Hiçbir şey olmuyorken ne olmaktadır? – Slavoj Žižek

Slavoj Žižek
2012 tarihli “The Case For Sanctions Against Israel” derlemesinden, mariborchan.si

WestBankBarrier443

2 Ağustos 2009’da Doğu Kudüs’teki Arap mahallesi Sheikh Jarrah’ın bir kısmını kuşatan İsrail polisi iki Filistinli aileyi (50’den fazla kişiyi) evlerinden çıkartarak boşalan evlere hemen Yahudi yerleşimcilerin girmesini sağladı. İsrail polisi ülkenin Yüksek Mahkeme’sine ait bir karara atıf yapmışsa da, evinden çıkartılan Arap aileler orada 50 yıldan uzun süredir yaşamaktaydılar. Dünya medyasının dikkatini çeken —ki bu oldukça istisnai bir durum— bu olay, kendisinden çok daha büyük ve çoğunlukla görmezden gelinen bir sürecin parçasıdır.

Aradan geçen iki yılda fazla bir şey değişmedi. İsrail 16 Ekim 2011’de, BM, AB ve İngiltere’den gelen kınamalara rağmen, güney Kudüs’te 2600 yeni ev inşa etme planını duyurdu. Eğer gerçekleşirse bu plan şehrin Arap bölgesini işgal altındaki Batı Şeria’dan ayırmakla kalmayacak, uygulanabilir Filistin devleti şansını da baltalayacak ve Filistinlerin günlük yaşamını güçleştirecek. Sonuç apaçıktır: iki devletli çözüme bağlıymış gibi gözüken İsrail, olay yerinde, iki devletli çözümü pratikte imkansız kılacak bir durum yaratmakla meşguldür. Bu politikanın altında yatan rüyanın en iyi tasviri, Batı Şeria yakınlarındaki bir tepede, yerleşimci kasabasını Filistinli kasabadan ayıran bir duvarda bulunuyor. Duvarın İsrail tarafı, duvarın ötesindeki kırların imgesine boyanmıştır —ama bu imgede Filistinli kasaba yoktur, betimlenen sadece doğa, çimenler, ağaçlardır … Etnik temizliğin en saf hali değil midir bu, duvarın ötesindeki dışarısını olması gerektiği gibi —boş, bakir, yerleşilmeyi bekleyen— imgelemek?

Bu süreç bazen kültürel soylulaştırma kılığındadır. İsrail Yüksek Mahkemesi 28 Ekim 2008’de Simon Wiesenthal Merkezi’nin uzun zamandır planladığı İnsan Haysiyeti Tahammül Müzesi’ni Kudüs’ün orta yerindeki tartışmalı bir sahadaki inşaatını sürdürebileceğine karar verdi. Halen bu inşaat sürmekte. Frank Gehry (kim olacaktı?), 2010’da projeden ayrılmasından önce, genel bir müze, çocuk müzesi, tiyatro, konferans merkezi, kütüphane, galeri, ders salonları, kafeteryalar, vesaireden oluşan muazzam kompleksi tasarlamak için görevlendirildi. Müzenin ilan edilen görevi, Yahudi topluluğunun farklı kısımları ve bütün inançlardan insanlar arasında kibarlık ve saygıyı teşvik etmektir —tek engel ise (ki Yüksek Mahkeme’nin kararı sayesinde aşılmıştır) müze sahasının 1948 yılına kadar Müslüman mezarlığı olarak hizmet vermiş olmasıdır (Yüksek Mahkeme’ye başvuran Müslüman topluluğuna göre müze inşaatı mezarlığa hakaretti, iddiaya göre mezarlıkta onikinci ve onüçüncü yüzyıllardaki Haçlı seferlerinde öldürülen Müslümanların kemikleri bulunuyordu). Bu karanlık noktada sahnelenen, bol günah çıkarmalı bu projenin gizli hakikatidir: burası tahammülü kutlamak için herkese açık bir yerdir … ama toprağın altındaki tahammülsüzlük kurbanlarını gözardı eden İsrail kupolasının korumasındadır —sanki hakiki tahammüle alan açmak için azıcık tahammülsüzlük lazım olurmuş gibi.

Bütün bunlar ne demektir? Haberlerdeki hakiki anlama ulaşmak için bazen iki apayrı haber başlığını bir arada okumak yeterlidir —anlam bunların bağından ortaya çıkar, elektriksel bir kısa devreden sıçrayan kıvılcım gibi. Obama 21 Eylül 2011’de Filistin’in BM üyelik teklifini eleştirerek dünyaya şöyle dedi: “barış, BM beyan ve önergeleriyle gelmeyecek.” İsrail, daha bir hafta geçmeden, 27 Eylül’de, Kudüs’ün güneyine (1967 öncesindeki sınırların dışına) 1100 yeni yerleşim birimi kurma planını duyurdu. Bunun üzerine ABD-AB-BM-Rusya dörtlüsü iki tarafı müzakerelere dönmeye ve “provokatif eylemlerden kaçınmaya” çağırmakla yetindi, yerleşimleri dondurmaktan bahsetmedi bile.

O halde Batı Şeria toprakları her gün ellerinden alınırken Filistinliler kayıtsız mı kalmalıdırlar? İsrailli barışsever liberaller Filistinlilerle olan çatışmalarını yansız “simetrik” terimlerle sunarken, iki tarafta da barışı reddeden aşırılıkçılar olduğunu kabul filan ederlerken, şu basit soru sorulmalıdır: Dolaysız politik-askeri düzeyde hiçbir şey olmuyorken (yani gerilimler, saldırılar, müzakereler yokken) Ortadoğu’da ne olmaktadır? Olmakta olan, yavaş ve durmaksızın Batı Şeria’da Filistinlilerin elindeki toprakların alınmasıdır: kademeli olarak Filistin ekonomisinin boğazlanması, topraklarının parsellenmesi, yeni yerleşimler inşa edilmesi, Filistinli çiftçilerin topraklarını terk etmeleri için (hasat yakma ve dinsel hakaretlerden bireysel cinayetlere kadar) baskı altına alınmalarıdır, ve bütün bunlar yasal regülasyonların Kafkaesk bir ağınca desteklenmektedir. Saree Makdisi, Palestine Inside Out: An Everyday Occupation [Filistin Tersyüz: Günlük Bir İşgal] kitabında, Batı Şeria’daki İsrail işgalinin, nihai olarak askeri kuvvetlerce dayatılıyorsa da, bir “bürokrasi tarafından işgal” olduğunu tarif etmişti: bunun birincil biçimleri başvuru formları, tapu senetleri, ikametgah belgeleri ve diğer izinlerdir. İsrail’in yavaş ama emin adımlarla yayılmasını güvenceye alma işini üstlenen, günlük hayatın bu mikroyönetimidir: kişinin ailesiyle olmak için izin başvurusu yapması gerekir, toprağını sürmek için izin başvurusu yapması gerekir, kuyu açmak için, işe gitmek için, okula gitmek için, hastaneye gitmek için … Birer birer, Kudüs’te doğan Filistinliler orada yaşama haklarından mahrum bırakılmaktadır, geçimini sağlaması engellenmektedir, konut izni verilmemektedir, vb. Filistinliler, tartışmalı bir klişeyle, Gazze Şeridi’nin “dünyadaki en büyük toplama kampı” olduğunu söylerler —fakat bu tanımlama tehlikeli derecede hakikate yakındır. Bütün soyut “barış dualarını” müstehçen ve riyakarca kılan köklü gerçeklik budur. İsrail Devleti açıkça, medyanın görmezden geldiği yavaş ve görünmez bir sürece, bir tür köstebeğin yeraltı kazısına angajedir, öyle ki bir gün dünya uyanacak ve artık Filistinli bir Batı Şeria’nın olmadığını, toprağın Filistinli-frei olduğunu, ve bu olguyu kabullenmekten çare kalmadığını fark edecektir. Filistinli Batı Şeria’nın haritası şimdiden parçalanmış bir takımadayı andırmaktadır.

İsrail Devleti zaman zaman İsrail’in aşırılıklarını zaptetmeye çalıştı, 2008 sonlarında yerleşimcilerin Batı Şeria’da Filistinli çiftçilere dönük her gün tekrarlanan saldırıları karşısında Yüksek Mahkeme’nin bazı yerleşimlerin boşatılmasını emretmesinde olduğu gibi. Ama o zaman da birçok gözlemcinin dediği gibi, bu tedbirler açıkça gönülsüzdür, karşı koyduğu daha derin düzeyde ise İsrail Devleti’nin uzun vadeli politikası, bizzat İsrail’in imzaladığı uluslararası antlaşmalar karşısında ağır bir ihlal vardır. Netanyahu, yaygın uluslararası kınamaya rağmen, yeni yasadışı yerleşim planları ile tam gaz ilerlemektedir. Yasadışı yerleşimcilerin İsrail yetkililerine yanıtı temelde şöyle: Biz de sizinle aynı şeyi yapıyoruz, sadece daha açıkça yapıyoruz, o halde bizi kınamaya ne hakkınız var? Ve devletin yanıtı da temelde şöyle: Sabırlı olun, fazla acele etmeyin; biz sizin istediğinizi yapıyoruz, sadece daha ılımlı ve kabul edilebilir bir yolla yapıyoruz. Görünüşe göre 1949’dan itibaren takip eden öykü de aynıdır: uluslararası topluluğun önerdiği barış koşullarını kabul ediyorsa da, İsrail, barış planının işe yaramayacağının hesabını yapmaktadır. Vahşi yerleşimciler bazen Wagner’in Die Walküre’sindeki Brünnhilde gibi konuşurlar: Wotan’a sitem eden Brünnhilde, onun açık emrine karşı koyup Siegmund’u korumakla, Wotan’ın dışsal baskı altında vazgeçmek zorunda kaldığı kendi hakiki arzusunu gerçekleştirdiğini söyler. Aynı şekilde, yasadışı yerleşimciler devletin uluslararası topluluğun baskısı nedeniyle vazgeçmek zorunda kaldığı hakiki arzusunu gerçekleştirirler. “Yasadışı” yerleşimlerin şiddet ve aşırılıklarını kınıyorsa da, İsrail Devleti, yeni “yasal” Batı Şeria yerleşimlerini teşvik eder, Filistin ekonomisini boğazlamayı sürdürür, vb. Batı Kudüs’ün değişen haritasına şöyle bir bakılırsa, kademeli olarak çembere alınan Filistinlilere ait alanların dilimlere ayrılışı görülürse, her şey açıktır. Devlet-dışı Filistinli-karşıtı şiddetin kınanması, esas sorun olan devlet şiddetini perdeler; yasadışı yerleşimlerin kınanması, yasal olanlardaki yasadışılığı perdeler. İsrail Yüksek Mahkemesi’nin pek övülen tarafsız “dürüstlüğü”ndeki ikiyüzlülük buradadır: arada sırada mülksüzleştirilmiş Filistinlilerin lehine bir yargı geçirerek, ev boşaltmaları yasadışı ilan ederek, olayların geri kalan çoğunluğunun yasallığını güvenceye almaktadır.

Ve —herhangi bir yanlış anlamayı önlemek için— bütün bunların hesaba katılması, mazur gösterilemeyecek terörist edimler için herhangi bir “anlayış” belirtmemektedir. Bilakis bu, terörist saldırıların riyakar olmadan kınanabileceği tek zemini sağlar.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

1 Comment

Filed under çeviri

One response to “Hiçbir şey olmuyorken ne olmaktadır? – Slavoj Žižek

  1. Pingback: NO FÜTUR — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER