Çevirmenin Görevi — Walter Benjamin

Yazko Çeviri 14, Eylül-Ekim 1983
Çeviri Kuramı ve Çeviribilim, Hazırlayanlar: Yurdanur Salman, Ahmet Cemal, Özcan Özbilge
Almancadan çeviren: Ahmet CEMAL

~~~

Ünlü Alman eleştirmeni, yazarı ve yazınbilimcisi Walter Benjamin, Çevirmenin Görevi (Die Aufgabe des Übersetzers) başlıklı metni, Baudelaire’den yaptığı çevirilere bir önsöz olarak yazmıştı. Günümüzde çeviri üzerine kaleme alınmış en temel incelemelerden sayılan bu metni ilk kez 1979’da, Ahmet Taner Kışlalı’nın Kültür Bakanlığı döneminde, Kültür Bakanlığı’nca çıkarılan Çeviri dergisi için, biraz kısaltarak çevirmiştim. Daha sonra, ülkemiz yazgısının tipik görünümlerinden biri olarak, gerçekleşen iktidar değişikliği ile birlikte sözünü ettiğim dergi de sürdürülmedi; çıkarılmış olan tek sayısı da (Eylül 1979) yitip gitti.

Aşağıda Çevirmenin Görevi başlıklı ünlü metin, bu kez hiç kısaltılmaksızın ve daha önce yapılmış olan çeviri de tümüyle baştan gözden geçirilmiş olarak sunulmaktadır.

A.C.

~~~

Bir sanat yapıtının ya da sanat biçiminin izleyicilerini de göz önüne bulundurmak, o sanat yapıtının ya da sanat biçiminin bilinmesi açısından hiçbir zaman verimli olmaz. Belli bir izleyici kitlesi ya da bu kitlenin temsilcileriyle kurulacak her bağıntının yanılgılara yol açmasının yanı sıra, «ideal» bir izleyici kavramı kuramsal sanat tartışmalarının tümü için sakıncalıdır; çünkü bu tartışmalarda insanın varoluşu ve özü, salt varsayıma dayandırılır. Sanat da insanın fizik varlığını ve tinsel varlığını koşul sayar — ama onun dikkat ve ilgisini hiçbir yapıt için koşul saymaz. Hiçbir şiir, resim ve senfoni, okuyucu, izleyici ya da dinleyici göz önünde tutularak yaratılmamıştır.

Peki ya çeviride durum nedir? Özgün metni anlamayan okurlar için mi yapılır çeviri? Bu soruya verilecek olumlu yanıt, görünüşte her ikisi arasında sanat açısından gözetilen ayrımı yeterince açıklayabilmektedir. Dahası, bu yanıt «aynı şeyi» yinelemenin düşünülebilecek tek mantıksal nedeni gibi gözükmektedir. Peki ne «söyler» bir yazın yapıtı? Neyi iletir? O yapıtı anlayana iletebildiği, söyleyebildiği çok azdır. Çünkü yazın yapıtının özü iletmek ya da bildirmek değildir. Bu durumda iletmeyi amaçlayan bir çeviri de, bildirme eyleminin kendisinden başkaca birşeyi iletmiş olmaz. Başka deyişle, önem taşımayan, özden olmayan bir şeydir ilettiği. Bir çevirinin kötü yapılmış olduğunun saptanmasına olanak sağlayan belirtilerden biri de budur. Bir yazın yapıtında bildirmenin dışında var olan şeye gelince —ki asıl önem taşıyanın bu olduğu, kötü çevirmence de yadsınmamaktadır—, genellikle kavranması olanaksız, gizemli, «yazınsal» diye nitelendirilen, bu değil midir? Çevirmenin yansıtabilmesi, ancak kendisinin de yazabilmesi koşuluna bağlı sayılmaz mı? Kötü çeviriye ilişkin ikinci bir belirti de buradan kaynaklanmaktadır; buna göre, önemsiz bir içeriğin yetersiz iletilişi diye tanımlayabiliriz kötü çeviriyi. Çeviri, okura hizmet etmeye kalkıştığı sürece bu tanımın dışına çıkamaz. Çeviri okur için yapılsaydı, özgün metnin amacının da bu olması gerekirdi. Özgün metin bu amacı taşımadığı takdirde, böyle bir bakış açısından çeviriyi anlayabilme olanağı var mıdır?

Bir biçimdir çeviri. Çeviriyi bir biçim olarak kavrayabilmek için yapılması gereken şey ise, özgün metne geri dönmektir. Çünkü çeviriyi yöneten yasa, özgün eserin çevrilebilirliğinde yatar. Bir yapıtın çevrilebilirliği sorusu, çift anlamlıdır. Şu soruyla dile getirilebilir ilk anlam: O yapıtın okurlarının tümü arasından onu gereğince çevirebilecek bir çevirmen çıkacak mıdır? Ya da daha önemlisi: Yapıt, özü açısından çeviriye açık mıdır ve buna bağlı olarak da —çeviri denen biçimin taşıdığı anlam uyarınca— çeviriyi gereksinmekte midir? İlke olarak, ilk soruya yalnızca çeşitli olasılıkları kapsar biçimde, ikinci soruya ise kesin bir yanıt verilebilir. Sonuncu sorunun bağımsız anlamını yadsıyıp, her iki sorunun öneminin eşit düzeyde olduğunu ileri sürmek, ancak yüzeysel bir düşüncenin ürünü olabilir. Bu düşünce biçimi karşısında, şu noktayı vurgulamak gerekir: Varlıkları birbirlerini gerektiren, başka değişle bağıntılı kavram (Relationsbegriff) diye adlandırılan belli kavramların iyi anlamını, daha doğrusu belki de en iyi anlamını koruyabilmesi, bu kavramlarla insanoğlu arasında hemen bir bağıntı kurulmaması koşuluna bağlıdır. Örneğin tüm insanların unutmuş olmalarına karşın, unutulmaz bir yaşamdan ya da unutulmaz bir andan söz edilebilir. Eğer söz konusu yaşamın ya da anın özü bunların unutulmamasını gerektirseydi, o zaman yukarıdaki yüklem bir yanlışlığı değil, insanlarca karşılanmayan bir istemi içerecekti yalnızca; aynı zamanda da büyük bir olasılıkla bu istemin yerine getirildiği bir alana, Tanrının unutulmazlığına yapılan bir yollamayı dile getirecekti. Aynı doğrultuda şöyle denebilir: Dil ürünlerinin çevrilebilirliği üzerinde, insanlar açısından bunlar çevrilemez nitelik taşısalar bile, durmak gerekir. Üstelik katı bir çeviri kavramı çıkış noktası alındığında, bu ürünlerin gerçekten de belli ölçüde çevrilemez olması gerekmez mi? Belli dil ürünlerinin çevirisi istenmeli midir, sorusu, işte böyle bağımsız kılınmış bir anlam içersinde ortaya konmalıdır. Çünkü burada geçerli olan tümce, şudur: Çeviri bir biçimse eğer, o zaman çevrilebilirlik, belli yapıtların temel özelliklerinden sayılmak gerekir.

Çevrilebilirlik niteliği, belli yapıtlara özleri gereği uygun düşer — bu, çevirinin bu yapıtların kendisi açısından çok önemli olduğu anlamına gelmez; burada belirtilmek istenen, özgün yapıtlara içkin belli bir anlamın, bu yapıtların çevrilebilir oluşunda dile geldiğidir. Ne denli başarılı olursa olsun, bir çevirinin özgün metin karşısında önem taşıyamayacağı açıktır. Buna karşın çeviri, özgün metnin çevrilebilirlik niteliği yüzünden, bu metinle çok yoğun bir bağlam içersindedir. Bu bağlam, özgün yapıtın kendisi için bir önem taşımadığı ölçüde yoğundur. Doğal, ya da kesin olmak istenirse, kaynağını doğrudan yaşamda bulan bir bağlam diye nitelendirilebilir bu olgu. Yaşamın dışlaşma biçimlerinin, canlı varlık için bir önem taşımamasına karşın onunla yoğun bir bağlam içersinde bulunması gibi, çeviri de kaynağını özgün yapıtta bulur. Daha doğrusu özgün yapıtın yaşamından çok, «sonraki yaşam»ında bulur. Çünkü çeviri, özgün yapıttan sonra ortaya çıkar ve seçkin çevirmenlerini hiçbir zaman oluştukları dönemde bulmayan dünya yazınının önemli yapıtları bakımından, bu yapıtların sürekliliğini vurgular. Sanat yapıtlarının yaşamı ve bu yaşamın sürekliliği düşüncesi, tümüyle eğretilemeden uzak bir nesnellik içersinde kavranmalıdır. Yaşamın yalnızca organik bedensellikle sınırlanamayacağı, düşüncenin de en önyargılı olduğu dönemlerde bile sezgi yoluyla algılanmış bir olguydu. Ancak burada Fechner’in yapmış olduğu gibi, ruh kavramının zayıf çatısı altında yaşamın egemenlik alanının genişletilmesi söz konusu olamaz hiç kuşkusuz; bunun gibi, yaşamın tanımını duyumsama gibi kesinlik niteliği çok daha zayıf, hayvansal nitelikte ve yaşamı ancak rastlantısal olarak belirleyebilecek etkenlere dayandırmak da düşünülemez. Yaşam kavramına tüm geçerliliğinin kazandırılabilmesi, ancak salt tarihsel ortam olmayıp, kendine özgü bir tarihi bulunanların bütününün canlı olduğunun benimsenmesi koşuluna bağlıdır. Çünkü yaşamın kapsamı doğa tarafından, ya da çok daha sallantıda kavramlar olan duyumsama ve ruh gibi kavramlar tarafından değil, tarih tarafından belirlenir. Bundan ötürü düşünürün görevi, doğal yaşamın tümünü, tarihin buna göre çok daha kapsamlı olan yaşamı açısından anlamaktır. Gerçekten de, en azından sanat yapıtlarının yaşamlarının sürekliliğinin saptanması, canlıların yaşamlarının sürekliliğinin saptanmasından çok daha kolay değil midir? Büyük sanat yapıtlarının tarihi bize bu yapıtların öncellerini, sanatçının döneminde yaratılmalarını ve ilke olarak sonrasız nitelik taşıyan yaşamlarını sonraki kuşaklarda sürdürüşlerini anlatır. Bu sonuncusu, başka deyişle sonraki yaşam, kendini gösterdiği yerde ün adını alır. Salt iletişim olmanın ötesindeki çeviriler, belli bir yapıt sürdüregeldiği yaşamının ün evresine vardığında gerçekleştirilir. Bu nedenle, kötü çevirmenlerin kendi çalışmalarına ilişkin savlarının tersine, çevirilerin sanat yapıtına hizmet etmeleri değil, varlıklarını o yapıta borçlu olmaları söz konusudur. Çeviriler içersinde özgün yapıtın yaşamı, sürekli yenilenen, en son ve en kapsamlı gelişme sürecine ulaşır.

Yaşamın özel ve yüksek düzeydeki bir biçimi olan bu gelişme, kendine özgü nitelikte ve yüksek düzeyde bir amaca uygunluk ilkesince belirlenir. Yaşam ile amaca uygunluk arasında var olan, neredeyse elle tutulabilecekmiş gibi somut görünen, ama bilinebilmesi hemen hemen olanaksız bağlamın açığa çıkması, ancak yaşamın tek tek tüm amaca uygunluklarının kendisine yöneldiği o en son amaç, kendi alanı içersinde değil, daha yüksek düzeydeki bir alanda arandığı takdirde olanaklıdır. Son çözümlemede yaşamın amaca uygun nitelikteki tüm görünümleriyle, bunların amaca uygunlukları, yaşamın kendisi için değil, ama onun özünün dile getirilmesi, öneminin betimlenmesi açısından amaca uygundur. Bunun gibi çeviri de sonunda diller arasında var olan iç ilişkinin anlatılması açısından amaca uygun olma niteliğini taşır. Çevirinin bu gizli ilişkinin kendisini açığa çıkarması ya da kurması olanaksızdır; buna karşılık çeviri ilkel ya da yoğun biçimde gerçekleştirme yoluyla bu ilişkiyi sergilemeyi başarabilir. Gösterilen, üstüne dikkatin çekildiği bir şeyin, o şeyi üretme girişimiyle betimlenmesi, yaşamda dilin dışında kalan alanlarda eşine hemen hiç rastlanmayacak bir betimleme biçimidir. Çünkü sözü geçn alanlarda yoğun, başka deyişle önceden belirtici, gösterici gerçekleştirmeden ayrı dile getirme biçimleri, benzeşimlerden ve göstergelerden yararlanan dile getirme biçimleri tanınmaktadır. — Diller arasında var olduğu düşünülen iç ilişki ise bir tür kendine özgü ortaklık ilişkisidir. Buna göre, diller birbirine yabancı değildir; tersine, öncül (a priori) olarak ve tüm tarihsel bağıntıların ötesinde, söylemek istedikleri açısından aralarında yakınlık vardır.

Bu açıklama girişimiyle birlikte gözlemimiz, dolaylı yollardan bir sonuç alamadan geçip yine çevirinin geleneksel kuramına varmış gibidir. Eğer çeviriler içersinde dillerin birbirine yakınlığı kanıtlanacaksa, bunun için özgün metnin biçim ve anlamının elden geldiğince yetkin anlatımından başkaca bir yol düşünülebilir mi? Sözü edilen çeviri kuramı bu yetkinlikten ne anlaşılması gerektiğini açıklayamamakta, bundan ötürü de bir çeviride asıl önem taşıyanın ne olduğunu ortaya koyamamaktadır. Oysa gerçekte diller arasındaki yakınlık bir çeviride, iki yazın ürününün yüzeysel ve tanımlanması olanaksız benzerliğinde olabileceğinden çok daha köklü ve belirgin dile gelmektedir. Özgün yapıtla çeviri arasındaki gerçek ilişkinin kavranabilmesi, düşünce düzeyinde belli bir araştırmayı gerektirmektedir. Bu araştırma için başvurulacak düşünme biçimi ile, bilgi eleştirisinin bir yansıtma kuramının olanaksızlığını tanıtlarken başvurduğu düşünme biçimi arasında benzeşim vardır. Bilgi eleştirisinde, gerçeğin yansımalarından oluşacak bir bilginin nesnelliğinden ve nesnel olması gerektiğinden söz edilemeyeceği gösterilir. Çeviriye gelince, eğer çeviri özü açısından özgün yapıtla benzerliği amaçlasaydı, o zaman çeviri diye bir şey olanaksızlaşırdı. Çünkü özgün yapıt, oluşturulma dönemini izleyen «sonraki» yaşamında —sonraki yaşamdan, ancak bir canlının değişime uğraması ve yinelenmesi söz konusu olduğu için söz edebiliyoruz— değişime uğrar. Saptanmış sözler için de bir «sonraki» olgunluk dönemi söz konusudur. Bir yazarın yaşadığı dönemde onun yazın dilinin eğilimi olarak adlandırılan, daha sonra yitip gidebilir, onun yazın ürünlerine içkin olan eğilimler ise ilk kez bu sonraki dönemde belirginleşebilir. Yazarın döneminde yeni sayılan, sonradan eskiyebilir, güncel olan, müzelik bir şeye dönüşebilir. Gerek bu değişimlerin, gerekse anlamın uğradığı sürekli değişimin özünü dilin ve dil ürünlerinin tümüyle kendine özgü yaşamında aramak yerine, gelecek kuşakların öznelliğinde aramak, —ruhbilim verilerin en abartmalı biçimde değerlendirildiği koşullar altında bile—, bir şeyin nedeniyle özünü birbirine karıştırmak demektir. Daha kesin söylemek gerekirse, böyle bir tutum, en güçlü ve en verimli tarihsel süreçlerden birini, yeterince düşünememek yüzünden yadsımak anlamına gelir. Bir yazarın kaleminin son hareketi, yapıta indirilen son ve ölödürücü darbe sayılsa bile, böyle bir şey çevirinin yukarda sözünü ettiğimiz ölü kuramını kurtarmaya yetmez. Çünkü yüzyılların akışı içersinde büyük yazın yapıtlarının ton ve anlamlarının tümüyle değişmelerine koşut olarak, çevirmenin anadili de değişimlere uğrar. Yazarın söylediklerini kendi sözcükleriyle sürdüren en büyük çevirinin yazgısı bile, bir yandan kendi dilinin gelişmesinin bir parçası olmak, öte yandan da bu dilin yenileşmesiyle birlikte eskiyip bir kenarda kalmaktır. Çeviri iki ölü dilin sağır denklemi olmaktan o denli uzaktır ki, tüm yazın biçimleri arasında yabancı dilin olgunlaşma süreciyle, kendi dilinin doğum sancılarını saptama görevi yalnız ve yalnız çeviriye düşer.

Çeviride dillerin birbirine olan yakınlığının belirginleşmesi, çeviri ile özgün metin arasındaki benzerlik aracılığıyla gerçekleşmez; tıpkı birbiriyle benzeşenler, arasında hısımlık bağının bulunmasının gerekmemesi gibi. Burada kullanılan yakınlık ya da hısımlık kavramı, dar anlamdaki kullanıma uymaktadır; her iki durumda da bu kavramı kökenlerin özdeşliğinden yola çıkarak yeterince tanımlayabilme olanağı yoktur. Ancak dar anlamda kullanımın tanımlanabilmesi bakımından köken kavramı, gerekliliğini yine de koruyacaktır.

Tarihsel kökene dayanan hısımlık bir yana bırakılırsa, iki dil arasındaki yakınlık nerede aranmak gerekir? Bu yakınlık, hiç kuşkusuz yazın yapıtları ya da sözcükler arasındaki benzerlikte aranamaz. Diller arasındaki tarih-üstü nitelikteki yakınlık, şu temele dayanmaktadır: Bu dillerden her birinde amaçlanan anlam, bir bütün olarak aynıdır, gelgelelim bu bütüne tek tek diller değil, onların birbirlerini tamamlayan yönelimlerinden oluşan bütün, başka deyişle salt dil (die reine Sprache) ulaşabilir. Yabancı dillerin sözcükler, tümceler, bağlamlar gibi tek tek öğeleri birbirlerini karşılıklı olarak dışlarlarken, aynı diller yönelimlerinde birbirini tamamlar. Amaçlanan anlam ile bu anlamın dile getiriliş biçimi arasında ayrım gözetme yönelimi bulunmaksızın, dil felsefesinin en temel yasalarından biri niteliğindeki bu yasanın kavranabilmesi olanaksızdır. «Brot» ve «pain» sözcüklerinde (her ikisi de ekmek anlamına gelir, Ç.N.) amaçlanan anlam aynı, bu anlamı dile getiriş biçimi ise farklıdır. Bu iki sözcüğün bir Almanla bir Fransıza çağrıştırdığı anlamlar arasında ayrılık bulunmasının, yine bir Almanla bir Fransız için bu sözcüklerin birbiriyle değiştirilmesinin olanaksız oluşunun, gerçekte her iki sözcüğün birbirini dışlamaya çabalamasının nedeni, anlamın dile getiriliş biçimleri arasındaki farkta yatar. Amaçlanan anlam bakımından ise her iki sözcüğün anlamları arasında tam bir özdeşlik vardır. Bu iki sözcük içersindeki anlamı dile getiriş biçimleri böylece birbiriyle çatışırken, aynı dile getiriş biçimleri sözcüklerin geldikleri dillerde birbirini tamamlar. Başka deyişle, dillerden her birinde amaçlanan anlam ile bu anlamı dile getiriş biçimi birbirini tamamlar. Çünkü birbirini tamamlamayan ayrı dillerde anlam, hiçbir zaman tek tek sözcüklerde ya da tümcelerde olduğu gibi, görece bir bağımsızlık içersinde ortaya çıkmaz; bu anlam sürekli bir değişim içersindedir. Bu durum, anlamın yukardaki tüm dile getirme biçimlerinin oluşturduğu uyumun dışına salt dil olarak çıkabilmesine değin sürer. Bu gerçekleşene dek ise anlam, diller içersinde gizlenmiş olarak kalır. Diller gelişmelerini yaşamlarının sonuna dek böylece sürdürdüklerinde, yapıtların sonrasız yaşamıyla dillerin sürekli yenilenişi çeviri olgusuna kaynaklık eder; çeviri ise dillerin o kutsal gelişmesine ilişkin bir denek taşı niteliğindedir: Dillerin içerdiği gizli anlam ile, bu anlamın ortaya çıkışı arasındaki uzaklık ne kadardır? Bu uzaklığa ilişkin ne ölçüde bilgi edinilebilir?

Böylece tüm çeviri çabalarının, diller arasındaki yabancılıkla hesaplaşmaya yarayan geçici bir yol olduğu açıklanmış olmaktadır. Bu yabancılığa geçici bir çözüm yerine çabuk ve kesin bir çözüm bulabilmek, insanoğlunun gerçekleştirebileceği bir girişim ya da doğrudan erişebileceği bir erek değildir. Dinlerin gelişmesi ise diller içersinde örtük olarak bulunan ve daha yüksek düzeydeki bir gelişmeyi gerçekleştirecek olan çekirdeği dolaylı olarak olgunlaştırır. Ürünlerinin sürekliliğine ilişkin bir savı bulunmayan, bu açıdan sanattan ayrılan çeviri, buna karşın dil alanındaki yaratıcılık çabalarının en son ve kesin diye nitelendirilebilecek bir aşamasına varmayı amaçladığını da yadsımaz. Özgün yapıt, çevirinin çerçevesi içersinde daha yüksek ve arı bir düzeye ulaşır; ancak bu düzeyde kalması, doğal oolarak söz konusu değildir. Ayrıca özgün yapıtın söz konusu düzeye bir bütün olarak, tüm öğeleriyle ulaşması da olanaksızdır. Bu duruma karşın çevirinin çerçevesi içersindeki yapıt, şaşılası bir dirençle, böyle bir düzeye en azından yelken açar: Bu düzey, dillerarası bir uzlaşmanın gerçekleşeceği, bir tür yazgının önceden saptadığı, ama uşaşılması olanaksız bir alandır. Özgün yapıtın çevirisi hiçbir zaman bu alana bir bütün olarak varamaz; ama öte yandan söz konusu alana varabilen, bir çevirinin salt bildirinin ötesinde içerdiği şeylerdir. Çeviri içersinde çevrilmesi olanaksız diye nitelendirmek, bu özün en iyi tanımlaması olur. Çünkü çeviriden istendiği kadar bildiri çıkarılıp, bu bildirilen çevrilsin, gerçek çevirmenin çabalarını yönelttiği bölüm her zaman dokunulamadan kalacaktır. Bu bölüm, özgün yapıtta yazarın ürünü olan sözcüklerin tersine, çevrilebilirlik niteliğini taşımaz; bunun nedeni ise içerik ile dil (biçim) arasındaki bağıntının özgün yapıtta ve bunun çevirisinde tümüyle başka olmasıdır. Özgün yapıtta içerik ve dil, örneğin yemişin etli bölümüyle kabuğu gibi belli bir bütün oluşturur; oysa çeviri dili, içeriği geniş kıvrımlı, bol bir kral giysisi gibi sarar. Çeviri için kullanılan dil, aynı dilin normal kullanımı ile karşılaştırıldığında daha yüksek bir düzeyi belirler, bundan ötürü de kendi içeriği ile uyumsuzluk gösterir, o içerik karşısında ezici bir güç sergileyip yabancı kalır. Bu kopukluk her türlü çeviriyi hem engeller, hem de gereksiz kılar. Çünkü dil tarihinin belli bir döneminden kaynaklanan bir yapıtın her çevirisi, içeriğinin belli bir yanı bakımından öteki tüm dillere yapılan çevirileri temsil eder. Böylece çeviri özgün metni, en azından bir ölçüde —cinaslı olmak üzere— son ve kesin diye nitelendirilebilecek bir dil alanına taşımaktadır; şu ölçüde ki, artık özgün metnin herhangi bir çeviri aracılığıyla bu alandan başkaca bir yere götürülebilmesi olasılığı, söz konusu değildir; yapılabilecek tek şey, özgün metnin bu alanda yeniden ve başka bir zaman parçasında üretilmesidir. Burada «cinaslı» sözcüğünün romantikleri anımsatması, salt rastlantı değildir. Romantikler, başkalarından daha ileri ölçüde olmak üzere, yapıtların yaşamını kavramışlardı; çeviri, bu yaşamın en üst düzeydeki kanıtlarından birini oluşturur. Romantikler, doğal olarak çeviriyi bu yönüyle hemen hiç saptamamış, tüm dikkatlerini yazın ürünlerinin yaşamlarının sürekliliği açısından —önemi daha az da olsa— bir başka öğe niteliğini taşıyan eleştiriye yöneltmişlerdi. Ancak romantikler kuramsal çalışmalarında çeviriye hemen hiç yer vermemelerine karşın, uygulamada yarattıkları büyük çeviri yapıtlarında bu yazınsal biçimin özüne ve onurlu yerine ilişkin sezgilerini kanıtlamışlardır. Bu sezginin ya da duygunun —ki her şey, bunu göstermektedir— yoğunluğunun doruk noktasına yalnızca yazarda erişmesi, bir zorunluluk değildir; dahası, belki de bu duygu en az yazarda vardır. Büyük çevirmenlerin yazar, önemsiz yazarların da ikinci sınıf çevirmen olduklarına ilişkin genel önyargıyı tarih bile doğrulamamaktadır. Luther, Voss ve Schlegel gibi bazı büyük adların çevirmen olarak taşıdıkları değer, yazarlık değerlerinin çok üzerindedir; Hölderlin ve Stefan George gibi en büyük adlar arasında yer alanları ise, yaratılarının kapsamı göz önünde tutulduğunda, salt yazar ve ozan kavramlarının çatısı altına sığdırabilmek olanaksızdır; hele salt çevirmen diye nitelendirebilmek tümüyle olanaksızdır. Çeviri nasıl kendine özgü bir biçimse, çevirmenin işlevi de kendine özgü bir görev diye anlaşılıp yazarın görevinden kesin sınırlarla ayrılabilir.

Bu görev, hangi dille çeviri yapılacaksa, o dilde amaçlanan etkiyi, yani yönelimi bulmaktır; özgün yapıtın amaçdildeki yankısı, bu yönelimden kaynaklanacaktır. Çevirinin bu özelliği, onu yazın yapıtından kesinlikle ayırır; çünkü bu sonuncunun yönelimi hiçbir zaman dil niteliğiyle dile, onun bütünlüğüne değil, yalnızca ve doğrudan belli dilsel içerik bağlamlarına ilişkindir. Yazın yapıtının tersine, çeviri kendini dil ormanının içinde değil dışında, bu ormanın karşısında görür ve kendisi içeri girmeden özgün yapıtı çağırır. Çağırdığı bölge, amaçdildeki yankının yabancı dildeki bir yapıtın yankısını verebileceği tek bölgedir. Çevirinin yönelimi yalnızca yazının yöneliminden başka bir şeye ilişkin olmakla kalmaz —bu yönelim, yabancı bir dildeki belli bir yapıtı çıkış noktası yaparak, dilin tümünedir—; çevirideki yönelimin yapısı da başkadır. Yazarınki özgün, ilk ve somut yönelimdir; çevirmenin yönelimi ise türetilmiş, en son ve tasarım niteliğindeki yönelimdir. Çünkü çevirmenin çabası, çok sayıda dili bir gerçek dil içersinde birleştirmek gibi büyük bir amaca yöneliktir. Bu dil, içersinde tek tek tümcelerin, yazın yapıtlarının, yargıların bibirleriyle hiçbir zaman uzlaşmaya varamadıkları ve hep çeviriye bağımlı kaldıkları bir dildir; ama öte yandan bu dil, anlamı dile getiriş biçimleri yönünden birbirlerini tamamlayan, bu yolla aralarında bir uzlaşmayı gerçekleştiren dillerin uyuma vardıkları dildir. Eğer tüm düşünce çabalarının odak noktasını oluşturan son gizleri, en son gerçekleri her türlü gerilimden uzak ve suskun biçimde barındıran, adına gerçeğin dili denen bir dil varsa, o zaman bu dil, gerçek dildir. Ve işte bu dil, sezgi ve betimleme gücünde, bir filozofun erişmeyi umabileceği tek yetkinlik deneyinin yattığı bu dil, yoğun biçimde çeviriler içersinde gizlidir. Ne felsefe, ne de çeviri için esinleyici bir gücün, bir müz’ün varlığı söz konusudur. Buna karşın bu iki alan, aşırı duyarlıklı sanatçıların kanılarının tersine, sanat anlayışından yoksun da değildir. Çünkü en büyük özelliği böyle bir dile, kendini çevirilerde açığa vuran böyle bir dile olan özleminde belirginleşen bir felsefe dehası vardır ortada. «Dillerin eksikliği, dillerin çokluğundan kaynaklanmaktadır; bir üst-dildir eksikliği duyulan; düşünmek, hiçbir yardımcıdan yararlanmaksızın, dahası fısıldamaktan bile kaçınarak yazmak demektir ve ölümsüz söz, suskunluk içersindedir henüz; yeryüzünde dillerin çokluğu, insanların gerçeği bir çırpıda oluşturabilecek sözcükleri söylemelerini engellemektedir.» Mallarmé’nin bu sözlerle dile getirmek istediği, filozoflarca kesin saptanabilecek bir şeyse eğer, o zaman böyle bir dilin çekirdeklerini içeren çeviri yazın ile öğreti arasında yer alıyor demektir. Belirlenmişlik açısından bu ikisininkinden geride kalır çevirinin ürünleri; ama çevirinin tarihte bıraktığı izler, bu yüzden daha az derin değildir.

Çevirmenin görevi bu ışık altında belirginleştiğinde, bu görevin başarılması için düşünülebilecek çözüm yolları sanki daha bir çapraşık olmaktadır. Çeviri içersinde salt dilin çekirdeğini olgunlaştırmak diye tanımlanabilecek bu görev, hiçbir zaman bir çözüme ulaştırılama, hiçbir çözümce belirlenemez gibi gözükmekteddir. Anlamın aktarılması belirleyici olmaktan çıkınca, böyle bir çözümün gerektirdiği ortam da ortadan kalkmaz mı? Olumsuz açıdan bakıldığında, buraya değin anlatılanların tümünün ortaya koyduğu anlam, bundan başkaca bir şey değildir. Sadakat ve özgürlük — anlama uygun yansıtma özgürlüğü ve böyle bir yansıtmanın hizmetinde olan sözcüğe bağlılık: Bunlar çevirilere ilişkin tüm tartışmalarda gelenekselleşmiş kavramlardır. Çeviride anlamı yansıtmaktan başkaca şeyler arayan bir kuramın işine görünüşte yaramamaktadır artık bu kavramlar. Alışılagelmiş kullanımlar sürekli olarak bu kavramlar arasında giderilmesi olanaksız bir karşıtlık görmektedir. Çünkü örneğin sadakat kavramının anlamın yansıtılmasına katkısı ne olabilir? Bir sözcüğün çevirisinde gösterilecek sadakat, bu sözcüğün özgün metinde taşıdığı anlamı hemen hiçbir zaman bütünüyle aktaramaz. Çünkü anlatılmak istenenle sınırlanmış değildir; gerçek varlığını belli sözcük içersinde amaçlanan anlam ile, bu anlamın dile getirilişinin birbirine bağlanış biçimiyle kazanır. Bu durum, sözcüklerin belli bir duygu içeriğini taşıdığı söylenerek belirtilir. Sözdizimi açısından sözcüğü sözcüğüne bir çeviri girişimi bile her türlü anlam aktarımını tümüyle bozar ve metni doğrudan anlaşılmaz kılma sakıncasına yol açar. Ondokuzuncu yüzyılda Hölderlin’in Sophokles çevirileri, bu türden sözcüğü sözcüğüne çevirinin çok kötü örneklerini sergiler. Biçimin yansıtılmasında gösterilecek sadakatin, anlamın çevrilmesini ne denli güçleştireceğini ise ayrıca açıklamaya gerek yoktur. Bu durumda sözcüğü sözcüğüne çeviri isteminin anlamı koruma temeline dayandırılması, olanaksızdır. Anlama çok daha geniş ölçüde —yazın ile dile ise çok daha dar boyutlar içersinde— hizmet eden tutum, kötü çevirmenlerin doludizgin özgür tutumlarıdır. Bu durumda haklılığı açık, ama geçerli nedeni çok gizli olan sözcüğü sözcüğüne çeviri isteminin temelini daha önemli nedenlerden oluşan bir bağlam içersinde aramak gerekmektedir. Kırık bir kabın parçalarının yeniden bir araya getirilebilmesi, bu parçaların en küçük ayrıntıya değin birbirine uymasına bağlıdır; buna karşılık parçaların birbirinin eşi olması diye bir zorunluluk yoktur. Bunun gibi çevirmenin çabası da, özgün metnin anlamına benzemek yerine, o metinde anlamın dile getiriliş biçimini en küçük ayrıntısına değin kendi yapısı içersinde yeniden oluşturmak, böylece de özgün yapıtın diliyle çeviriyi, bir kabın parçaları gibi, daha büyük bir dilin parçaları olarak belirgin kılma ereğine yönelik olmalıdır. Özellikle bu nedenden ötürü çeviri bir şey bildirme, anlama ağırlık tanıma çabasından geniş ölçüde uzak kalmalıdır; bu bakımdan çeviri için özgün yapıt, ancak çevirmeni ve ürününü bildirme eyleminin çabasından ve düzeninden kurtardığı ölçüde önem taşır. «Başlangıçta söz vardı» deyişi, çeviri alanı için de geçerlidir. Anlam açısından ise çevirinin dili, akışını özgürce sürdürmelidir; dahası özgürce sürdürmek zorundadır. Çünkü çevirinin özgün yapıtın yönelimini bir yansıtma biçiminde değil, ama bu yönelimin anadili ile bir uyum oluşturacak, onu tamamlayacak biçimde, kendi yönelimi içersinde dile getirebilmesi, ancak o zaman olanaklıdır. Bundan ötürü bir yapıtın çevirisinin sanki çevrildiği dilde yazılmışçasına rahat okunabildiğinin söylenmesi —özellikle çevirinin yapıldığı zamanda böyle bir şeyin söylenmesi—, çeviri için övgülerin en büyüğü değildir. Sözcüğü sözcüğüne çevirinin güvence altına aldığı sadakat kavramı asıl anlam ve önemine, ancak dilin tamamlanmasına ilişkin büyük özlem yapıtta dile gelebildiği takdirde kavuşur. Gerçek çeviri saydamdır; yapıtın aslını saklamaz, onun saçtığı ışığı kesmez. Tersine, salt dilin, sanki kendi ortamıyla güçlenmişçesine, özgün yapıtı çok daha güçlü biçimde aydınlatmasına olanak sağlar. Bu, her şeyden önce sözdiziminin sözcüğü sözcüğüne çevrilmesiyle gerçekleşir; bu yol, çevirmenin ana öğesinin tümce değil, sözcük olduğunu kanıtlar. Çünkü tümce, özgün yapıtın dili önüne dikilen bir duvardır, sözcüğü sözcüğüne çeviri ise sütunlu bir geçittir.

Özgür çeviri ile sözcüğü sözcüğüne çeviriye eskiden bu yana hep birbirine karşıt eğilimler gözüyle bakılmıştır. Yukarda bu eğilimlerden birine ilişkin olarak yapılan ve daha derine inen yorum, görünüşte ikisi arasında bir uzlaşma yaratmamakta, tersine ötekinin her türlü hakkını yadsımaktadır. Çünkü özgürlük, artık yön belirleyici olmaktan çıkması istenen anlamın aktarılması açısından söz konusu olmayacaksa, hangi açıdan söz konusu olacaktır? Yalnızca bir dil ürününün anlamı ile iletmek istediği bildirinin anlamı özdeşleştirilebildiği takdirde, en son ve en önemli bir öğe her türlü iletişimin ötesinde kalır. Bu, o dil ürününe hem yakın, hem de sonsuz uzak olan, onun ardında gizlenmiş ya da daha belirginleşmiş, gücü onun tarafından kesilmiş ya da daha yoğunlaşmış bir öğedir. Tüm dillerde ve dil ürünlerinde iletilebilecek olana ek olarak iletilmesi olanaksız bir öğe kalır; içinde belirginleştiği bağlama göre bu, simgeleştirici ya da simgeleşmiş bir öğedir. Simgeleştirici öğe, yalnızca tamamlanmış dil ürünleri açısından söz konusudur; simgeleşmiş öğe ise doğrudan doğruya dillerin oluşunda yatar. Dillerin oluşum süreci içersinde kendini betimlemek, dahası üretmek isteyen şey ise, salt dilin çekirdeğidir. Bu çekirdek, gizli ya da dağınık olsun, yaşamda simgeleşmiş öğenin kendisi niteliğiyle yer alırken dil ürünleri içersinde simgeleşmiş biçimde vardır. Bu son öz, başka deyişle salt dil, dillerde yalnızca dilsel öğelere ve bunların değişimlerin bağlı bulunmasına karşılık, dil ürünleri içersinde ağır ve yabancı bir anlamın taşıyıcısıdır. Onu bu ağırlıktan kurtarmak, simgeleştireni simgeleşene dönüştürmek, salt dili biçim kazanmış olarak yeniden dil devinimine sokabilmek, çevirinin gerçekleştirebileceği tek ve büyüklüğü ölçülemeyecek edimdir. Hiçbir anlamı amaçlamayan, hiçbir şeyi anlatmayan, anlatımdan yoksun ve yaratıcı söz olarak tüm dillerde amaçlanan niteliğini taşıyan bu salt dil içersinde tüm bildirme eylemi, tüm anlam ve yönelim tek bir kesite ulaşır; yazgıları bu kesit içersinde eriyip gitmektir. Çevirinin özgürlüğü, bu kesitten kaynaklanan, yepyeni ve daha yüksek düzeyde bir gerekçeye kavuşur. Bu gerekçe, kaynağını bildirinin anlamında bulmaz; sadakat kavramının görevi, bu anlamın egemenliğini etkisiz kılmaktır. Özgür çeviri salt dilin yararına olmak üzere kendi dilinde sınavdan geçer. Bir başka dilin güçlü etkisi altında olan bu salt dili kendi dilinde özgürlüğüne kavuşturmak, yapıt içersinde kapalı kalmış olan dili o yapıtı yeniden türetme yoluyla özgür kılmak çevirmenin görevini oluşturur. Çevirmen, bu salt dil için kendi dilinin çürük engellerini yıkar: Luther, Vöss, Hölderlin ve George, Alman dilinin sınırlarını genişletmişlerdir. Çeviri ile özgün yapıt arasındaki ilişki açısından anlamın taşıdığı önemi ise bir benzetme ile açıklayabiliriz. Teğet, çembere yalnızca bir noktasında belli belirsiz dokunur; daha sonra onun sonsuzluğa doğru düz bir çizgi izlemesini öngören yasayı dokunma noktası değil, dokunmanın kendisi saptar. Bunun gibi çeviri de özgün yapıta yalnızca çok kısa bir süre, anlamın sonsuz küçüklükte bir noktasında dokunur; bu dokunuşun ardından sadakat yasası gereğince ve dil devinimi özgürlüğü içersinde tümüyle kendine özgü yörüngeyi izler. Rudolf Pannwitz, bu özgürlüğün gerçek anlamını sözü edilen özgürlüğün adını etmeksizin ve gerekçesini vermeksizin, Avrupa Kültürünün Bunalımı (Krisis der europaeischen Kultur) adlı yapıtındaki açıklamalarında belirtmiştir. Goethe’nin Doğu-Batı Divanı (Westöstlicher Diwan) adlı yapıtına ilişkin noktalarındaki tümcelerin yanı sıra, Almanya’da çeviri kuramı üzerine yayımlanmış en etkin yapıt diye kolaylıkla nitelendirilebilecek olan bu açıklamalarda şöyle denilmektedir: «Bizim çevirilerimizin en iyileri bile yanlış bir ilkeyi çıkış noktası yapıyor. Tümü de Almanca’yı Hindu, Yunan, İngiliz dillerine dönüştürmek yerine, bu dilleri ‘Almancalaştırmak’ çabasındalar. Bizim çevirmenlerimiz kendi dil alışkanlıklarına yabancı yapıtın ruhundan daha çok saygı gösteriyorlar… Çevirmenin, yabancı bir dilin kendi dilini güçlü biçimde devindirmesine olanak sağlayacak yerde, kendi dilinin bir rastlantı sonucunda vardığı düzeyde direnmesi, onun temel yanlışını oluşturuyor. Oysa özellikle kendisininkine çok uzak bir dilden çevirdiğinde, çevirmen doğrudan doğruya dilin en birincil öğelerine, söz, imge ve sesin birleştiği noktaya inmek zorundadır. Bunun ne ölçüde olanaklı olduğu, her dilin ne ölçüde değiştirilebileceği, diller arasındaki ayrımların neredeyse ağızlar arasındaki ayrımlar kadar önemsiz olduğu noktaları üzerinde bugüne değin genellikle durulmamıştır. Gelgelelim son olarak sözü edilen ayrımlar, ancak dilin yeterince ciddiye alınması koşuluyla önemsiz kalır.»

Bir çevirinin bu biçimin özüne ne denli uyabileceğini, nesnel açıdan özgün yapıtın çevrilebilirliği belirler. Yapıtın dili ne denli değersiz olursa, yapıtın kendisi de ne denli bildiri niteliğindeyse, çeviri açısından kazanılabilecekler de o ölçüde azalır; bu durum, özgün yapıtın biçimden yana yetkin bir çeviriye destek olabilmekten çok uzak bulunan anlamının mutlak ağırlığının çeviriyi tümüyle engellemesine değin varabilir. Bir yapıtın düzeyi ne denli yüksekse, anlamına en yüzeysel biçimde değinilmiş olması durumunda bile, o ölçüde çevrilebilir kalır. Bu, doğal olarak yalnızca özgün metinler için geçerlidir. Buna karşılık çeviriler, içerik açısından varolan bir güçlükten ötürü değil, anlamla aralarındaki bağın gevşekliğinden ötürü çevrilebilirlik niteliğinden yoksundur. Başka her önemli konuda olduğu gibi, bu konuda da Hölderlin’in çevirileri, özellikle Sophokles’ten yaptığı iki tragedya çevirisi söylenenleri doğrular. Bu çevirilerde dillerin uyumları o denli derindir ki, dilin anlama değişi, yalnızca bir aeol arpına rüzgarın değişi kadardır. Hölderlin’in çevirileri, türlerinin ilkörnekleri niteliğindedir; bunlarla metinlerin en yetkin çevirileri arasındaki ilişki, ilkörnek ile model arasındaki ilişki gibidir; Hölderlin’in ve Borchardt’ın Pndar’dan yaptıkları üçüncü Pythia Kasidesi çevirilerinin karşılaştırılması, bu durumu ortaya koyar. Özellikle bu nedenden ötürü Hölderlin’in çevirilerinde her çeviride bulunan büyük tehlike, başka deyişle bu denli genişletilmiş ve değiştirilmiş bir dilin kapılarının kapanıvermesi, böylece de çevirmeni bir sessizlik duvarıyla sarması tehlikesi, daha da yoğun düzeyde vardır. Sophokles çevirileri, Hölderlin’in son yapıtıydı. Bu çevirilerde anlam, dipsiz dil derinliklerinde yitip gitme tehlikesinin eşiğine varana dek uçurumdan uçuruma yuvarlanır. Ama bir durma noktası vardır. Ancak bu durma noktasını Kutsal Metnin dışında başkaca bir metinde bulmak olanaksızdır; Kutsal Metinde anlam, artık dilin akışıyla ilahi açıklamaların akışını bibirinden ayıran sınır olmaktan çıkmıştır. Metin doğrudan doğruya, anlamın aracılığı bulunmaksızın, sözcüğü sözcüğüne yapısı içersinde gerçek dile, gerçeğe ya da dogmaya ait bulunduğu noktada, çevrilebilirlik niteliğini koşulsuz olarak taşır. Doğal olarak artık kendisi açısından değil, diller açısından taşır. O metnin karşısında çeviriden sınırsız bir güvenilirlik beklenmektedir; özgün metinde dil ile açıklamalar nasıl gerilimsiz bir birliktelik içindeyse, çevirinin de metne bağlılığı ve özgürlüğü satırlar arasında birleştirecek biçimde özgün metinle bütünleşmesi istenmektedir. Çünkü en yüksek derecede kutsal yazılar olmak üzere, tüm büyük metinler satırları arasında bir gizilgüç niteliğindeki çevirilerini de barındırırlar. Kutsal metnin satırlararası gizilgücü, tüm çeviriler için ilkörnek ya da ideal niteliğindedir.

2 Comments

Filed under çeviri