Görcül Olanın Gerçekliği — Slavoj Žižek

(SRTTXT)

TR: Işık Barış Fidaner

~~~

Errata:

— “Yani sırf insafsız spekülasyon yapmak yerine” >> “Yani o insafsız spekülasyonu yapmamak yerine”

— “bu ‘bilinmeyen bilinmeyenlerin’ farkında olmamalarıdır.” >> “bu ‘bilinmeyen bilinenlerin’ farkında olmamalarıdır.”

***

Bugün herkes görcül gerçeklikten söz ediyor ama bence açıkçası görcül gerçeklik çok zavallı bir fikir. Tek anlamı: hadi yapay dijital bir ortamda gerçeklik deneyimimizi tekrar üretelim. Bence bugün olan bitenin anlaşılmasında çok daha ilginç ve kritik mefhum, bunun karşıtıdır: görcül gerçeklik değil, görcül olanın gerçekliği. Yani bununla kastettiğim, bir gerçekliktir, tesirlilik, etkililiktir, gerçek etkilerdir — ama bunları üretmiş, oluşturmuş olan şey, henüz tam varolmayan, henüz tam gerçel olmayan bir şeydir. Ne anlamda bundan söz edebiliriz? Hah! Çok anlamda, hatta belki çok fazla anlamda. En azından üç anlamda. Eğer başlangıç noktamız ünlü Lacancı üçleme: imgesel, simgesel ve gerçek olursa, o zaman elimizde, basit terimlerle: imgesel görcül, simgesel görcül ve gerçek görcül vardır. Önce biraz bunların daha az önemli olan ilk ikisi… Sonra elbette büyük konumuz: gerçek olan…

İmgesel görcül: nedir bu? Açık değil midir: en sıradan gündelik deneyimimize, kendimizin ve başkalarının deneyimine bakarsak, başka bir kişiyle ilgilenme tarzımızda görüngüsel olarak — yani onları dolaysızca deneyimleme tarzımızda, diğer kişinin imgesinden sildiğimiz, soyutladığımız, partnerimizin imgesinden sildiğimiz belirli özellikler vardır. Çünkü sürekli akılda tutulurlarsa çok utandırıcı olurlar. Mesela sizinle konuşuyorum: elbette akılcı olarak biliyorum ki siz dışkılıyorsunuz, terliyorsunuz, başka şeyler bir yana, ama harfiyen söylüyorum: sizinle etkileşimde olduğumda size dair tuttuğum şey, imgenizin bu kısmı değildir. Yani sizinle ilgilendiğimde temelde gerçek sizle ilgilenmiyorum. Sizin görcül imgenizle ilgileniyorum. Ve bu imge gerçeklik taşır. Çünkü bu, sizinle ilgilenme tarzımı yapılandırır. Bu yüzden bu idealleştirme kritiktir. Bunun harika bir negatif delili James Joyce ile karısı Nora arasındaki mektuplardır. Orada bildiğim kadarıyla çok çok ileri gittiler, neredeyse sonuna kadar gittiler. Birbirlerini bedenlerinin kaba gerçekliği içinde sonuna kadar kabullendiler. Sanki bütün sesler bütün kötü kokular vesaire. Bunlar hatta cinsel etkileşimlerinin parçasıydı. Bu inanılmaz. Joyce’ta buna hayranım.

Yani… Tamam. Birinci temel düzey bu oluyor: imgesel görcül, diğer insanlarla nasıl etkileştiğimizi belirleyen görcül imge anlamında. Görcül imge, şu demektir: gerçek insanlarla etkileşiyor olsak da, sileriz… Diğer kişinin bütün katmanları sanki orada yokmuş gibi davranırız.

İkinci ve şimdiden daha karmaşık olan düzey: simgesel görcül. Çok temeldir bu. Hepimizin iyi bildiği bir deneyimi düşünelim: yetkinin deneyimlenmesi. Diyelim ki ebeveyn yetkisinin deneyimlenmesi. Açık değil midir: bu yetkinin işlevli olabilmesi için, deneyimlenir olabilmesi için… Hoş paradoks kesinlikle budur, etkin ve gerçel yetki olarak deneyimlenebilmesi için görcül kalması gerekir. Görcül derken tehdit anlamında. Eğer yetki fazla doğrudan canlandırılırsa paradoks gereği iktidarsızlık işareti olarak deneyimlenir. Somut olarak: hakikaten yetkicil olan bir babanın sizi dövmesi gerekmez ya da size bağırması vesaire. Sadece bu bakış, tehditkar bir bakış, ve itaat edersiniz. Eğer babanızın tepesi atarsa ve sizi tokatlarsa, bağırmaya başlarsa vesaire, fiziksel olarak acı verici olabilir, ama hadi kabul edelim, bunda hep gülünç ve iktidarsız bir yan vardır. Sanki orada kudurup patlayan şey, bir kukla, bir palyaço gibidir.

O halde, bu örnekte açıkça görülüyor: simgesel yetkinin işlevli olabilmesi için, ki paradoks budur, vurgulamak isterim, görcül kalması gerekir. Yani “görcül olarak zaten gerçeldir” demek değil bu. Hayır! Gerçel olması ANCAK görcül olmasıyla olur. Eğer tam olarak gerçelleştirilirse, tehdit gerçekleşirse baba sizi döverse, size bağırırsa… Bu, o baba açısından yıkıcı olur. Kendini bir yetki olarak boşa çıkarır.

Görcül boyutun simgesel düzeyde işlevli oluğuna dair bir başka örnek, inançlardır. İnançlarımızın bugün ne ölçüde görcül olduklarının farkında mıyız? Görcül olmasıyla kastettiğim başkalarına atfedilmiş, varsayılmış olmaları. Gerçelde varolmazlar, görcüldürler, yani gerçekte kimsenin inanması gerekmez, sadece bir başka kişinin inandığını varsaymamız gerekir. Söylemeye neredeyse utandığım temel örnek: bir babaysanız, anneyseniz, küçük çocuklar… Noel. Elbette birisi size “Noel babaya gerçekten inanıyor musunuz” diye sorsa “Hayır, sadece inanır gibi yapıyorum, çocuklarım için, yani… Hayal kırıklığına uğramasınlar diye” derdiniz, ama oyunun nasıl sürüp gittiğini biliriz. Çocuklara sorsanız onlar da: “Hayır, biz sadece naifi oynuyoruz, ebeveynlerimiz üzülmesin ve bize hediyeler alsınlar” vesaire derler. Ama bu sadece çocuklarda böyle değil. Hatta politik yaşamımızda da böyle olduğunu iddia edeceğim.

Şimdi bu sinik denilen çağda —bence bu ad yanlış, çünkü her zamankinden fazla inanıyoruz— bu sinik denilen çağımızda, örneğin kimsenin demokrasiye inandığını düşünmüyorum ama yine de görüntüleri devam ettirmek istiyoruz. Şöyle bir şey var… Saf görcül öyle bir varlık bulunuyor ki, o varlığı hayal kırıklığına uğratmak istemiyoruz. Onun masum, cahil tutulması gerekiyor ve onun yüzünden oyun oynamamız lazım. Yani bu paradoksa göre kimse etkin olarak inanmıyor olsa da herkesin bir başkasının inandığını varsayması yeterlidir ve bu inanç gerçel olur, gerçekliği yapılandırır, işlev gösterir. Yine buradaki paradoks yetkidekine benziyor. Bir inanç, görcül bir inanç, gerçel bir kişiye ait olmamakla, hep başkasına atfedilmiş olmakla kalmaz… —buna Lacancı çizgide “inandığı varsayılan özne” diyelim— Bir inanç, görcül olmasıyla yalnızca varsayılmış olmasıyla zaten gerçeldir, ama bununla kalmaz…

Şunu da iddia edeceğim: günlük inançlarımızın çoğunun toplumsal işlev gösterebilmek için bu anlamda görcül kalmaları gerekir. Çünkü eğer fazla dolaysızca inanırsak o zaman bence bu yine o ideoloji açısından yıkıcı olur. Bu durumda normal özneler gibi gözükmeyiz, salak gibi gözükürüz. Mesela hepimiz biliriz: kendi dinsel inançlarını ya da politik inançlarını fazla doğrudan üstlenen bir kişiyle karşılaştığımız zaman… Bunlarla doğrudan özdeşleşen bir kişide canavarca bir şeyler vardır. Sanki o artık gerçek bir kişi değilmiş gibidir. Sanki o kişi bir tür kuklaya dönmüş gibidir.

Yani umarım bu iki düzey nispeten açık olmuştur, görcüllüğün ilk iki düzeyi: imgesel görcüllük, simgesel görcüllük. Ama şimdi elbette esas hazine bizi bekliyor: gerçek görcüllük.

Evet, gerçek görcül. Aslında burdaki kilit nokta elbette gerçek mefhumudur. Yani, bu sıkıcı gelebilir ama yeniden “imgesel – simgesel – gerçek” üçlemesinden geçmemiz gerekecek. Çünkü Lacan’ın bu üçlemeyi bir düğüm üçlemesi olarak tanımlamış olması bunlar harfiyen iç içe örülmüşler demektir. Yani üçlemenin tamamı, üç terimin her birisine yansıtılmıştır. Yani, körlemesine alırsak, burada yine imgesel gerçek, simgesel gerçek ve gerçek gerçek vardır.

İmgesel gerçek ne olurdu? İmgeler, ama öyle güçlü öyle travmatik imgeler ki gerçektirler. Algılanmak için fazla güçlüdür ama yine de imgedirler. Sadece inanılmaz, nefes kesen felaketleri düşünün, canavarları düşünün, bilimkurgu ve korkuda kesinlikle Şey denilen şeyi düşünün. Yaratık (Alien) gibi filmleri düşünün, bu korkunç yaratıkları… Doğrudan yüzleşilemeyecek kadar güçlü ama yine de imgeseldirler, çünkü yüzleşilemeyecek kadar güçlü olan bir imgedir bu. Onunla yüzleşemeseniz bile halen imgesel düzeyde hareket etmekteyiz. İşte imgesel gerçek bu oluyor.

Sonra, simgesel gerçek. Basitçe… Örneğin, bilimsel söylem, bilimsel formüller, kuantum fiziği gibi. Neden bu gerçektir? Basit bir sebeple. Lacan’a göre gerçek olanın tanımı simgeleştirmeye direnen şeydir, anlam evrenimizde içerilmeye direnen şeydir. Ve kuantum fiziği örneğinde olup biten kesinlikle bu değil midir? Kuantum fiziği nedir? İşe yarayan deneylerle doğrulanmış vesaire formüllerdir ama sıradan gerçekliğimizin gündelik deneyimine bunların çevirisini yapamayız. Bildiğimiz gibi kuantum fiziğinde bu kadar travmatik olan budur: harfiyen, onu anlayamayız. Yani biz sıradan insanlar, salaklar anlayamayız anlamında değil, “sadece birkaç bilimci anlayabilir” değil. Onlar bile anlayamaz. Ne anlamda? Sadece işe yaraması anlamında, ama bundan tutarlı bir ontoloji inşa etmeye çalışırsanız, yine, anlamsız sonuçlar elde edersiniz, tersine giden zaman elde edersiniz, paralel evrenler vesaire elde edersiniz. Başka deyişle, elde ettiğiniz şeyler bizim sıradan gerçeklik mefhumumuz bakımından anlamsızdır. İşte bu da simgesel gerçek oluyor. Simgesel — açık ki bu simgesel formüller, saf imleyenler işlev gösterirler, işleyen bir makinedir bu, ama anlamsızdır. Bu makineden hiçbir anlam çıkartamayız. Onu deneyimimizle ilişkilendiremeyiz. İşte bu yüzden umutsuzca bunu yapmaya çalışırız. Bu yüzden kuantum evrenini hayal etmek için mecazlar icat etmeye çalışırız. Ama bu yapılamaz.

Ve son olarak gerçek gerçeğe geliyoruz. Bu, genelde gerçek sayılan şeyler kesinlikle değildir. Bu birinci gerçek olurdu imgesel gerçek, fazla travmatik imge olurdu. O halde bu ünlü gerçek gerçek nedir, gerçeğin bu çekirdeği nedir? Buna iki düzeyde yaklaşayım.

Birinci düzey nispeten halen simgesel düzene yakındır. Ne olurdu bu… Simgesel düzeye onun ayıpçıl [\textit{obscene}] gölgesi olarak eşlik eden her şey. Diyelim ki… Ordu birimleri. Nasıl işlev gösterirler? Disiplin vardır, simgesel makine vardır, simgesel düzen, talim vesaire. Ama hepimizin bildiği gibi, bunun sürdürülmesi —başka şeylerin yanısıra— “yürüyüş şarkıları” denilen şeylerin bir tür ayıpçıl gölgesel gerçekliğiyle olur. Denizcilerle ilgili her filmde, onların bu şarkıları söylediğini duyarsınız, aşırı ilginç şarkılardır —askerlerin eğitimlerde, yürüyüşlerde söyledikleri şarkılar— çünkü bunlara karakterini veren anlamsız kafiyelerin sadist ya da cinsel olarak sapkın ayıpçıllıklarla bileşimidir. Bir tane örnek hatırlıyorum. Sanırım Subay ve Centilmen filmindendi bu. Denizciler şöyle bir şarkı söylüyorlar: “Ben bilmem de duymuştum, Eskimo amları pek soğukmuş” Bilmece şu: neden askeri söylem buna ihtiyaç duyar? İşte bir düzey bu oluyor, etkimelerin bu gölgesel görcül gerçekliğinin resmi söyleme eşlik etmesi gerekliliği.

Fakat biraz daha derine inelim. Neyi düşünelim… Evet, Batı uygarlığının büyük başarılarından birisini, Neşeli Günler (Sound of Music) filmini. Resmiyette hepimizin bildiği gibi bu öykünün konusu küçük faşizm karşıtı demokratik Avusturyalılardır —yani politik düzeyde böyledir diyebiliriz. O söylenen şarkılara hiç girmiyorum— küçük dürüst demokratik Avusturyalılar Nazilerin 1938’deki Avusturya işgaline karşı savaşıyor, direniyor. Fakat, fakat… Filme gerçekten yakından bakın. Filmdeki dokuya bakarsanız oldukça farklı bir gerçekliği keşfedeceksiniz: resmiyette çizilen anlatısal gerçekliğin bir tür görcül gerçekliğini. Avusturyalıların filmde nasıl çizildiğine bakarsanız —uzun lafın kısası— keşfedeceğiniz şey onların kesinlikle bir tür “küçük olan güzeldir” taşralısı faşistler olarak çizildikleridir. Salaklıkları vurgulanmıştır, yerel halk elbiseleri vesaire. Doğrudan entelektüel karşıtı olarak sunulmuşlardır, dar bir yaşam dünyasına kök salmışlardır vesaire. Şimdi işgal eden, istilacı Nazilerin nasıl sunulduğuna bakın. Çoğu asker değildir, yöneticidir, bürokrattır, seçkince giyinmiştir, kısa bıyıkları vardır, pahalı sigaralar içerler vesaire. Diğer bir deyişle, neredeyse kozmopolit, dekadan, yoz Yahudi karikatürüdürler. Yani demek istediğim şu: basit anlatısal gerçeklik düzeyinde bir mesaj alırız: Nazizme karşı demokratik direniş. Ama —diyelim ki— görcül doku düzeyinde bütün bu mikro işaretlerden —hatta belki yazılar diyebiliriz bunlara— pratikte tam karşıt mesajı alırız, o da: “Dürüst faşistler dekadan Yahudi kozmopolitlerin ele geçirmesi karşısında direniyor” Ve bu arada belki de bu filmin bu kadar aşırı popüler olmasının en azından bir sebebi de budur. Resmiyette bizim demokratik ideolojimizle uzlaşırken aynı zamanda gizli faşist rüyalarımızı muhatap almaktadır. Fakat biraz daha ciddi bir örnek alalım: Robert Altman’ın başyapıtı Sosyeteden İnsan Manzaraları (Short Cuts). Yine, anlatısal düzeyde bulduğumuz basit öykü ya da 9-10 öykü, koşut öyküler Los Angeles orta sınıflarının umutsuz gündelik yaşamlarını çizer. Bugünkü yabancılaşmanın yalnızlığın vesaire portresidir. Ama yine, filmdeki doku, iddiama göre, çok daha iyimser bir dokudur. Olumsal karşılaşmalardaki bu büyünün oluşumların, beklenmedik anlam etkilerinin bir tür kutlanmasıdır. Yani bence… Neşeli Günler okumamıza benzer bir tarzda Sosyeteden İnsan Manzaraları’nı sadece toplumsal eleştirel bir iş diye okumak yanlıştır, başka ve çok daha iyimser, hatta yaşam savunucu bir düzey vardır.

Şimdi, bu ‘gerçek görcül’ün formülünü vermek için yakın zamanda yapılan paradoksal bir beyana başvurayım. Kimin, tabi ki Donald Rumsfeld’in. Bence bu beyan, çağdaş Amerikan felsefi tartışmasına önemli bir katkıda bulundu. Mart 2003’te oldu bu, Irak savaşından hemen önce. Rumsfeld ‘bilinen’ ve ‘bilinmeyen’ arasındaki ilişkiyi ayrıntılandırdı. Önce ‘bilinen bilinenler’ vardır dedi. Bildiğimizi bildiğimiz şeyler vardır. Mesela o günlerde Saddam’ın Irak’ın başkanı olduğunu biliyorduk. Tamam her şey açık. Sonra devamla ‘bilinen bilinmeyenler’ vardır dedi. Bilmediğimizi bildiğimiz şeyler vardır. Burdaki fikir şu: örneğin Saddam’da kaç tane kitle imha silahı olduğunu bilmediğimizi biliriz. Evet, hiç olmadığını artık biliyoruz. Mesele değil. O zaman öyleymiş gibi gözüküyordu. Sonra ‘bilinmeyen bilinmeyen’ vardır, bilmediğimizi bilmediğimiz şeyler, o kadar yabancı ve hayal edilemez şeyler ki bunları bilmediğimizi bile bilmiyoruz. Örneğin belki de Saddam’da hayal edilemez, hiç beklenmedik bir silah vardı. Ve Rumsfeld ne yazık ki burada durdu. Çünkü bence devam etmeliydi ve dördüncü kategoriye de adım atmalıydı: eksik kalan dördüncü varyasyona yani: ‘bilinen bilinmeyenler’ değil ‘bilinmeyen bilinenler’. Bildiğimizi bilmediğimiz şeyler. Onları biliriz, onlar kimliğimizin bir parçasıdır, faaliyetimizi belirlerler, ama onları bildiğimizi bilmeyiz! Buna da elbette psikanalizde bilinçdışı denir. Bilinçdışı fantaziler, bilinçdışı önyargılar vesaire, ve bence bu düzey kritiktir.

Önceki iki film örneğine başvuracak olursak: Neşeli Günler’de doğrudan bildiğimize göre bu film mütevazı dürüst Avusturyalıların faşist karşıtı direnişini anlatır. Bildiğimizi bilmediğimize göre ise aynı zamanda bunun karşıtıdır: yani bu film, Yahudilerin ele geçirmesine direnen faşistleri anlatır. Ve bugünkü Amerikan politikasının trajedisi bence kesinlikle bu ‘bilinmeyen bilinenlerin’ farkında olmamalarıdır. İşte bu yüzden o talihsiz Irak bilgilenme bakanının beyanlarından birinde derin bir hakikat vardı. Son Irak savaşında hepimiz onun gülünç beyanlarıyla eğlenirken apaçık olanı inkar ediyorduk ama bir noktada, iddiama göre, söylediği şey mutlak hakikatti. Savaşın sonuna doğru şunu sordular: “Amerikan kuvvetlerinin şimdiden Bağdat havalimanının bir kısmını denetledikleri doğru mu?” Dedi ki: “Değil. Amerikalılar kendilerini bile denetlemiyor” Kusursuz hakikat. Neden? Çünkü neyi bildiklerini bilmiyorlar. Ve bu —bildiğini bilmediğin şey— seni denetler, ama sen onu denetlemezsin.

Tamam. O zaman şimdi gerçekten gerçek olana geldik. Gerçeğin gerçek çekirdeğine. Simgesel gerçekten çok daha asli olan ama paradoks gereği aynı zamanda en görcül olan gerçek. Bu nedir? Matematik ya da fizikteki çekicileri [\textit{attractor}] düşünelim. Örneğin küçük demir parçalarınız var ve onları manyetik bir alan etrafına fırlatıyorsunuz. Saçılırken belirli bir şekli izliyorlar, bu şekle sonsuzca yaklaşıyorlar, ama elbette bu şekil, şeklin kendisi varolmaz. Sadece küçük demir parçalarının saçılımından yalıtarak soyutlayabileceğiniz bir şeydir bu. ‘Görcül gerçek’ fikri işte budur. Bu bir şekildir — bu alanın gerçeği budur ama bu kendi içinde varolmaz. Soyut bir biçimden ibarettir. Kendi etrafında gerçel olarak varolan öğelerin tertiplerini yapılandırır. Peki psikanalitik sorunsalla bunun ne alakası var, hatta politik sorunsalla ne alakası var? Benim fikrim: çok alakası var. Travmanın psikanalizdeki kesin statüsünü düşünelim. Varolmayan çekiciye benzer bu. Yani, yakından bakarsak: Freud, travmalara dair konumunu kaydırmıştı, bildiğimiz gibi, konumunu öyle kaydırmıştı ki —pek tuhaftır— Einstein’ın görelilik kuramındaki kaymaya koşut bir kaymadır, özel görelilikten genel görelilik kuramına kayma ile koşuttur. Görelilik kuramındaki bu kayma, bükülmüş uzay, uzayın bükülmesi ile ilgilidir. Umarım ki çoğunuzun bildiği gibi Einstein’a göre, başta, birinci yaklaşımda uzayı büken şey, maddenin, dolgunun yoğun mevcudiyetiydi. Uzay başlangıçta boş uzay olarak alınıyordu, soyut olarak simetrikti, bükülmemişti, sonra dolgunun mevcudiyeti onu büküyordu. Ama sonra ikinci bir adımla Einstein harika bir tersyüz edişi becerdi. Terimleri sadece tersine çevirdi. Uzayı büken, maddenin, dolgunun mevcudiyeti değildir, aksine, ilksel olan, uzayın bükülüşüdür. Ve madde olarak algıladığımız şey sadece uzaya ait saf biçimsel bir bükülüşün bir tür şeyleşmiş fetişist yanlış algılanmasıdır. Ve iddiama göre psikanalizdeki travma mefhumunda da aynen böyledir. Birinci yaklaşımda Freud travmayı bir tür yoğun, ham mevcudiyet gibi hayal etti. Simgesel uzayımızı acımasızca ihlal eden bu gerçek mevcudiyetiyle bu uzayı büküyordu. Oldukça harfiyen söylüyorum. Benim iyi dengelenmiş bir simgesel uzayım olduğunu hayal edelim sonra travmatik bir şey başıma geliyor: Tecavüz ediliyorum, korkunç bir olaya tanık oluyorum, işkence ediliyorum, her neyse. Ve bu olayın travmatik tesiri nedeniyle simgesel uzayım bükülüyor. Bazı şeyler artık simgelenebilir değiller, bu simgelerin işlevlerini başka simgelerin üstlenmesi gerekiyor. Bir tür dengesizlik var. Simgesel uzayımda bir ayırı [\textit{gap}] bulunuyor. Birinci yaklaşım bu olurdu. Ama sonra Freud bazı tuhaf şeylerin farkına vardı. Hangi şeylerin? Onun en iyi bilinen Kurtadam analizini hatırlayalım. Oradaki travmatik sahne elbette küçük çocuğun, Kurtadamın, ebeveyncil coitus a terbo’ya tanık olmasıdır. Fakat buna çok daha kesin bir tarzda bakalım. Burada etkin olan nedir? Yaşadığı şey bir travmaydı deyip geçemeyiz. Bir buçuk yaşında küçük bir çocuk olarak Kurtadam bu sahnede travmatik hiçbir şey bulmamıştı. Sadece onu algıladı ve sakladı. Kurtadamın kendi kuramlarını çocuk cinselliği kuramlarını geliştirmeye başlaması 3-4 yıl sonra oldu ve cinselliği anlatımlandıramaması nedeniyle başka deyişle cinsel kuramlarına ait simgesel uzayın bükülmüş olması nedeniyle travmatik sahneyi tam bu noktada hayata döndürdü. Yani… Bence Einstein’la açık koşutluk içinde burada işin nasıl tersine döndüğünü görebiliriz. İlksel olgu, travmatik bir gerçeğin bizi acımasızca ihlal etmesi değildir. İlksel olgu, aynı zamanda ilksel gerçek, saf biçimsel bir dengesizliktir. Simgesel uzay bükülmüştür, antagonizma ile kesilmiştir, dengesizdir vesaire, ve bunu anlatımlandırabilmek için bir gerçeğe başvurmaya ihtiyacınız olur. Bu elbette gerçektir. Travmatik görünüş anlamında gerçektir. Bir yemdir bu. Bir tuzak.

Peki bu görcül gerçek mefhumu, görcül olarak travma, politika açısından ne anlama gelir? Politik, ideolojik görüngüleri analiz etmeye yararı olabilir mi? Elbette. Antisemitizmin nasıl işlev gösterdiğini hatırlamak yeter. Faşist versiyonunda, antisemitizm ya da Yahudi figürü, Yahudi komplosu kesinlikle acımasız ihlaliyle toplumsal dengeyi bozan dışsal bir travmadır. Bir bakıma, toplumsal uzayı büker. Toplumun ahenkli, dengeli olduğu varsayılır, sonra Yahudiler müdahale eder, onu bozarlar. Bu bir bakıma doğal düzendir. Ama elbette en azından burada Marksist olup işleri tersine çevirmeliyiz. Esasında bu düzensizlik, bu antagonizma, bu parçalanma, bu sınıf mücadelesi Yahudiler sebebiyle olmaz. Sınıf mücadelesi, ya da daha genel olarak toplumsal antagonizma, başta gelir. Yani toplumsal uzay kendi içinde zaten bükülmüştür, dengesizdir. Ve imgesel bir tarzda onu anlatımlandırmak için Yahudi figürünü icat ederiz. Yani onun sebebinin Yahudi figürüne izdüşümünü alırız. Hatta daha asli bir düzeyde bugünün ekonomik kümelenişinde, bence bu görcül olarak gerçek mefhumu giderek daha popülerleşen bir kategoriyi eleştirerek reddetmemize yardımcı olabilir: siyaseten doğrucu kolonici sonracı eser sahiplerinin alternate veya alternatif modernite dedikleri mefhum…

Bu fikri basitçe anlatırsak: Elbette tutarsızlıklar, antagonizmalar, baskıcı potansiyeller modernite mefhumunda bulunur —modernitenin kuvveti de nihayetinde kapitalizmdir— fakat, bu hikayeye göre bu antagonistik, baskıcı öğeler bizzat modernite kavramının parçası değildirler, yalnızca Anglo-Sakson, Batı Avrupalı modernizasyon modeli ile sınırlıdırlar. O halde başka alternatif modernitelerimiz neden olmasın? Öyle bir modernizasyonumuz olsun ki Batı Avrupalı modernizasyon sürecinin karakterindeki bu yabancılaştırıcı etkiler bulunmasın. Toplumsal bozucu süreçleri olmasın, yabancılaşma olmasın, sömürü olmasın, çevre felaketleri olmasın vesaire. Sonra da bu elbette kapanın elinde kalır. Herkesin kendine göre modernitesi olabilir. Diyebilirsiniz ki bizim alternatif modernite olarak Latin Amerikalı modernitemiz olabilir, Afrikalı modernitemiz olabilir, Asyalı modernitemiz olabilir, her neyse.

Yani bu yaklaşımdaki sorun nedir, temelde tarihselci nominalist bu yaklaşımın sorunu nedir? Çünkü burada altı çizilen mantık, ünlü… Sözde yapısökümcü mantıklardır, mesela “Tek başına modernite yoktur.” “Sadece belirli moderniteler vardır.” Mesela Batı Avrupalı, Latin Amerikalı, Afrikalı, vesaire. Elbette bu böyledir. Sorun başka yerdedir. Sorun şu: bu nominalist indirgeme yoluyla ancak belirli modernitelerin etkin olarak varolduğunu iddia ederek, antagonizma tarafı, tek bir belirli moderniteye indirgenir. Antagonizma, dengesizlik karakteri o zaman bizzat moderniteye ait olmaz. Dengesizlik, modernitenin sadece belirli türlerine ait bir şey olarak baştan savılır. Peki bunda sorunlu olan nedir? Peki… Bunu çok basitçe anlatırsak: zaten bizim yirminci yüzyılın başlarında, yirminci yüzyılın birinci kısmında, bir tane büyük, ünlü alternatif modernite projemiz olmadı mı? Bunun adı faşizmdi. Faşizm kesinlikle alternatif bir modernite inşa etmek için birinci büyük denemeydi. Yani: modernizasyon süreci olsun, endüstriyel gelişim vesaire olsun, ama yabancılaşma, toplumsal parçalanma vesaire bedelleri ödenmeden olsun.

Peki bu modelin karşısına ne koymalıyız? Bunun karşısına koymamız gereken fikir bir antagonizmadır, buna farklı adlar verebiliriz, geleneksel Marksist buna “sınıf mücadelesi” diyecektir, Frankfurt okulu buna “aydınlanmanın diyalektiği” diyecektir, ama burdaki fikre göre bizzat kapitalist modernite projesinin içinde antagonistik bir potansiyel bulunur. Yani ortaya koyduğumuz bütün bu görüngüler, savaşlar, şiddetler, toplama kampları, yeni köktencilik, ne derseniz deyin, bütün bunlar yalnızca regresyon değildirler veya Habermas’ın diyeceği gibi modernitenin bitmemiş bir proje oluşunun işareti değildirler, bizzat modernite projesinin parçasıdırlar. Yitirilen şey işte budur.

İşte bu yüzden bence tarihselci, eleştirel olmak istese bile modernitenin antagonistik yanlarını tek bir belirli modernite biçimine indirgeme fikri, derinden ideolojiktir. Çünkü bu, genel modernizasyon mefhumunu şaibesiz olarak bırakır. Israr etmemiz gereken şey, aksine, demin dediğim gibi, bizzat evrensel modernite mefhumunun fıtratında [\textit{inherent}] bir antagonizma bulunduğudur —şimdi söyleyeceğim şeye geliyorum— öyle ki, modernitenin belirli türleri, evrensel cinslerinin, evrensel mefhumlarının örnekleri veya örneklemelerinden ibaret değildirler. Onlar, bir anlamda bu evrensele verilmiş tepkilerdir, onunla savaşırlar. Modernite, evrensel bir mefhum olarak belli bir çıkmazı, belli bir antagonizmayı adlandırır ve belirli, gerçekte varolan modernite biçimleri bu çıkmazı çözümlendirme, sorunu çözme denemeleridir. Liberal kapitalizm modernitenin bir biçimi olarak modernitenin çıkmazını belli bir tarzda çözmek ister —pazar özgürlükleri vesaire tarzıyla— faşist modernizasyon başka bir tarzla, Latin Amerika modernizasyonu başka bir tarzla.

Peki burada diyalektiğe uygun olan nedir? Bu yine, olağan kümelenmenin tersyüz oluşudur. Mücadele belirli içerik düzeyinde oluyor da evrensel, bir tür tarafsız boş kap değildir. Yani evrensel, bir kapsayıcı küresel mefhumdur da bu mefhumda belirli biçimler mücadele ediyor değildir. —liberal modernizasyon, ona karşı faşist modernizasyon vesaire gibi— Hayır! Mücadele tarafı, evrensel antagonizmanın kendisidir. Ve gerçelde varolan bütün belirli modernizmler, bu sorunu örtbas etme, çözümleme denemeleridir. Yani şunu aklımızda tutmalıyız: Antagonizma tarafı evrenselliktir.

Peki bunun ‘gerçek olarak görcül’ ile ne alakası var? İşte antagonizma tarafı olan bu evrensellik tarafı, görcüldür. Ne anlamda? Hiçbir evrensel modernizasyon bulunmaması anlamında. O sadece belli bir antagonizmanın belli bir görcül kümelenmesidir. Varolan her şey… Nominalistler bunda haklılar. Etkin olarak varolan her şey modernizasyonun belirli biçimlerinden ibarettir. Tek başına modernite yoktur. Sadece Anglo-Sakson, Latin-Amerikalı, Afrikalı vesaire, faşist modernite vardır. Fakat bizzat bu belirli biçimlerin dinamiğini kavrayabilmek için buna başvurmak gerekir… Onların mevcut olmayan sebebine, hepsinin tepki gösterdiği büyük antagonizmaya.

Yani bu yine gerçek olarak görcül mefhumunun nasıl işlevli olduğunun, gerekli bir mefhum olduğunun başka bir örneği oluyor, hele ki somut toplumsal dinamiği, özellikle de günümüzün küresel kapitalizmini kavrayacaksak. Yani bütün bunlardan çıkarılacak sonuca göre gerçek kategorisi nihayetinde saf biçimsel bir kategoridir. Gelip düzeni bozan biçimsiz bir içeriğe ait bir kategori değildir, saf yapısal bir ayırıdır. Bütünüyle cevhersiz bir kategoridir. Bu… Bu terimlerle anlatabilirsek eğer, bu bir farktır, ama saf bir farktır. Saf fark olması şu anlamda: neyle ne arasındaki fark olduğuna göre paradoks gereği öncül kalan bir farktır. Yani basitçe elimizde iki terim vardır da bu ikisi arasında bir fark vardır diyemeyiz. Paradoks gereği, bu iki pozitif terim sonradan ortaya çıkarlar ve bu farktaki gerilimi vesaire örtme, ona hükmetme denemeleridirler.

Peki bu nasıl olabilir? Bir diğer basit örnek, yalnızca bu mantığı örneklemek için: politik ayrım… Biliyorum bugün unutuldu, kimse bunu duymak istemiyor, ama yine de: Sol ve Sağ arasındaki ayrım. Bu ayrıma dair göze çarpan ilk şey, ciddiye alıyorsak, şudur: bu sadece belli bir toplumsal bütün dahilindeki bir ayrım değildir. Yani belli bir toplumda bütün politik kuvvetleri hesaba katarak şöyle diyemeyiz: “Bunlar sağ kanat kuvvetlerdir, bunlar sol kanat kuvvetlerdir ve ayrıca bütün ara görüngüler ikisinin arasında, merkez, orta sol, orta sağ, her neyse” Bundan farklıdır. Şöyledir… Toplumsal alanın tamamının nasıl yapılandığını bir sağ kanatçıya sorarsanız sol kanatçıdan alacağınızdan bütünüyle farklı bir yanıt alırsınız veya diyelim ki bir merkezciye sorarsanız… Basitleştirirsek: bir sağ kanatçı size toplumun organik, ahenkli bir birlik olduğunu anlatacaktır —en azından geleneksel sağ kanatçı böyle der— ve sol radikallerin dış istilacılar olduğunu söyler. Radikal muhafazakarın lanetlediği şey, toplumsal binanın bizzat kalbine nakşedilmiş bir antagonizma, bir dengesizlik olduğu fikridir. Bir sol kanatçı açısından mücadelenin merkezcil olduğu kabul edilir. Yani yine, demek istediğim: Sol ile Sağ arasındaki farkı tanımlamanın tarafsız bir yolu yoktur. Kendi içinde bu bir boşluktur. Ama ona ya solcu ya da sağcı bakış açısından yaklaşmanız mümkündür.

Ve bu arada, Lacan’a göre cinsel farkın işlev göstermesi de aynen bu yolla olur. Cinsel fark, genel insanlığın iki türü arasında bir fark değildir, daha ziyade… Erkek bakışına göre cinsel farkın kendisi dişi bakışa göre olduğundan farklı bir tarzda görünür. Ve yine fark, paradoks gereği, önce gelir. Felsefi olarak bu kritiktir. Buna saf biçimsellik diyelim. Ve burada bir tür idealizmle uğraştığımızı söyleyen kınamaya karşı: “Madde kendi pozitif, atıl mevcudiyeti içinde ilksel değil midir?” Bence bu kınamayı reddetmeliyiz ve kesinlikle bu… Ne demeliyim?… Saf biçimsel maddecilik mefhumunda ısrar etmeliyiz. Farkın maddeciliği olarak maddecilik. Bu maddeciliğin asgari özelliği saf bir farkın bulunmasıdır. Bir’in düzeni dahilinde bir gedik, bir antagonizma bulunmasıdır. İlksel olgunun saf, kendinden fark olmasıdır.

Çok kesin söylüyorum. Kendinden farktır. Mitolojik kutupsal karşıtlıkların hiçbirisi değil. Dişi-erkek, ışık-karanlık, yin-yang vesaire. Bence burada radikal maddecilik Gilles Deleuze’e karşı bile eleştirel olmalıdır. Deleuze bir tür ilksel çokluğu nihai ontolojik olgu olarak öne sürer. Benim savunduğum radikal bakış açısına göre çokluk zaten Bir’in kendisiyle olan tutarsızlığının bir etkisidir. Bir’in kendisiyle örtüşememesi olgusunun bir etkisidir. Veya biraz farklı bir yolla anlatacak olursak, bir ilksel kutupsallığımız var denemez —erkek-dişi, ışık-karanlık gibi— sonra da bütün bu New Age agnostik oyunları oynayalım denemez, işte “çağımızda acaba bir kutba çok mu vurgu yapıyoruz, yoksa dengeyi tekrar tesis etmemiz mi lazım, sanki biz fazla mı akılcıyız, fazla mı erkeğiz, hadi o zaman dişi, duygusal tarafa daha çok vurgu yapalım”, neyse ne… Hayır, daha radikaldir! Buna göre sanki, Lacan’ın anlattığı gibi ikili imleyen ilksel olarak bastırılmıştır, yani ikinci öğe her zaman eksiktir ve karşılığın bu eksikliği —bir tane var, ama eşlik eden diğeri yok— ve bu kökensel dengesizlik o zaman çokluğun oluşumunu harekete geçirir.

Yine, aşırı basit bir örnek, Woody Allen’ın erken dönem filmlerinden birisinden. Sanırım Aşk ve Savaş’tı, Tolstoy üzerine bir tür parodi. Orada yine filmin bütün konusu Tolstoy konusuna odaklanır. Böylece, elbette, ilk bilmecemiz: Peki Dostoyevski nerede? Diğeri, Tolstoy’un doğal eki. Dostoyevski yoktur, bu yüzden filmde bir tür bastırılanın geri dönüşü olarak şöyle olur: harika, kısa bir sahnede iki ana karakter birbirleriyle konuşurken Dostoyevski’nin romanlarındaki bütün büyük başlıklar ortaya çıkar. Mesela “O Salağın başına ne geldi biliyor musun?” “Ha, Karamazov Kardeşlerden olanı mı diyorsun?” “Evet” — “Suçunu işledi Cezasını gördü” “Sonra Yeraltına indi Kumarbaz oldu” vesaire. Buradaki ders, ontolojik ders şudur: Bir kendisiyle örtüşemez. Saf fark… Bu saf fark nedeniyle ikincil bir etki olarak çokluk patlar.

Yani, yine… “Bu idealizm değil midir” diyen bilindik kınamaya karşı bugün esas maddeci olanın idealizm olduğunu söylerim. Maddecilik ile idealizm arasında bugünün karşıtlaşmasının şöyle olduğunu iddia ederim: bugünün idealizmi, yahut ruhsalcılığı, deneyimin, maddenin, yeryüzünün, dolgunun… ünlü yoğunluğuna, ataletine tutunur. En büyük, muhtemelen en ruhsal film yönetmeni olan Rus yönetmen Tarkovski’nin aynı zamanda maddenin ataleti, maddenin yoğunluğu, bozunan madde konusunda pratik saplantısı olmasına şaşırmamalı. Filmlerinde, kahramanlar dua ettiklerinde yukarıya bakarak dua etmezler. Bazen harfiyen başlarını çamura gömerek dua ederler, yeryüzüyle yakın temas halinde. Yani bence, bugün yapılacak şey bu tür ruhsal maddeciliğin karşısına hakiki radikal maddeciliğin saf biçimselliğini koymaktır, bu da…

Kuantum fiziğini nihai olarak derinden maddeci bir kuram saymamın nedeni, orada maddenin hiçbir pozitifliğine ihtiyaç olmamasıdır. Saf biçimsel salınımlarla vesaire her şeyi yapabilirsiniz. Yani yine, başta gelenin fark olduğuna dair bu merkezcil içgörüye dönelim. Farkı olduğu öğelere öncül kalan bir farkı nasıl düşünmeli? Immanuel Kant, erken dönem yazılarında burada kritik bir ayrım getirir. Çok tuhaf, ama açık bir ayrım. Negatif yargı ile belirsiz yargı arasındaki ayrım. Buna göre, Kant’ın anlattığına göre “Sen insan değilsin” demekle “Sen insandışısın” demek aynı şey değildir. Eğer “Sen insan değilsin” dersem bunun tek anlamı senin insanlığa dışsal olman hayvan olman, ilahi olman, her neyse. Dışarıdasın. Fakat eğer, Kant’ın anlattığı gibi bir yüklemi yadsımakla yetinmeyip bir yüklem-olmayanı doğrularsam… Yani “Sen insan değilsin” demekle yetinmeyip “Sen insandışısın” dersem insanlık-olmayan demektir bu, insanlığın üzerinde bir fazlalıktır, fakat insanlığın kendi fıtratında bulunan [\textit{inherent}] bir fazlalıktır.

Size başka bir örnek vereyim, daha açıklayıcı olacak. Stephen King’in korku romanlarında şöyle bir şey var, ünlü ölmemişler kategorisi. Bu farkı hissedebiliriz. Eğer “Sen ölmüş değilsin” dersem. Bu “Sen ölmemişsin” demekle aynı şey değildir. Sen ölmüş değilsin dersem bunun tek anlamı canlı olduğundur. O kadar… Gizemli bir şey yok. Fakat, her korku romanı okurunun bildiği gibi eğer “Sen ölmemişsin” dersem, yaşayan ölüsün demektir, canlısındır ama kesin anlamda ölü olarak. Immanuel Kant der ki insan özgürlüğü aynen böyle bir statü taşır. Bu şey ne doğadır —hayvanlar özgür değillerdir, içgüdülerinin kölesidirler— ne de kültürdür —çünkü kültür simgesel yasa, simgesel regülasyondur. Kant’tan çıkarılacak sonuca göre ve bu nedenle Freud ve Lacan’dan da çıkarılacak sonuca göre, kültürel simgesel yasaklamaların regüle etmeye çalıştığı şey —başa çıkmaya, hükmetmeye, evcilleştirmeye, her neyse— doğrudan doğa değildir, doğal içgüdüler değildir, daha ziyade, bu sıfır-düzeyindeki insandışı fazlalıktır. Lacan’ın esprisini kullanırsak: insanlığın uzakın [\textit{extimate}] çekirdeğidir. İnsandışı boyut ölmemişlerde dediğimiz anlamdadır, insanlığa dışsal olarak insandışı değil, daha ziyade insanlığın kendi fıtratından gelen [\textit{inherent}] canavarca bir fazlalık veya radikal çılgın özgürlüktür. Elimizdeki paradoksa göre doğa ile kültür arasındaki fark kendine ait bir düzeydir. Ne doğadır, ne kültürdür, bir tür deli fazlalıktır.

Peki o zaman saf farkın politikası ne olabilir? Evet, birincisi, per negationem — ne olamaz? Bugün politik olanın nihai ufkunda giderek daha fazla ortaya çıkan şu şey olamayacağı muhakkaktır, yani “kimlik politikaları” denilen şeyler veya daha geniş anlamda farkların tanınması politikaları, farkların hoşgörülmesi politikaları. Benim açımdan bu çokkültürel hoşgörüsel vesaire politikada sorunsal olan şey, —bunu inkar etseler bile— ekonomik mücadeleyi etkin olarak ihmal etmeleri değil sadece. Bizzat mücadelenin mantığıdır. Çokkültürel mücadelenin mantığı, ırkçılık karşıtı mücadelenin, cinsiyetçilik karşıtı mücadelenin mantığı, yine farkların tanınmasının mantığıdır. Örneğin: cinsiyetçilik karşıtı mücadelede hedef, elbette, radikal feministler için bile, bilmiyorum — erkekleri öldürmek, imha etmek değildir. Hedef, iki cinsiyetin, bütün farklı cinsel konumların, cinsel kimliklerin —kültürel kimlikler dahil— özgürce gelişip serpilmesine olanak veren açık bir alan tesis etmektir. Öyle ki birisinin kendisini ifadelendirmesi başkalarının pahasına olmamalıdır. Yine, ırkçılık karşıtı mücadelenin nihai ufkunda farklar için uzamın açılması vardır: her bir etnik grup, dinsel grup, kültürel grup, yaşam tarzı grubu kendi potansiyellerini, konumunu özgürce konuşlandırabilme, ifadelendirebilme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Fakat bu kavramsal alan başkasına dönük açıklığın bu alanı hoşgörmenin, farklara olanak vermenin nihai etik ufuk olarak alınması, bu, iddiama göre, nihai ufkumuz olmamalıdır, olamaz. Çünkü dolaysızca görebiliriz… Neyi?

Basitleştirilmiş bir örnek kullanalım: sınıf mücadelesi. Tanrım, sınıf mücadelesinin nihai hedefi bu olabilir mi? Proleterler burjuvazinin, burjuvazi de proleterlerin kendi potansiyellerini özgürce geliştirmelerine olanak tanısın vesaire. Antagonistik bir mücadeledir bu. Burada hedef çokluk olsun değildir. Hedef düşmanı imha etmektir. Bu bütünüyle farklı bir mantıktır. Düşmanlığın mantığıdır bu, antagonistik mücadelenin mantığıdır. Bunda da bütünüyle farklı bir evrensellik mefhumu bulunur. Burdaki evrensellik mefhumu artık kapsayıcı ortam olarak konumların çoğulluğunun kabı olarak evrensellik değildir —cinsel konumların, kültürel konumların, her neyse— Hayır! Evrensellik burada bizzat mücadelenin evrenselliğidir. Bu mücadeleci konumda bir de merkezcil paradoks vardır. Mücadele konumu belirli bir kimliğin konumu demek değildir, yani evrensel hakikat mefhumunun terk edilmesi demek değildir. Evrensel hakikat mefhumunun terk edilmesi çokkültürel politikalarla birlikte çok iyi gider, şöyle diyebilirler: “Herkesin kendi hakikat versiyonunu anlatımlandırma hakkı vardır. Küresel hakikat yoktur.” Hayır! Bizim konumumuz şöyle olmalı: evrensel hakikat vardır. Belli bir durumun her zaman tek evrensel hakikati vardır. Fakat bu hakikate ancak özgül, kısmi, angaje, mücadeleye angaje bir tutum yoluyla erişilebilir. Yani belirli angajman ve çıkarlarımızdan soyutlama yaparak evrensel hakikate ulaşıyor değiliz, yani fikir şu değildir: her birimizin kendi çıkarları, konumları var, ama halimizdeki hakikatin ortaya çıkması için kendi kendimizin dışına adım atalım ve halimize daha nesnel olarak bakalım, gerçekte nasıl olduğunu görelim… Hayır, aksine! Evrensel hakikate ancak kısmi ve angaje bir konumdan erişilebilmesi paradoksunu tamamen üstlenmeliyiz. Bunu tutmak, bence bugün her zamankinden daha kıymetli.

Ve işte bu yüzden toplumsal düzeyde, bence kolektif mefhumunun şimdiye dek pratiklenmiş üç biçimine tutunmalıyız: mesihçi dinsel kolektifler, devrimci partiler ve psikanalitik topluluklar. Bunların ikisinde de… Pardon, üçünde de kesinlikle aynen böyledir: ancak angaje, mücadele eden öznel bir konumdan erişilebilen evrensellik mefhumu vardır. Bu saf fark politikasının karşısında bugün başka birşey var, buna gerçeğin politikası diyeceğim ama Üst-Ben gerçeğinin politikası —önceden bahsettiğim kesin anlamda bu— yani: keyif alınmasına dönük ayıpçıl görcül Üst-Ben ihtarıdır. Peki bu Üst-Ben ihtarı bugün toplumsal özdeşimin hegemonik şeklinde nasıl işlev gösterir? Aşırı basitleştirilmiş terimlerle: etiğin eski işlevliliği ılımlılaştırmaktı [\textit{moderation}]. Etiğin nihai görevi ılımlılaştırmaktı, yani “Yap — ama aşırı olmasın. Ye, iç — çok fazla olmasın. Seks — çok fazla olmasın” Uygun ölçünün etiğiydi bu. Bugün, iddiama göre, başka bir tür etik ortaya çıkıyor. Bu etik, bir yandan, size sınırsız tüketim olanağı veriyor, ılımlılık yok, sonuna kadar — ama neden? Çünkü, nesne kendi içinde zaten tehlikeli cevherini yitirmiştir, bir bakıma. Bugün pazarda bulduğumuz bütün ürün serileri —kafeinsiz kahve, alkolsüz bira, şekersiz şeker, vesaire— yani etkiyi elde ederken potansiyelde tehlikeli olan cevherini yitirmiş ürünlerdir. Öyle ki, bugünkü ihtar artık “Kahve iç — ama ölçülü olsun” değildir, şöyledir: “İstediğin kadar kahve alabilirsin, çünkü kahve zaten, kendi içinde, kafeinsiz kahvedir.” Belki de bu ürünün en iyi mecazı —biraz zevksiz olacak ama ne olacak ki!— 2-3 yıl önce Los Angeles’ta gördüğüm bir şeydi. Bir çukulata müshil paradoksu. Elbette burda sizi kabız edecek olan şey çukulata. Reklamı şöyle hatırlıyorum: “Halen kabız mısınız? Sorun değil! bizim çukulatamızdan daha çok yeyin!” İşte paradoks budur. Neredeyse Hegelci bir tür karşıtların doğrudan örtüşmesi ile çukulatanın zaten kendi kendisinin ilacı olmasıdır. Peki bu neden ilginçtir? Kesinlikle, iddiama göre, bu yalnızca metaların görüngüleri ile sınırlı değildir. Bana ilginç gelen, aynı mantığı ayrıca —bir ürünün kendi karşı etkisi olmasının bu aynı paradoksal mantığını— toplumsal alan dahiline de yerleştirebilmemizdir. Örneğin, büyük hoşgörü konusunu ele alalım. Ne anlama gelir? İddia ediyorum: kesinlikle çukulata müshil yapısına sahiptir. Yani, hoşgörü kendi karşıtının —hoşgörüsüzlüğün— bir görünüş şeklidir. Çünkü… Hoşgörü bugün ne anlama gelir? Farkların hoşgörülmesi anlamına gelir ve yine bu “beni taciz etme” anlamına gelir. Hoşgörü “beni hoşgör” demektir, bu da “beni taciz etme” demektir. “Beni taciz etme” ne anlama gelir? Kesin anlamı: “Bana fazla yaklaşma” Aşırı keyfinle fazla yaklaşırsan beni rahatsız edersin, beni taciz edersin. Yani o zaman bu fikre göre pratikte her şey taciz biçimi olarak görünür. Size bakarım, potansiyel olarak cinsel tacizdir. Fazla yüksek sesle konuşurum sözlü tacizdir, her neyse. Her şey, başka bir insanın her aşırı yakınlaşması potansiyelde bir taciz biçimi olabilir. Ve bence bu taciz korkusu bugün kesinlikle hoşgörüsüzlüğün asli biçimidir. Ve yine, iddiama göre bugün hoşgörüden söz ettiğimiz zaman bu kesinlikle tacizden kaçınmak anlamında hoşgörü anlamına geliyor, bu da hoşgörüsüzlük demek. Bu şu demek: “birbirimizi hoşgörelim” bu da “birbirimizle uygun bir mesafede kalalım” demek.

Yine bir diğer çukulata müshil görüngüsü: bugün zenginlikle baş etme yolumuz da bu değil mi? Bugün benim açımdan buradaki örnek figür George Soros gibi birisidir. Yarım gün en insafsız finansal sömürülere angajedir, yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca insanın hayatını mahveder. Öbür yarısında ise bunun bir kısmını iade ediverir. Yani sabah çukulata oluyor, öğleden sonra müshil oluyor. Hani şu insani yardım programlarındaki gibi politik, demokratizasyon vesaire. Yani o insafsız spekülasyonu yapmamak yerine… Onu yapıyor, ama sonra karşı-eylemini de dahil ediyor. Daha bile radikali: bugün savaş da aynen böyle değil mi? Bence Alman sosyolog Ulrich Beck’in icat ettiği “militarist pasifizm” terimi ya da “hümanitaryan militarizm” iyi gerekçelere dayanıyor. Bugün bütün savaşlar barış için savaşlar olarak ilan edilmektedir. Ne oluyor? Nihai amaç Irak’a barış getirmek, savaş tehdidini kaldırmak vesaire diye tanımlanmakla kalmıyor. Daha bile radikal bir şeydir. Savaş işleminin kendisi oradaki insanlara yardım etmek için bir tür hümanitaryan müdahaleye giderek daha çok benzemektedir. Örneğin, Irak’a saldırı için son yapılan gerekçeleri okursanız böyledir. Irak’a saldırılmasındaki amaç pek de Saddam’ın Batılı ulusu üzerindeki tehditi kaldırmak değildi. Iraklı insanlara yardım etmek vesaire içindi. O halde şaşmamalı ki… Nihai çukulata müshil… Şaşmamalı ki… Toplama kamplarıdır. Giorgio Agamben’in iddia ettiği gibi 20. yüzyıl kolektifinin tipik, örnek durumunda kesinlikle bu iki yan birden bulunur. Çukulata müshil yapısıdır yine: düşmanı yalıtma yanı —Guantanamo ya da her neyse— ve hümanitaryan yardım sağlamak için insanların toparlanması yanı. Yani bu, iki anlama geliyor. Birincisi, bugün tüketimden bahsetmenin gerekçelerini benimsemiyorum —bir tüketim toplumunda yaşıyoruz vesaire— Aksine, iddia ediyorum: her zamankinden az tüketiyoruz, eğer tüketmek risk almaksa, kendini gerçekten açmaksa. Bu yüzden, mesela, sigara içilmesinden çok korkuyoruz. İddiama göre bu sadece tıbbi sonuçlardan vesaire değildir. Sigara içilmesinde çok korkunç olan şey, birisinin sigarayı, içerdiği bütün tehlikelerle birlikte gerçekten tüketiyor olmasıdır. Bence bugünkü hakiki tüketiciler uyuşturucu bağımlıları, sigara tiryakileri vesairedir. Ve onlar bugün korku veren figürlerdir, olsa olsa. Çukulata müshil yapısıdır bu yine. Bu yüzden, böyle bir tür kafeinsiz kahve olmuş bu ürünleri giderek daha fazla arıyoruz. Marihuananın bu yüzden çok popüler olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu bir tür kafeinsiz afyondur, fiilen. Afyonu olmayan afyon. Onu alabilirsiniz, ama tehlikeli cevherini yitirmiştir. Yani, bu kısa yansımayı sonuçlamak için diyeceğim şu: bugün, asli etik ihtar toplumun bizi topa tuttuğu bu ihtar artık kendini denetleme ihtarı değildir, uğraşılarını bastırma vesaire ihtarı değildir. Aksine, keyfini çıkarma, sonuna kadar gitme ihtarıdır. Bugün bize suçlu hissettiren şey budur.

Ve bu durum, bence ayrıca psikanalizin rolünü de asli olarak değiştirir. Modası geçmiş olmaz, her zamankinden daha gerçeldir. Sadece işlevi asli olarak değişmiştir. Eski güzel günlerde veya biz öyle zannederken —asla basitçe güzel olmadıkları şimdi açıktır— fikir şöyle bir şeydi: Diyelim ki cinsel hüsran içindesiniz çünkü ebeveynsel ve benzeri bir yasaklamayı içselleştirmişsiniz, seksten keyif alamıyorsunuz. Psikanalizin işlevi de sizi rahatlatmaktır, sizi bu içselleştirilmiş yasaklamaların basıncından azat etmektir. Böylece kendinizi bırakabilirsiniz, keyif alabilirsiniz. Başka deyişle, keyif almak için toplumsal yasaklamaları çiğnediğiniz zaman suçlu hissedersiniz. Bugün neredeyse tersi olur. Beceremediğiniz, keyif alamadığınız zaman suçlu hissedersiniz. —keyfi sadece dolaysızca seks veya içki içme hazzı vesaire anlamında almamalıyız— Gücün, toplumsal başarının mesleki başarının keyfi olabilir bu, hatta ruhsal keyif bile olabilir, New Age anlamında kendi Ben’ini gerçekleştirmenin Gnostik anlamında vesaire. Bugün gördüğümüz şey, bu anlamda keyif alınamadığında suçlu hissedilmesidir. Bu da bizi, iddiama göre, bugün için psikanalizin ikili işlevine getiriyor. Vereceği mesaj “rahatla, yasaklamalardan kurtul” değildir. Vereceği mesaj, Alain Badiou’nun harika ifade ettiği gibi “Kendi kendinin amansız bir sansürcüsü olmayı öğrenmelisin” Bugün psikanalizin rolü budur. Keyif almanızı mümkün kılmak değildir. Keyif almamaya izinli olduğunuz bir uzam açabilmektir. Bugün psikanalizin asli mesajı budur: “Keyif almak zorunda değilsiniz” “Keyif almama izniniz vardır” Elbette bu “keyif almanız yasak” demekle aynı şey değildir. Sadece: “Keyif almama izniniz vardır.”

Böylece bugünkü Üst-Ben paradokslarıyla da yüzleşiyoruz. Bir yandan, müsamahakarlık kendisinin karşıtına varır. Mesela: bugünkü ihtar “keyif al” der. Her zamankinden fazla yasak ve regülasyonla sonuçlanır. Keyif alabilirsin. Ama uygun keyif alabilmen için sana emredilir… Ne emredilir? Fazla yememen, koşu yapman, kilona dikkat etmen, sigara içmemen vesaire. Etrafınıza baksanız yeter, bence bugün hayatlarını keyif alabilmek için örgütlemiş insanlardan, genç çiftlerden daha perişan bir şey yoktur. Topyekün regülasyondur bu. Öbür yandan, karşıt paradoks vardır: “yeni beliren köktencilik” denilen şeyin gelmesi acaba yeni bir istikrar getirmek için midir, size sabit bir etik zemin vermek için midir? —yani bugünün dünyasında hiçbir sabit istikrarlı değer kalmamış olduğundan— Aksine, iddiama göre, bunun gelmesi bir tür sahte özgürlük uzamı açmak içindir. Burada elbette, örtük olarak başvurduğum şey Lacan’ın ünlü tersyüz edişiyle Dostoyevski’nin sloganıdır. Lacan’a göre “Tanrı varolmazsa her şey izinlidir” denilemez. Aksine: Tanrı varolmazsa her şey yasaktır. Hazcı yupilerden çıkacak ders budur. En az onun kadar kritik, karşıt derse göre: Tanrı varolursa, her şeye izin vardır. Yani: ilahi iradenin enstrümanı olarak kendi rolünüzü gerekçelendirebilirseniz… —başka deyişle: sesler duyarsanız, şu tepedeki tiple irtibat içinde olursanız, ister George Bush, ister Usame bin Ladin olsun, birçok kişi fark etti: onların ortak noktaları budur, ikisi de doğrudan tepeden ses duyarlar— O zaman ne isterseniz onu yapabilirsiniz. Terörist saldırılar yapabilirsiniz, ülkeleri bombalayabilirsiniz vesaire. Yani burada sahte özgürlüğe dönük belli bir itkinin sistemin kendi fıtratında bulunduğu [\textit{inherent}] günümüz kümelenmesinde kendimize yön bulmanın ne kadar zor olduğunu görüyoruz.

\newpage
\noindent
İşte bu yüzden, iddiama göre, bugünkü ana görev, bir ütopya uzamını tekrar icat etmektir. Bununla ne demek istiyoruz? Elbette bu, asla gerçekleşmeyeceğini baştan beri bildiğimiz bir ideal dünyayı hayal etmenin eski moda ütopyası değildir. —bunun büyük modelleri, elbette: Plato’nun Cumhuriyeti, Thomas More’un ütopyası, ve unutmamalıyız ki Marquis de Sade: Yatak Odasında Felsefe— Klasik ütopya budur. Bir de, kapitalist ütopya demek istediğim şey vardır. Hep yeni yeni arzuların böyle dizginsizce kışkırtılması bayağı ileri gidebiliyor. Mesela bugün öğrendiğime göre Birleşik Eyaletlerdeki bazı topluluklarda ciddi ciddi düşündükleri fikir: “Nekrofiller, yani cesetlerle, ölü bedenlerle cinsel oyunlar oynamak isteyenler çok mahrum kalıyor. O zaman onlara ceset sağlamak toplumun vazifesi değil midir? Nasıl ki öldüğünde kalbinin, organlarının kullanılabilmesi için imza atıyorsun, bunun gibi öldüğümde bedenim nekrofillere teslim edilsin diye insanların gönüllü olarak imzalayacakları bir yol bulunabilir mi?” vesaire. Burdaki sorun şu ki, radikalmiş gibi gözükse de gülünç bir nezihlik vardır bunda, bu kapitalist ütopyada. Sonuna kadar gidebilirsiniz, temelde hiçbir şey olmaz.

Ama üçüncü bir ütopya daha vardır, bu da yine ne klasik ütopyadaki gibi alternatif evren hayal edip onu gerçekleştirmenin düşünü bile kurmamaktır, ne de kapitalist ütopyanın hep yeni arzuları ve arzularınızı tatmin etmenin aşırı biçimleridir. Üçüncü bir şekil vardır, bu da kesinlikle gerçektir, ütopyanın gerçek çekirdeğidir. Bence hakikaten radikal ütopya, serbest hayal gücü egzersizi değildir. Yani, oturursunuz, yapacak daha bilgece bir işiniz yoktur, imkanlı ideal dünyaları hayal edersiniz. Böyle olmaz. Bu harfiyen içten gelen itki ile yapılacak bir şeydir. Başka türlü yapamadığınızda yeni bir şey icat etmeniz gerekir. Bana göre, hakiki ütopya bir gelecek meselesi değildir. Başka bir yol olmadığı zaman dolaysızca canlandırılacak bir şeydir bu. Bu anlamdaki ütopyanın anlamı basitçe şu: verili simgesel koordinatlar dahilinde imkansız gözüken neyse onu yap. Risk al, koordinatları değiştir. Ve burada öyle delice bir şeyden bahsetmiyorum. Büyük klasik ünlü edimlerde hatta bazen muhafazakar edimlerde bu ütopyacı boyut bulunur. Mesela gülünç bir örnek verirsek Richard Nixon’un otuz yıl önceki Çin seyahatini hatırlayın. Bunda neredeyse ütopyacı bir boyut vardı. Neden? Çünkü o imkansız gözüken şeyi yaptı. Çin nihai kötücül süper güç olarak tasvir ediliyordu. Sovyetler Birliği ile gevşeme vardı, Çin ile yoktu. Bu edim koordinatları tamamiyle değiştirdi. İmkansız olanı yaptı. Bugün her şeyden çok buna ihtiyacımız var. Çünkü nihayetinde, iddiama göre, bugünün hakiki ütopyası farklı bir düzen değildir. Varolan düzenin süresizce işlev gösterebileceği fikridir. Hakiki ütopya, iddiama göre ’89da çözülen komünizm değildi, 90ların ütopyasıydı. Francis Fukuyama ve başkalarının ayrıntılandırdığı fikirdi: son toplumsal biçimi keşfettiğimiz —liberal kapitalist demokrasiyi— ve daha ileri gidemeyeceğimiz; artık meselenin sadece onu biraz daha hoşgörülü yapmak olduğu, onu bütün dünyaya yaymak olduğu, ama bu formüle sahip olduğumuz fikri. Ve bence eğer 11 Eylül’ün simgesel bir anlamı varsa bu ütopyanın zamanının dolduğudur. Tarihin gerçeği geri dönmüştür. İşte bu yüzden bugünkü itki “politika-sonrası politikalarla” terörize edilmemektir, bunlar der ki: “ideolojik zamanlar bitti, bütün yapabileceğiniz gerçekçi oyunu oynayıp trendleri kabullenmekten ibarettir” vesaire. İmkansızı canlandırmaya cesaret etmeliyiz.

Ütopyanın nasıl hayal edileceğini değil ama nasıl canlandırılacağını tekrar keşfetmeliyiz. Esas konu yine ütopyaların planlanması değildir, esas konu onları pratiklemektir. Ve bence bu, “onu yapmalı mıyız yoksa sadece varolan düzende mi ısrar etmeliyiz” meselesi değildir. Bu çok daha radikaldir. Bu bir yaşam kalım meselesidir. Gelecek ütopyacı olacaktır ya da hiçbir gelecek olmayacaktır.

5 Comments

Filed under çeviri