Dikiş — Jacques-Alain Miller

(imleyenin mantığının öğeleri)

Jacques-Alain Miller — 1965 — lacan.com

Analize dair kesin kavrayışlara sahip olmayan hiçkimsenin analizle ilgilenmeye hakkı yoktur, ve bu kavrayışlar ancak kişisel analizle edinilebilir. Bayanlar ve Baylar, kuşkusuz Freud’un Yeni Giriş Dersleri‘ndeki bu hükmün sağlamlığına tam olarak riayet etmektesiniz.

Böylece ikilem olarak ifadelenmiş bir soru sizin bakımınızdan benim karşıma çıkıyor.

Eğer bu emre karşı geliyorsanız, ki üzerine konuşacağım psikanalize aittir bu emir, — yani rızanızı hak edebilecek yegane ehliyeti ortaya koyamadığını bildiğiniz birisini dinliyorsanız, burada ne işiniz var?

Ya da benim konum psikanaliz değilse, — o halde Freudcu alanla ilişkilenen sorunlara aşina olmak için böylesine sadık bir katılım gösteren sizler, burada ne işiniz var!

En başta da siz, analizci Bayanlar ve Baylar, burada ne işiniz var? Freud’un size yaptığı özel uyarısı, biliminizin pratiğiyle doğrulanmamış kişilere, misafirperverliğinizi takdir etmeden, ateşinizde ısınmak için çorbalarıyla gelen bu sözde otoritelere, edebi entelektüellere bel bağlamamanız içindi. Geçiminizi sağladığınız şey olması nedeniyle doğal olarak alakadar olduğunuz bu kazanı, mutfağınızda şef aşçı olarak hüküm süren birisi, kendine eğlence olsun diye, en alt mutfak uşağından daha alttaki birine teslim edebilecek olsa bile, böyle pişirilmiş bir çorbayı içmeye hazır olup olmayacağınız gene belirsizdir — ve itiraf edeyim ben kendim de bundan kuşkuluyum. Ve işte yine de buradasınız. Müsaadenizle bir an bu mevcudiyetinize, ve emrinizde bulunan organların en kıymetlisi olan kulağınızı bir süreliğine bana ödünç vermiş olmanızın ayrıcalığına hayret edeyim.

Şimdi bunu gerekçelendirmeyi denemek zorundayım, ve en azından kabul edilebilir sebeplerle.

Sizi bekletmeyeceğim. Gerekçelendirme şu olguda yatıyor, ki akademik yılın başından beri bu seminerde duyumunuzu büyüleyen bunca gelişmeden sonra hiç şaşırtıcı gelmeyecek: Freudcu alan kapalı bir yüzey olarak temsil edilebilir değildir. Psikanalizin açığa çıkması, kendini onun muhafızı olarak tayin etmiş kişinin serbesticiliğinin, merakının, hatta körlüğünün bir etkisi değildir. Çünkü, eğer içeride yer bulmuş olmamak sizi dışarıya sürgün etmiyorsa, bunun nedeni, bu iki yüzeyin birleştiği, çeper ya da dış kenarın çevrelemenin üstünden atladığı, iki-boyutlu topolojiden dışlanmış belirli bir nokta bulunmasıdır.

Benim bu noktayı tanıyıp işgal edebilmem; sunduğum bu ikilemden sizleri muaf kılan ve bugün beni dinliyor olma hakkını size tanıyan şey işte budur. Bu da, siz Bayanlar ve Bayların, benim bu üstlenmemde ne ölçüde kapsandığınızı, başarılı neticesiyle sizi nereye kadar ilgilendireceğini kavramanızı mümkün kılacaktır.

İmleyenin Mantığı Kavramı

Jacques Lacan’ın çalışması boyunca dağıtılmış belirtileri bir araya getirerek onarmayı hedeflediğim şey, imleyenin mantığı olarak belirtilecektir — bu işleyiş, bütün diğer bilgi alanlarıyla olan ilişkisindeki biçimselliği bakımından genel bir mantıktır, ki bu alanlar arasında psikanaliz, orada bir özgüllük kazanır ve yönetir; bu mantıkta sadece çizgisel harekete indirgenmiş bir ilerlemenin gerektireceği kadar (dizisinin her noktasında tekbiçimli üretilmiş) parçanın verili olması bakımından asgari bir mantıktır bu. Bir kategori olarak ilk üretildiği alanla geçerliliğini sınırlayan kavrayışın kısmiliğinden sakınmak için, bu mantık, imleyenin mantığı olarak adlandırılmalıdır; dilbilimsel türetimini düzeltmek, diğer söylemlere ithal edilmesinin yolunu hazırlar, ki esaslarını kavradığımızda bu ithalatı yerine getirmekten de geri kalmayacağız.

Bu asgarileştirme sürecinden kazanılacak başlıca avantaj, kavramsal masrafların muazzam ekonomisidir, ki bu ekonomi şu gerçeği müphemleştirme tehlikesi taşır: bu ekonominin belirli işlevler arasında gerçekleştirdiği bağlaşımlar o kadar elzemdir ki bunları ihmal etmek düzgün analitik muhakemeden ödün vermektir.

Bu mantıkla mantıkçının mantığı diyeceğim şey arasındaki ilişkiyi düşünürsek şu olgunun belirleyici olduğunu görürüz: birincisi, ikincisinin ortaya çıkışından söz eder, ve mantığın kökeninin mantığı olarak kavranmalıdır — demek ki mantığın yasalarını izlemez, onun yetki alanlarını tertiplerken kendisi bu yetki alanının dışına düşer.

Arkeolojik olan bu boyutu kavramanın en özlü yolu, mantığın kendi alanından geriye-dönük bir hareketle olur, ki burası yanlış-kavramanın en radikal olduğu yerdir, çünkü tanımanın gerçekleştiği yere çok yakındır.

Burada Derrida’nın fenomenoloji örneğinden bir şeyler tekrarlansa da, [1] bu ikisi arasında ancak en acelecilerin gözünden kaçacak şu kritik fark vardır: yanlış-kavrama burada anlam üretimindeki kendi çıkış noktasını bulur. Diyebiliriz ki yanlış-kavrama bir unutma olarak değil, bir baskılama olarak teşkil edilir.

Bunu belirtmek için dikiş adını seçiyorum. Dikiş, öznenin kendi söyleminin zinciriyle olan ilişkisini isimlendirir; dikişin bu zincirde bir yerine-geçen biçimi altında eksik öğe rolü oynadığını göreceğiz. Çünkü, eksik olduğu yerde, saf ve yalın olarak yok değildir. Dikiş, öğesi olduğu uzanım — eksiğin yapıyla genel ilişkisi — dolayısıyla, bir yerine-geçilme konumunu gerektirir.

Bu makalede ifadelendirilmesi amaçlanan dikiş kavramını Jacques Lacan açıkça adlandırmadıysa da sisteminde daima mevcut olmuştur.

Burada bir filozoftan ya da filozof çırağından bahsetmediğim açık ve net olmalı — bu filozof Freud’un alıntıladığı Heinrich Heine cümlesinde karakterize edildiği gibiyse: “takkesi ve robdöşambrıyla, evrenin yapısındaki boşlukları onarmakta”. Dikkat, dikişleme işlevinin filozofa özgü olduğunu düşünmeyin: filozofta özgül olan şey, işlediği alanın bir “evrensel yapı” olarak belirlenmesidir. Dilbilimci gibi mantıkçının da — ve, aynı ölçüde, “ben” diyen herhangi birisinin de — bu belirli düzeyde dikişleme yaptığını fark etmeniz önemlidir.

Dikişi kavrayabilmek için bir söylemin kendisine dair açık ettiği şeyden kesit almak, ve harfiyetini anlamından ayırt etmek zorundayız. Bu makale bir harfiyetle, ölü bir harfiyetle ilgilidir. Bu yüzden anlamın ölmesi şaşırtıcı gelmemelidir.

Bu analizin ana akışı Gottlob Frege’nin Grundlagen der Arithmetik‘teki argümanı olacaktır [2], bu argüman kritiktir çünkü Peano’nun bir doğal sayılar kuramı inşasına yeten aksiyomatiğinde birincil sayılmış terimleri (yani sıfır, sayı, ardıl terimlerini) mesele etmektedir. [3] Böyle mesele edildiğinde, kuram, konsolide olduğu aksiyomatiğin karmaşasından dikişlemeyi çıkarıp bize teslim etmektedir.

Sıfır ve Bir

İşte burada mesele en genel biçiminde konulmuştur;

doğal tam sayılar dizisinde işleyen ve
ilerlemelerini tayin edebileceğimiz şey nedir?

Yanıtı tesis etmeden önce hemen vereceğim:

dizinin teşkil sürecinde,
ilerlemenin yaratımında,
öznenin işlevi, yanlış-kavranmış-olan işlemektedir.

Ampirist kuramın şeyden birime geçişte elzem tuttuğu şeyin, birimler kümesinden sayı birimine geçişte elzem tuttuğu şeyin (soyutlama ve birleştirme işlemlerinin desteği olarak öznenin işlevinin) dışlanmasıyla Frege’nin mantıksal söyleminin açıldığını bilen herhangi birisine, bu önerme, muhakkak bir paradoks olarak görünecektir.

Bu önerme, hem birey hem küme için böylece emniyete alınmış olan birlik bakımından, ancak sayı kendisinin ismi olarak işlediği ölçüde geçerlidir. Özneyi kurguların üreticisi kılan, onu kendi ürününün ürünü olarak tanıyamayan ideoloji işte buradan kaynaklanır — bu ideolojide mantıksal ve psikolojik söylem evlendirilir, politik söylem ise anahtar konumu işgal eder, ki bunun Occam’da kabul edildiği, Locke’da gizlendiği, daha sonra ise yanlış-kavrandığı görülebilir.

Demek ki bir özne vardır, ve onu tanımlayan vasıfların öbür yanı politiktir, güçleri denetlemektedir, takas edilebilir öğelerin hiçbirini yitirmeden kümenin kapatılması için gereken bir bellek yetisini, ve indüklemeyle işleyen bir tekrarlama yetisini denetlemektedir. Şüphesiz en başından itibaren aritmetiğin ampirist temelinin karşısında konumlanan Frege’nin, sayı kavramının ortaya çıkacağı alandan dışladığı özne işte budur.

Fakat eğer en elzem işlevinde özne psikolojik olana indirgenebilir değilse, o halde sayının alanından dışlanması, tekrarlamaya benzetilebilir. Bu da benim göstermem gereken şeydir.

Fark edeceğiniz gibi Frege’nin söylemi üç kavram (kavram, nesne, sayı) ve iki ilişkiden (kavramın nesneyle ilişkisine kapsama denmektedir, kavramın sayıyla ilişkisine de tayin diyeceğim) oluşan asli sistemden başlar. Nesneleri kapsayan kavrama, sayı tayin edilmiştir.

Bu sistemdeki mantıksal özgüllük şudur: her bir kavram yalnızca kapsadığı şeylerle sürdürdüğü kapsayıcılık ilişkisiyle tanımlanmıştır ve sadece bu yolla varolur. Bunun gibi, bir nesne, ancak bir kavramın kapsamına düştüğü ölçüde varoluşa sahip olur, mantıksal varoluşunda başka hiçbir belirlenim bulunmaz, öyle ki bu nesne kendi anlamını, uzam-zamansal yerleşimiyle gerçek-olana entegre olan şey ile arasındaki farktan alır.

Göreceğiniz gibi, bu şeyin gözden kaybolmasının gerçekleşmesi, bir nesne olarak — bir olduğu ölçüde bu şey olarak — görünebilmesi için zorunludur.

Bu sistemde işleyen (sadece kapsamanın belirlenimi yoluyla biçimlenen) kavram, açıktır ki, katlanmış bir kavramdır: bir kavrama eş-oluş kavramıdır.

Eş-oluşun kavramda indüklediği bu katlanma, mantıksal boyutu doğurur, çünkü bu şeyin gözden kaybolmasını gerçekleştirerek, sayılabilir-olanın ortaya çıkışına sebep olur.

Örneğin “Agamemnon ve Cassandra’nın çocuğu” kavramının kapsamına düşen şeyi gruplarsam, kapsanmak üzere Pelops ve Teledamus’u çağırırım. Bu kümeye bir sayı tayin etmem ancak “Agamemnon ve Cassandra’nın çocuğu kavramına eş” kavramını işe katmamla olabilir. Bu kavramın kurgusunun etkisi yoluyla, çocuklardan gelen müdahale, diyebiliriz ki, her birinin kendi kendisine uygulanması ölçüsünde olur — bu onu bir birime dönüştürür ve bizzat sayılabilir bir nesne statüsü verir. Tekil birimdeki bu bir, kapsanmış olanın eş-oluşundaki bu bir, ilkin birimler olarak teşkil edildikleri ölçüde bütün sayılarda ortak olan şeydir.

Buradan çıkarsanarak sayının tayin edilişi tanımlanabilir: Frege’ye göre “F kavramına tayin edilen sayı, F kavramına eş olan kavramın uzanımıdır”. Frege’nin üçlü sisteminin bir etkisi olarak, şeyde kalan sadece kendine eş olmasının desteğidir, bu destek onu işlemekte olan kavramın nesnesi kılar, sayılabilir kılar.

Şimdi gösterdiğim bu süreç bana, alakası sonradan ortaya çıkacak olan şu önermeyi savlama yetkisini veriyor, — sayı tayin edildiği ölçüde kavramı birleştirdiği söylenebilen birim, sayıya destek verdiği ölçüde ayırt edici olan birime kıyasla ikincildir.

Ayırt edici birimin konumuna gelirsek, bu birimin temeli, dünyadaki her bir şeye bir olma özelliğini vererek (mantıksal) kavramın nesnesine dönüşümünü gerçekleştiren eş-oluş işlevine yerleştirilecektir.

İnşanın bu noktasında, sunacağım eş-oluş tanımlamasının bütün önemini hissedeceksiniz.

Sayı kavramına esas anlamını vermesi gereken bu tanımlama, ondan hiçbir şey kullanmamalıdır [4] — tam olarak sayılandırmayı doğurmak üzere.

Sisteminin merkezindeki bu tanımlamayı Frege Leibniz’den alır. Tanımlama şu beyanda içerilmektedir: eadem sunt quorum unum potest substitui alteri salva veritate. Hakikat yitimi olmadan birinin diğerinin yerine-geçebildiği şeyler eştir. Şüphesiz bu beyanda gerçekleştirilen şeyin kritik önemini tahmin edebilirsiniz — hakikat işlevinin ortaya çıkışıdır bu. Yine de burada varsayılan şey, ifade edilen şeyden daha önemlidir. Bu da kendine-eş-oluştur. Bir şeyin kendisinin yerine-geçemez oluşudur, o zaman hakikat nerede kalır? Mutlak onun altüst edilişidir.

Leibniz’in argümanını izlersek, bir anlığına imkanı açılan hakikatin aksamasını, bir şeyin başka bir şeyin yerine-geçmesi yoluyla hakikatin yitimini, yeni bir ilişki içinde hakikatin dolaysız yeniden teşkili izleyecektir: hakikat geri kazanılır çünkü yerine-geçmiş olan şey, kendine eş olduğundan, bir yargının nesnesi olabilir ve söylemin düzenine giriş yapabilir: kendine eş, ifadelendirilebilir.

Fakat bir şey kendine eş olmamalı ise, bu, hakikatin alanını altüst eder, mahveder ve fesheder.

Hakikatin korunumunun (şeyden nesneye geçişi belirten) bu kendine eş-oluşa ne ölçüde karıştığını anlayacaksınız. Hakikat korunacaksa kendine-eş-oluş elzemdir.

Hakikat vardır. Her bir şey kendine eştir.

Şimdi Frege’nin şemasını işletelim, yani bize emrettiği üç-aşamalı programın üzerinden geçelim. Dünyanın X diye bir şeyi olsun. Bu X’in ampirik bir kavramı olsun. Şemada yer bulan kavram bu ampirik kavram değil, onu katlayan kavramdır, “X’in kavramına eş” olandır. Bu kavramın kapsamına düşen nesne bir birim olarak X’in kendisidir. Burada X’in kavramına tayin edilecek olan sayı, dizinin üçüncü terimi, 1 sayısı olacaktır. Demek ki 1 sayısının bu işlevi dünyanın bütün şeyleri için tekrarlanmalıdır. Bu 1, bu anlamda, bizzat sayıyı teşkil eden birimden ibarettir, sayı olarak (sayılar dizisindeki kendi yeri ve özel ismi ile) kendi kişisel eş-oluşu içindeki 1 değildir.

Dahası bu birimin inşası, onu dönüştürebilmek için dünyadaki bir şeye uğramamızı talep eder — ki Frege’ye göre bu böyle olamaz: mantıksal olan yalnız ve yalnızca kendisi yoluyla sürdürülmelidir.

Sayının, eş-olanın 1’inin tekrarlanmasından, eş-olanın sıralı ardıllığının tekrarlanmasına geçmesi için, mantıksal boyutun kendi özerkliğini tam olarak — gerçek-olana dönük herhangi bir atıf olmadan — kazanması için, sıfır ortaya çıkmalıdır.

Ortaya çıkış elde edilir, çünkü hakikat vardır. Sıfır “kendine eş olmayan” kavramına tayin edilen sayıdır. Aslında “kendine eş olmayan” kavramından başlayalım. Bu kavram, bir kavram olması itibariyle, bir uzanıma sahiptir, bir nesneyi kapsar. Hangi nesneyi? Hiçbir nesneyi. Hakikat vardır, o halde hiçbir nesne bu kavramın kapsama yerine düşmez, ve uzanımını niteleyen sayı sıfırdır.

Sıfırın bu doğuşunda hakikat vardır önermesinden destek aldığını vurguladım. Eğer kendine-eş-olmayan kavramı altına hiçbir nesne düşmüyorsa, hakikat korunmak zorunda olduğundandır. Eğer kendine eş olmayan hiçbir şey bulunmuyorsa, kendine eş-olmamanın bizzat hakikat boyutuyla çelişkili olmasındandır. Bunun kavramına, sıfırı tayin ederiz.

Mantıksal söylemi dikişleyen işte bu kesin önermedir: kendine-eş-olmayan kavramına sıfır sayısının tayin edilmesidir.

Çünkü, ve burada Frege’nin metnini takip ediyorum, mantıksal olanın kendisi yoluyla özerk inşasında, gerçek-olana dönük atıfların dışlanması için, kavram düzeyinde kendine-eş-olmayan bir nesnenin (sonradan hakikat boyutundan reddedilmek üzere) çağırılması gerekli olmuştur.

Sayının yerine çizilmiş olan sıfır, bu nesnenin dışlanmasını tamamlandırır. Kapsamın sınırları çizdiği, nesnenin eksik olduğu bu yere gelirsek, oraya hiçbir şey yazılamaz, ve eğer bir 0’ın izi sürülmek zorundaysa, salt bir boşluğu betimlemek içindir, eksik-olanı görünür kılmak içindir.

Sıfır-eksik-olandan sıfır sayısına gelinerek, kavramlaştırılamaz-olan kavramlaştırılır.

Şimdi sıfır-eksik-olanı bir kenara koyalım, onun dönüşümlü çağırılma ve kaldırılmalarının ürettiği sıfır sayısını düşünelim sadece.

Sıfır, kapsayıcı kavrama bir nesnenin eksik-olanını tayin eden bir sayı olarak anlaşıldığı haliyle, bir şeydir — düşüncedeki ilk gerçek-olmayan şeydir.

Eğer sıfır sayısından kavramı inşa edersek, yegane nesnesi olarak sıfır sayısını kapsar. Ona tayin edilen sayı dolayısıyla 1’dir.

Frege’nin sistemi bir öğenin sabitlediği yerlerdeki dolaşımı ile çalışır: sıfır sayısından onun kavramına doğru, bu kavramdan nesnesine ve sayısına doğru — bu dolaşım 1’i üretir. [5]

O halde bu sistem öyle teşkil edilmiştir ki 0, 1 diye sayılır. 0’ın 1 diye sayılması (öte yandan sıfırın kavramı gerçek-olanda boşluktan başka hiçbir şeyi kapsamaz) sayılar dizisinin genel desteğidir.

Frege’nin ardıl işlemi analiziyle gösterdiği şey işte budur. Bu analiz n’e bir birim ekleyerek onu izleyen sayının elde edilmesinden oluşur: n’in ardılı n’, n + 1’e eşittir, yani, … n… (n + 1) = n’… Frege n’den ardılına geçişte neler olduğunu keşfetmek için n + 1’i açar.

Frege’nin ulaştığı en genel ardıl formülünü üretmemle birlikte bu doğurmanın paradoksunu kavrayacaksınız: “n‘le biten doğal sayılar dizisinin üyesi kavramına tayin edilmiş olan Sayı, doğal sayılar dizisinde n’den hemen sonra gelir”

Bir sayı alalım. Üç sayısı. Böylece üçle biten doğal sayılar dizisinin üyesi kavramını teşkil edeceğiz. Bu kavrama tayin edilen sayının dört olduğunu buluruz. Yani n + 1’deki 1 işte buradadır. Nereden gelir bu? Katlanmış kavramına tayin edilmiş olan 3 sayısı bir kümenin birleştirici ismi işlevi görür: rezerv olarak. “3’le biten doğal sayılar dizisinin üyesi” kavramındaki terimdir (hem öğe anlamında hem de sonuncu öğe anlamında).

Gerçek-olanın düzeninde 3, 3 nesneyi kapsar. Sayının düzeninde, yani hakikate bağlı söylemin düzeninde, sayılanlar sayılardır: 3’ten önce 3 sayı bulunur — o da dolayısıyla dördüncüsüdür.

Sayının düzeninde, ek olarak 0 bulunur, ve 0, 1 diye sayılır. Bir sayının rezerv işlevinden terim işlevine doğru yer-değiştirmesi, 0’ın toplanmasını belirtir. Ardıl buradan gelir. Gerçek-olanda saf ve yalın olarak yok olan şey, sayının (hakikat uğrağı yoluyla) 0 görülüp 1 sayılması olgusu yoluyla kendisini bulur.

İşte bu yüzden deriz ki, hakikatin tetiklediği-reddettiği, söylemin (bizzat kapsamın) kurduğu-kaldırdığı, kendine eş-olmayan nesne — tek kelimeyle, dikişlemiştir.

Eksik-olanın 0 olarak, ve 0’ın 1 olarak ortaya çıkışı ardılın görünüşünü belirler. Diyelim ki n vardır; eksik-olan 0 olarak sabitlenmiştir, 0, 1 olarak sabitlenmiştir: n + 1; toplanarak n’ olur — bu da 1’i soğurur.

Elbette n + 1’deki 1 eğer sıfırın sayılmasından başka bir şey değilse, + iminin eklenmesinin işlevi lüzumsuzdur, ve bu doğuşun yatay temsiline dikeyliğini tadil etmek zorundayız: 1, hakikat alanında eksiğin ortaya çıkışının birincil simgesi olarak alınacaktır, + imi ise, 0 eksik-olanı 1 olarak temsil ettiren ve n n’ farkı yoluyla bir anlam etkisi olduğu görülen şeyi — bir sayının ismini — üreten aşılmayı, çiğnenişi belirtir.

Mantıksal temsil bu üç-düzeyli inşayı çökertir. Gerçekleştirdiğim işlem bunu açar. Bu iki eksenin karşıtlığını düşünürseniz, mantıksal dikişlemede neyin mevzubahis olduğunu, ve mantıkçının mantığının karşısında öne sürdüğüm mantığın farkını anlayacaksınız.

Sıfırın bir sayı olması: mantıksal boyutun kapanımını emniyete alan önerme budur.

Sıfır sayısında eksik-olanın dikişleyici yerine-geçenini tanımayı amaçlamaktaydık.

Bertrand Russell’ın çalışmasında sıfırın yerleştirilmesine ilişkin kalıcılaşan tereddütü hatırlayın (dahili mi? yoksa sayılar dizisine harici mi?).

Sayılar dizisinin üretici tekrarlaması böyle sürdürülür: sıfır-eksik-olan, ilkin dikey bir eksen boyunca hakikat alanını sınırlandıran çiziğin karşısına geçer (orada bir olarak temsil edilmek üzere), daha sonra ardıl ilerlemenin metonimik zincirine yakalanmış sayıların her birinin isminde anlam olup birbirini götürür.

Nasıl ki çelişkili nesnenin eksikliği olarak sıfır, sayılar dizisindeki bu yokluğu dikişleyen şeyden ayırt edilmek zorundaysa, aynı şekilde, bir sayının özel ismi olarak 1, hakikat alanındaki söylemin yasası gereği kendine eş-oluşla dikişlenmiş kendine eş-olmayana ait sıfırı tek bir özellikte sabitlemeye gelen şeyden ayırt edilecektir.

Kavranacak merkezi paradoks (bunun Lacan’ın kastettiği anlamda imleyenin paradoksu olduğunu birazdan göreceksiniz) eş-olanın özelliğinin eş-olmayanı temsil etmesidir, eş-olmayanın katlanmasının imkansızlığı da buradan çıkarsanır, [6] ve bu imkansızlıktan da eş-olanın farklılaşma süreci olan bir tekrarlamanın yapısı çıkarsanır.

Şimdi, eğer sayılar dizisi, sıfırın metonimisi, onun metaforuyla başlıyorsa, eğer dizinin sayı olarak 0 üyesi, zincirin altında dönüşümlü temsil ve dışlamalara göre hareket eden (mutlak sıfıra ait) yokluğu dikişleyen yerine-geçen-yerden ibaretse — o halde sıfırın sayılar dizisiyle tadil edilmiş ilişkisinde öznenin imleyici zincirle ilişkisinin en sade ifadelenmesini görmekten bizi alıkoyan ne vardır?

Mantığın söyleminin kendine eş-olmayan olarak çağırdığı ve sonra saf olumsuzluk olarak reddettiği imkansız nesneye, kendisini olduğu şey olarak teşkil edebilmek üzere çağırdığı ve reddettiği şeye, onun hakkında hiçbir şey bilmek istemeyerek çağırdığı ve reddettiği şeye, sayılar dizisinde işleyen aşırılık işlevi gördüğü ölçüde, bu nesneye, özne diyoruz.

Onun içsel olarak yakın olduğu söylemden dışlanması dikiştir.

Eğer şimdi özelliği imleyen olarak belirlersek, ve sayıya imlenen konumunu atfedersek, eksiğin özellikle olan ilişkisi imleyenin mantığı olarak düşünülmelidir.

Özne ile İmleyenin İlişkisi

Lacancı cebirde öznenin (hakikatin yeri olarak) Ötekinin alanıyla ilişkisi denilen şey, aslında, sıfırın (hakikatin desteği olarak) eşsiz-olanın eş-oluşuyla olan ilişkisiyle eş tutulabilir. Bu ilişki, matrissel olduğu ölçüde, herhangi bir yeni nesnellik tanımlamasına entegre edilemez — Lacan’ın doktrini budur. Sıfırın (dünyadaki hiçbir şeyin içine düşmediği) bu kendine eş-olmayandan doğuşu, size bunu örneklemektedir.

Bu ilişkiyi zincirin matrisi olarak teşkil eden şeyi, öznenin dışlanmasının Ötekinin alanı dışındaki belirleyenini öznenin bu alandaki temsili yapan belirtiyi, eşsiz-olanın biri biçiminde, Lacan’ın “birsel” [unary] dediği ayırt edici birliğin biri biçiminde yalıtmak gerekir. Cebirde bu dışlama, öznenin S’sini büyük A karşısında kesen, ve imleyenin mantığının asli mübadelesine göre öznenin eş-oluşunun A’ya doğru yerini-değiştirdiği çizikle işaretlenmiştir, ki bu yer-değiştirmenin etkisi özneye imlenen imlendirmenin ortaya çıkışıdır. Öznenin Ötekinden bu hariciyeti çiziğin mübadelesinden etkilenmeden sürdürülür, bu da bilinçdışını kurar.

Çünkü: — eğer (1) özneye-imlenen, (2) özneyle ilişkisindeki radikal dönüşümlülüğüyle özneyi kendi alanından koparan imleyici zincir, ve son olarak (3) bu reddin dışsal alanından oluşan üçlü bölüntünün imlenen ve imleyenin dilbilimsel ikiliği ile örtülemeyeceği açıksa; — eğer öznenin bilinci, imleyenin tekrarlamasının (onun yansımaları sayılabilecek ölçüde) yönettiği imlendirmenin etkileri düzeyine yerleştirilecekse: — eğer tekrarlamanın kendisi öznenin gözden kayboluşu ve eksik olarak geçişi yoluyla üretilmişse — o halde düşünce düzenindeki zinciri teşkil eden ilerleme ancak bilinçdışı olarak adlandırılabilir.

Bu teşkil düzeyinde, öznenin tanımlaması, bir imleyenin daha gelmesi imkanına indirgenir.

Dedekind’in küme kuramına varoluş teoremini vermek üzere özneye tayin ettiği temalaştırmadaki gücün nihai atıf noktası aşırılığın bu işlevi değil midir? Sayılabilir bir sonsuzluğun varoluş imkanı bununla açıklanabilir, “bir önerme doğru olduğu andan itibaren, her zaman ikincisini üretebilirim, yani, birinci doğrudur ve sonsuza kadar böyle devam eder”. [7]

Yinelemenin kurucusu olarak özneye müracaatın psikolojiye müracaat olmadığından emin olmak için, öznenin (imleyen olarak) temsilini temalaştırmanın yerine-geçirmemiz yeter. Bu özne bilinci dışlar çünkü gerçekleştirilmesi birisi için değildir, daha ziyade, zincirdedir, hakikat alanındadır, öncesindeki imleyen içindir. Lacan im bir şeyi birisi için temsil eden şeydir tanımlamasıyla karşılaştığında, bilincin yerleştirileceği yerin, imleyici zincirin sebebinden ziyade etkileri düzeyinde olduğunu vurgular. Öznenin zincire sokulması temsildir, ve bu temsil gözden kaybolan bir dışlamayla zorunlu ilinti içindedir.

Eğer şimdi imleyici zinciri doğuran ve ona destek olan ilişkiyi zaman içinde deneyip geliştirecek olsak, zamansal ardışıklığın zincirin çizgiselliğinin tabiyeti altında oluşunu hesaba katmamız gerekirdi. Doğurmanın zamanı ancak çembersel olabilir — işte bu yüzden şu önermelerin ikisi birden aynı anda doğrudur: öznenin imleyenin öncesinde bulunduğu önermesi, imleyenin öznenin öncesinde bulunduğu önermesi — ama ancak imleyenin girişinin ardından böyle gözükebilir. Geriye-dönüklük özünde bundan oluşur: çizgisel zamanın doğuşu. Özneyi imleyenin etkisi kılan, ve imleyeni öznenin temsilcisi kılan tanımlamaları bir arada tutmak zorundayız: karşılıklı olmasa da çembersel bir ilişkidir bu.

Mantıksal söylemi asgari direniş noktasında, dikiş noktasında aştığınızda, öznenin yapısının ifadelendiğini görebilirsiniz: “tutulmaların bir titreşimi” olarak, sayıyı açan ve kapatan, eksik-olanı (ardılda feshetmek üzere) 1 biçiminde teslim eden hareket gibi.

+’ya gelirsek, imleyenin mantığında üstlendiği emsalsiz işlevi anladınız (artık toplamadan ziyade öznenin Ötekinin alanında toparlanmasına ait olan, öznenin kaldırılmasını gerektiren bir im). Varlığıyla özneyi ifadesizlendirerek, ortaya-çıkışın birsel özelliği ile reddin çiziğini ayırır: böylece öznenin (yabancılaşmasının diğer adı olan) bölünmesini belirtik kılar.

Buradan çıkarsanacak olan, imleyici zincirin yapının yapısı olduğudur.

Eğer yapısal sebebiyet (özne yapıya karıştığı ölçüde yapıdaki sebebiyet) boş bir ifade değilse, statüsünü burada geliştirdiğim asgari mantıkta bulacaktır.

Bunun kavramının inşasını başka bir zamana bırakalım.

Notlar:

[1] Edmund Husserl, L’origine de la géometrie, çeviri ve giriş: Jacques Derrida, PUF, 1962.

[2] İngilizce çevirisi Almanca metinle birlikte şu başlıkla yayınlandı: The Foundations of Arithmetic, Basil Blackwell, 1953.

[3] Bizim okumamız Frege’nin temel amacının çeşitli türevleriyle ilgilenmeyecektir, dolayısıyla hem anlam/atıf farkının temalaştırılmasının, hem de kavramın yüklemleme cinsinden tanımlanmasının (ve buradan doygun-olmayışının çıkarsanmasının) dışında kalacaktır.

[4] İşte bu yüzden eşitlik değil eş-oluş dememiz gerekir.

[5] Yakınlığın soyut tanımlamasını veren 76ncı paragrafın açıklamasını bir kenara koyuyorum.

[6] Ve, bir diğer düzeyde, üst-dilin imkansızlığı (bkz. Jacques Lacan, Cahiers pour l’analyse, No I, 1966).

[7] Dedekind, alıntılayan: Cavailles (Philosophie mathémathique, p 124, Hermann, 1962).

Bu metin Cahiers pour l’analyse 1’de (Winter 1966) Fransızca olarak yayınlanmış, daha sonra Jacqueline Rose’un çevirdiği İngilizce versiyonu Screen 18’de (Winter 1978) çıkmıştır.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

1 Comment

Filed under çeviri

One response to “Dikiş — Jacques-Alain Miller

  1. Pingback: Görce — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER