Fransa Polislerini Sever — Jacques-Alain Miller

Jacques-Alain Miller: [Charlie Hebdo üzerine: (1) Kötüsözün Dönüşü, (2) Lirik Yanılsama, (3) Fransa Polislerini Sever, (4) Charlie’nin Sırrı, (5) Wolinski, Santo Subito!]

Jacques-Alain Miller — 13 Ocak 2015 — lacan.com

Polis dün öğleden sonra kutlandığı kadar asla kutlanmamıştı. Üçü, karikatür ve hicivleriyle meşgul Charlie‘deki komik başbelalarını korurken görev başında öldü. Polisin adanmışlığı ve fedai ruhunu herkes göklere çıkardı. Güvenlik stratejilerindeki zayıflıklarla onları suçlamayı, onyedi ölümle sonuçlanan sistemdeki kusurlarla onları suçlamayı hiçkimse hayal etmedi. Bilakis herkes polis kuvvetlerine teşekkür etti, yani sadece flic‘lere [polislere] değil, jandarmalara , CRS’e [1], istibarat ve güvenlik hizmetlerinin bütün faillerine teşekkür etti. Bilhassa da ileriki saldırılardan bizi korumaları için onlara bel bağlıyordu herkes, çünkü bütün alanların uzmanları en iyi argümanlarını kuşanarak yeni saldırıların kaçınılmaz olduğunu duyurmaktaydılar. Sağduyu ancak hemfikir olabilirdi. Herkes, cesur olsun korkak olsun, kendisini potansiyel bir hedef bildi ve öyle hissetti. Yahudiler bunu biraz daha hissetti: aslında çok daha fazla hissetti. Dört Yahudi insan Cuma günü alışverişlerini yaparken öldürülmüşlerdi. İnançlarını uygulamaktaydılar, en azından kadim diyet yasalarının hepsi ya da bir kısmına riayet edecek kadar, ki bu yasaların bir kısmının Musa’ya gelen Vahiy’den önce tesis edildiğine şüphe yoktur. Kısacası, bir Kosher süpermarketinde alışveriş etmekteydiler. Fakat polis için toplumsal ağda atılan #jesuisflic (#benpolisim) ve #Respect (#Saygı) etiketli twitler herhangi bir belirli grup veya topluluğun sınırlarının ötesinde sonsuzluğa doğru yankılanıyor gibi görünmekteydiler.

Yine bu hareketin akışına kapılmış olanlardan, 1968 Mayıs olaylarından geçmiş kuşaktan —benim kuşağımdan— gelenler, yarım yüzyıl önce başkent sokaklarında “CRS SS!” diye bağırmış olanlar, tamamen istikrarsızlaşmıştılar. Artık kendilerini tanıyamıyordular. Sanki bir tür kişiliksizleşmeye maruz kalmıştılar: ciddi hiçbir şey yoktu, sadece varolmanın hoş bir tür hafifliği vardı. Bir “yabancılaşma,” Gide’nin terimini kullanırsak. “Kendimi, Libé‘nin [2] ofislerinin olduğu binanın dibine park etmiş minibüslerindeki CRS kuvvetlerine ‘iyi geceler’ derken bulduğuma şaşırmıştım. Ve Pazar günkü yürüyüşte polis kuvvetlerini alkışlayanlarla (ki halen onlara ‘la manif‘ diyorum [3]) hiçbir anlaşmazlık içinde değildim. Polisler de böyle arkadaşça kutlanıp alkışlanmaktan bütünüyle hayret içindeydiler” (Luc le Vaillant). Kamu düzeni savunusuna dönüş yapan böyle keskin virajlara dair sayısız anlatım akın akın dökülmektedir.

Bu bana Le Greco’nun Orgaz Kontunun Gömülmesi‘ni düşündürüyor, Barrés’in deyimiyle “hem Arap hem Katolik bir hassasiyetin bu başyapıtını.” Bunu şöyle tarif ediyor: “Resim iki kısımdan oluşur: en altta Orgaz Kontunun cenazesi gerçekleşmektedir; bunun üzerindeyse Kont göksel küreye buyur edilmektedir.” Gerçekten de sanki Charlie ofislerindeki boğazlama, başka bir kürede, 1968’in “protestocular”ının mecazi, efsanevi katliamı olarak yeniden üretilmiştir. Sanki Kouachi kardeşlerin Kalaşnikofları, bir anlamda, onları bir anlamla çarpmıştır [4]. Baby-boomer denen bu ayrıcalıklı yaş grubundakilerin, rahatlıklarını, yaşamkalımlarını, ve varoluşlarının her bir gününü, gençliklerinde yuhaladıkları bu polis kuvvetlerinin adanmışlığına nice borçlu olduklarını görmeye başlamaları, ancak Charlie‘deki inatçıların tek kelime edilmeden öldürülmeleriyle oldu. Bu akılsızların birçoğu dünyanın esrarlı işleyişini biraz olsun görebilmek için yaşlı adamlar, yaşlı kadınlar olmayı beklediler. Şehirlerin, İmparatorlukların nasıl idame ettirildiğini, düzenin bedelinin ne olduğunu, “mantıklı isyanların” ortaya çıkışlarını [5], uçucu tabiatlarını, vb. biraz olsun görmek için; tam ifadesiyle, Lacan’ın “efendi söylemi” başlığı altına aldığı her şeyi biraz olsun görmek için bu günleri beklediler.

Esasen bu eski muhalifler çok önceden silahlarını gömmüşlerdi, ve bir zamanlar varlık nedenleri [raison d’être] olan Devrim artık onlar için bile bir hayalden ibaretti. Ara sıra yeni bir fikir ya da hipotez ortaya çıkardı, ama bu zihinsel evren onların günlük yaşamlarıyla eş fazlı değildi. Zalimce bir güncelleştirilmeye zorlanmışlardı. Onları savunmak adına, gençliklerinde uğraştıkları polisin “Fransız intiharı”ndan daha eski bir geçmişe döndüğü doğrudur [6]. Zemmour’un terminolojisinden alırsak, Cezayir savaşı sürerken oluşmuş “virile” bir polis kuvvetiydi bu. Hatta 17 Ekim 1961’de Paris’te yaptıkları katliam, ve ertesi yılın 8 Şubatında Charonne metro istasyonunda öldürdükleri dokuz Fransız komünist-sempatizanı da iyi bilinir. Yahudileri (yabancıları, Zemmour özenle bunun altını çizmiş) tutuklayıp Vélodrome d’Hiver’a [7] götürmüş olan eski Fransız polisinin neye benzediği hatırlanıp biraz üzerine düşünülürse, sosyalist Jules Moch’un yarattığı CRS’i Heinrich Himmler’in askerleriyle kabaca eş tutan ’68 gençliğine daha da müsamahakar yaklaşılabilir.

Uzun zaman önceydi bu. Aradan zaman geçti. Toplumsal denetim bugün daha dolambaçlı ve daha ihtiyatlı patikalar izlemektedir. Polise dönük içerleme artık bir zamanlar olduğu gibi değil, Arap ve Afrika kökenli yoksulları hariç tutarsak [8]. Yine de, Pazar günü Parisli nüfusun polise gösterdiği heves ve olumlu hisler Fransa tarihinde eşine rastlanmamış bir olaydı. Bir nüfus ile onu harici saldırganlardan koruyan ulusal ordu arasındaki geçişimsellik, —De Gaulle diye birisinin asla teslim olmadığı bir tür romantik mitolojiye düşmezsek— istisnai koşullar altında olabilecek bir şeydir. Peki ya bir nüfusun dahili baskı kuvvetlerine olan bu sevgisi? Hiçbir geçmiş örnek düşünemiyorum. Ravachol ve anarşistlerin zamanlarından bile. Biraz araştırılırsa belki bazı örnekler çıkar, ama şu anda tek bir açıklama görebiliyorum: İslamcı savaşçı, bu nüfus tarafından hakiki bir dahili düşman sayılmıştır. Polisin görevi de onunla savaşmaktır, nasıl ki ordunun görevi harici bir tehditle savaşmaksa. Yahudi okul ve kurumlarını korunmak için ordunun görevlendirilecek olması [9] bunun kanıtıdır. Böyle bir bağlamda, Başbakan’ın ‘dahili düşman’ ifadesini kullanmasının sarsıcı ve tehlikeli oluşunu anlayabilsem de, bu ifade bütünüyle temelsiz görünmemektedir.

Eski ’68 protestocularının kamu düzeninin yeni müdafilerine dönmesinden az önce bahsettim. Bu sözcük, dönmek, son günlerde Houellebecq’in yazılarında ortaya çıktı [10], o da bunu Huysmans’tan almıştı. Bu hissiyatı havada yakaladı ve İslam’a uyguladı. Yine de burada dikkatli olmak lazım, bahsedilen İslam İslamcılığın tamamen karşıtıdır. Houellebecq’in hiciv romanında yansıttığı şekliyle bu, medeni barışın hüküm sürmesine olanak veren, malları ve yurttaşları güvence altına alan ve tam istihdam sağlayan bir söylemdir. Şimdi tanık olduğumuz şeylerse, doğrusu, ve büyüklükleri hayret vericidir, ‘güvenlikçiliğe’ bir dönüştür, Fransız nüfusundan gelen kitlesel ve ani bir güvenlik talebidir. Fakat bu, Houellebecq’in öngördüklerinden farklı yollar izlemektedir. Fransa kendi polisine hakiki bir tutku deneyimlemektedir.

Bu aşklı durum sürecek mi? Burada Lacan’ın “mantıksal zaman” kavrayışına dönmeye değer [11].

Anlık biçim ilk başta “bakış anı” olarak görünür: ilk sarsılmadır bu, ‘içgörü’ denilen şeydir, Joyce’un popülerleştirdiği anlamda ‘epifani’dir. Sonra süre olarak zaman yeniden tesis edilir: özne düşünür, sindirir, varsayar, tasarlar ve uğraşır; bunun öznede ne kadar zaman alacağını, öznenin ne kadar pişmanlık, acı duyacağını, hangi diyalektik süreçlerden geçmesi gerekeceğini asla bilemezsiniz. Bu, “kavrama zamanı”dır. Şu anda durduğumuz yer burasıdır. Fransızlar düşünüyor, konuşuyor, yazıyor, bütün ülke zırvalıyor ve söylemliyor, yoğun entelektüel faaliyete kapılmış. Bunların diğer Avrupa ülkelerinde de minör bir anahtarda gerçekleşmekte olduğunu ancak varsayabilirim. Fransa güçlü bir ulustur, ve aniden kafasına dayanmış bir tabanca vardır. Bu, duyuları keskinleştirir. Hepimiz, her birimiz aniden ölüm tehdidi altındayız. Dilbilimci Guillaume’nin tanımladığı bitmemişlik kipinin kuralları altında yaşıyoruz: “Un instant plus tard, la bombe éclatait.” [12] Patladı mı? Evet? Hayır? Karar vermek imkansız. Üçüncü mantıksal zaman “sonuçlanma anı” ise daha sonra gelecek.

Tanık olduğumuz ve katılımda bulunduğumuz toplumsal görüngünün bir sevdalanma yapısında olduğu hipotezini kabul edecek olursak, ne çeşit bir sevgi nesnesinin sözkonusu olduğunu görmek zor değil. Freud’un “Narsisizm Üzerine” (1914) başlıklı çalışmasında belirttiklerine güvenle atıf yapabiliriz. Polis, sevgi nesnesi olarak, “çocuğuna göz kulak olan kadın” modeline göre seçilmiş görünmektedir: özen ve koruma sunan anne, anaç Öteki. Charlie‘deki gazetecilerin katliamı karşısında kabaran terör ve keder hisleri, Fransa halkını Öteki’nin kollarına doğru fırlattı. Yahudiler için bu Öteki İsrail adıyla anılıyor. Bu hipotezi izlersek, Öteki’ne dönük kolektif tabiyet her öznenin onunla ilişkisi temelinde ilmek ilmek örülmektedir. Freud’un grup psikolojisi analizinde sunduğu ders işte budur.

Hepsi bu değil. Bu son birkaç günkü katliamların İslamcılığa da dönüşler üretmiş olduğu varsayımından kaçınabilir miyiz? Bu katliamlar, kısmen, tam da bu niyetle yapıldılar: üye kazanmak. Elbette bu dönüşler bizim için görünmezdir, ancak sonradan ortaya çıkabilirler, ama ne çeşit bir sevgi nesnesine karşılık geldiklerini şimdiden anlayabiliriz. Farklı bir çeşittendir bu: narsisistiktir. Öznenin sevdiği kendisidir, olmak isteyeceği haldeki kendisi, Mutlakın bir askeri olarak, İdealin bir Rambosu olarak, baştan aşağı silahlanmış, kuşku geçirmez, Dava için yaşamını vermeye hazır olarak kendisidir; yukarıda görülen durumda ise baskın olan yaşam arzusudur, Primum vivere‘dir.

Toparlamak gerekirse, ki bayağı uzattım, altını çizmek isterim ki Freud’a yapılan atıf bizi şunu fark etmekten alıkoymamalı: geçen Pazar günü dışarıya çıkan kitlelerle (Freud’un grup psikolojisi üzerine çalışmasında yapısını analiz ettiği) Gustave le Bon’un [13] tarifiyle 19. yüzyıl ‘kalabalıkları’ arasında çok az ortak nokta vardır.

Bu bir gösteri bile değildi, yalnızca bir yürüyüş, hatta bir gezinmeydi. Ne bir konuşma, ne bir söz… hiçbir şey. Herkes suskundu. Tek slogan, şimdi meşhur olan ‘Je suis Charlie’ydi, ki bunda özneleri homojenleştirecek hiçbir esas gösteren yoktur. Daha çok bir ‘ahbap gösteren’ gibiydi bu, ve toplanmalara, herkesin kendinden bir şeyler getirdiği bir İspanyol Meyhanesi hissiyatı verdi. Tarihçi Pascal Ory’ye göre bu, “batılı toplumlarımızı karakterize eden gelişmiş bireyciliğin bir işaretidir” (Le Monde). Bunu böyle görebiliriz. Susanna, Tel-Aviv’den arkadaşım olan bir psikanalist, bunu daha farklı ifade ediyor: “Bütün liderleri sıraya dizilmiş, kol kola vermiş yürürken görmek, herhangi bir amaçtan yoksunlukta birleşmiş o hallerini görmek, acınasıydı. Bence bütün umutlarını yitirmekle kalmadılar, daha kötüsü, kederlerini bile yitirdiler.” Ama Beyrut’tan L’Orient le jour şöyle yazıyor, “Dün, Fransa Bastil’e hücum etti.” Evet tabi….

Herkes hemfikir olacaktır: bu tarihsel andan hepimizin zihnine yapışıp kalacak imge, François Hollande’nin acil servis doktoruna ve Charlie‘nin gözyaşlarına boğulmuş editöryalisti Patrice Pelloux’ya sarılması olacak. Hollande onun saçını, yüzünü okşuyor. Sarılırken onu hafifçe sarsıyor. O sırada Charlie ekibinden hayatta kalan diğerleri eğlenceyi yakalıyor: bir güvercin kakasını yaparak Başkan’ın omzunu kirletmiştir.

P.S. güvercine dair anekdot Le Monde‘da, Le Figaro‘da vb. anlatıldı; bir vidyosu bulunuyor.

P.P.S. Bay Roland Rouzeau’nun bana e-posta ile hatırlattığına göre kötüsöz suçu Alsacce ve Moselle’de halen bulunmaktadır. Not düşülmüştür.

EN: Jennifer Murray
TR: Işık Barış Fidaner

[1] CRS: kamu düzenini sağlayan ve isyan denetimi yapan Cumhuriyet Güvenlik Şirketleri. ‘Jandarmalar’ın kırsal alanlarda ve küçük şehirlerde yetki alanı bulunmaktadır, ulusal polis kuvveti ise büyük şehirlerde etkilidir.

[2] Libération : Fransız bir ulusal gazetedir. Le Monde, Le Figaro gibi (aşağıya bkz).

[3] Manif – politik tabiatlı bir ‘gösteri’ anlamına gelen manifestasyon‘un kısaltması.

[4] Özgün ‘mettre du plomb dans la cervelle’ ifadesi ‘kurşun’ anlamına gelen ‘plomb’un çifte anlamıyla oynar; harfiyen anlamı olan ‘kafaya bir kurşun yollamak,’ dağınık düşünme haline daha çok istikrar vermek anlamındaki betimleyici ifadeyle gerilim içinde bulunur.

[5] Bu ifade, ilk ortaya çıktığı Arthur Rimbaud’un “Demokrasi”siyle felsefi tartışmalara girmiştir.

[6] Yakın zamanda bu ifadeyi ortaya atan polemik sağ kanat editöryalist Eric Zemmour, Le Suicide français (2014) kitabında 1968’den beri Fransa’da yurtsever değerlerin yitimini eleştirir.

[7] Vélodrome d’Hiver, Nazilerin 1942’de yürüttüğü bir Paris baskınında kitlesel olarak tutuklanan Yahudi kurbanların gruplar halinde tutulduğu bir bisiklet sahasıdır.

[8] Sayısız çalışma bu nüfusların halen kimlik denetimlerinde polis tarafından daha sık hedef alınmakta olduklarını göstermektedir.

[9] Aslında bu tedbirler bugün yürürlüğe girdi (15 Ocak).

[10] Michel Houellebecq’in romanı, Soumission, tanıtım fazındaydı ve Charlie Hebdo’ya saldırı gerçekleştiğinde kutuplaşmış bir tartışmanın konusuydu. Houellebecq tanıtım gezisini yarıda kesti.

[11] Lacan “Mantıksal Zaman”ı 1945’te yayınladı. Bu yazı Ecrits‘de “Mantıksal Zaman ve Öngörülen Kesinliğin Savlanması” olarak yeniden yayınlandı (Çev. Bruce Fink) 161-75.

[12] İngilizce buradaki dilbilimsel öğeyi anlatamıyor: bitmemişlik kipindeki ‘éclatait’ fiili hem geçmişteki değeri: “bomba patladı” hem de hipotetik gelecekteki değeri taşıyor: “Bir saniye geçse bomba patlayacaktı.” Fransızca’daki gramer, olayın yorumlanışını karar verilemez kılar.

[13] Miller’in özgün metninde 20. yüzyıl denmiş: muhtemelen bilmeden yapılmış bir hata.

1 Comment

Filed under çeviri

One response to “Fransa Polislerini Sever — Jacques-Alain Miller

  1. Pingback: Charlie Hebdo üzerine — Jacques-Alain Miller | YERSİZ ŞEYLER