğini söylemekteydi.

Yani mesela, dün bir “atölye” yapıyorduk. Yanıtları vermenin getirdiği bütün o iktidar-bilgi avuntusuna sahip kişilerde, sürekli notlar karalayıp bilgililiğiyle ünlenmiş kişilerden yanıtlar alarak bu hali sürekli olarak meşrulaştırma eğilimi bulunuyordu. Sınıf mekanında müzakere yoktur, dünya artık bilgi yönetimi yoluyla değişmiş olsa bile bu böyledir.

RR: Peki insan gerçekten estetik eğitimin teşvik edildiğini nasıl anlayabilir? Kendinizi eğitbilimsel olarak değerlendirirken, öğretiminizden sonra öğrenciye ne olduğunu, öğrencinin ne yaptığını görmeyi sevdiğinizi söylediniz. O zaman insanın öğretmen olarak başarılı mı başarısız mı olduğunun teşhisi sürekli ertelenir mi?

GCS: Bir anlamda evet. Ben öğretmede başarılı olup olmadığıma özel olarak sürekli odaklandığımı söyleyemem. Görüyorsunuz, bana şunu veya bunu bildiren şey olumsal olandır, beklenmedik olandır. Yani benim ana odak noktam bu değildir. Suya atılıp bir şekilde yüzmeyi öğrenmek —öğretme durumu da buna benzer. “Başarıyor muyum?” sorusundan ziyade öğrettiğiniz insanlara odaklanırsınız. İnce bir odak farklılığıdır bu.

Nihayetinde bir katı bilim öğretiyor değilim. Söylediklerim bütün disiplinleri bağlamıyor. Benim öğrettiğim şeyde aktarılacak fazla bir materyal yok, imgeleyici pratik öğretiliyor. Yani beşeriyet denilen şeydir, edebiyattır, felsefedir. Bu disiplinlerde belirli bir anlamda ‘kazananlar kaybederler’. İşte mesela bu yüzden, kendi aylığımla o kırsal okulları işletmekteyim. Şirket fonları kullanabilirim ve her zaman para aramaktayım. Ama şirket fonlarıyla birlikte anlamsız değerlendirici teknikler de gelebilir; eğer çok büyük insan gruplarının binlerce yıldır maruz kaldıkları bilişsel zararlara dönük çalışıyorsanız, otuz yılda —bu okullardaki eğitim süremin ölçüsü— ‘kazanacak’ olma fikri, gülünç bir fikirdir. Hibeyi yenilemek için ‘kazanmış’ olduğunuzu göstermeniz lazım. Bu gülünç bir fikir. Yani burada farklı olan, bir anlamda, bizzat başarının anlamıdır.

Du Bois yeni azat edilmiş kölelerden bahsettiğinde, kesinlikle yiyecek, giyecek ve barınağa ihtiyaç duyduklarını, ama aynı zamanda, yıldızlarla iletişim kurmayı öğrenmeye de ihtiyaç duyduklarını söylemişti. İşte bu dördüncü gereklilik, öyle “tabi kolayca öğretilebilir, nihayetinde acı çektiler, kalpleri temizdir” deyip geçilebilecek bir şey değil. Hani “işin sırrı feminizmdedir”, “yöresel olanlar yanıtı bilir” gibi, bütün bu grupların başına ne gelirse gelsin saflıklarını koruyacaklarına dair mantralar vardır. Bunlar tarihi çok idealistçe inkar ederler. Bu zor bir görev. Kendi başarısızlıklarımı takip etmem, öğrenmemin tek yolu bu olduğundan biraz da. Hatalarımdan öğrenirim. Öyle oturup sürekli kendimi değerlendiriyor ve başarmak istiyor değilim. “Başarıyor muyum?” sorusuna bu kadar odaklanmak biraz narsisistik bir şey.

Gayatri Chakravorty Spivak, felsefeci, edebiyat kuramcısı, Columbia Üniversitesi’nde Üniversite Profesörü, ve aynı yerde Karşılaştırmalı Edebiyat ve Toplum Enstitüsü’nün kurucu üyesidir.

Ryan Rafaty, King’s College/Cambridge’de Politika ve Uluslararası Çalışmalar bölümünde doktora öğrencisi ve Cambridge Uluslararası İşler Dergisi’nde kitap değerlendirme editörüdür.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

1 Comment

Filed under çeviri, bilim, görüşme, programlama

One response to “Eğiticileri Kim Eğitecek – Gayatri Spivak ile görüşme

  1. Pingback: Verilen ve Bulunan — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER