Tektolojiye Giriş: 1. Örgütlenimsel Bakış Açısı — Alexander Bogdanov

(Tektolojinin Tarihsel Gerekliliği ve Bilimsel Yapılabilirliği)

Bütün insan faaliyetleri özünde ya örgütlenimseldir ya da örgütsüzleşmeye aittir. Demek ki insan faaliyeti, teknik olsun, toplumsal bilişsel, ya da estetik olsun, örgütlenimsel tecrübenin maddesi olarak görülebilir, ve örgütlenimsel bakış açısından incelenebilir.

Sokak söyleminde “örgütlemek”, “örgüt”, veya “örgütsel faaliyet” vb. terimler özgül, dar bir anlama sahiptir. Fakat, kavramlarımıza bilimsel isabet ve kesinlik vermek için bu muğlak ve tutarsız sokak kullanımını uzaklaştırmalıyız.

“Örgütlemek” terimi, en sıklıkla, insanlar hakkında, emekleri ve çabaları hakkında konuşulduğu zaman kullanılır. “Bir kuruluş örgütlemek”, “bir ordu örgütlemek” veya “sefer”, “savunma”, “saldırı”, “araştırma örgütlemek” gibi şeyler, insanları bir amaca yönelik toparlamaktır, çabalarını bir akılcı birlik ışığında düzenlemek ve eş-tertiplemektir (co-ordinate). Ama eğer bu vakalardan birisine, diyelim ki en tipik olanına, bir kuruluşun örgütlenmesine, daha yakın bir gözle bakacak olsaydık, orada bile örgütlenim kavramının salt insan faaliyetinden daha geniş bir araziyi kapladığını hemen görecektik.

Bir kuruluşun örgütleyicisi, insanları toparlar ve emek eylemlerini bileştirir. Birçok vakada mekanizma işleyişleri bu eylemlerin yerine-konabilir. Bir mekanizma getirildiğinde, örgütleyicinin görevi, işçilerin eylemleri ile mekanizma işleyişini uygunca eş-tertiplemek veya eş-örgütlemek olur. Örgütlenen varlıklar hem canlı hem cansız faaliyetlerden oluşur.

Fakat mekanizma, birçok enstrümandan sadece bir tanesidir, diğerlerinden daha karmaşık olabilse de. Teknik enstrümanlar, çalışma gücünün örgütleyici öğeleri olan bedensel organların uzanımı olurlar; öyle ki, eski bir enstrümanın geliştirilmesi ya da yeni bir enstrüman getirilmesi, çalışma gücünde tekrar-gruplanma veya çalışma eylemlerinin etkileşiminde değişiklik talep eder. Diğer üretim araçları için de aynısı bir ölçüde söylenebilir. Dolayısıyla görev, çalışma gücü ile üretim araçlarının bir plana göre işleyen sistem olarak eş-örgütlenmesidir insan ve şeylerin akılcı birlik olarak örgütlenmesidir.

Mucit, bir mekanizmayı (öğelerini aklındaki tanımlı amaca göre bileştirerek ve örgütleyerek) inşa etmeye çalıştığı zaman, bu öğeler özgül enerjileri olan şeylerdir: bu yüzden “ölü” bir makine, örgütlenmiş bir sistem olarak düşünülebilir, bu düşünce umumi duyuyla çelişebilse de.

Genelde, insanın doğa ile mücadele sürecinin tamamı, spontane doğal kuvvetlerin fethedilip sömürülmeleri, insanlık için, onun yaşamkalımı ve gelişimi için dünyanın örgütlenmesi sürecinden başka hiçbir şey değildir. İnsan çalışmasındaki anlam, nesnel duyu, budur.

Biliş ve genel düşüncedeki örgütlenimsel karakter daha bile aşikardır. Biliş, tecrübe olgularını, iç tutarlı gruplamalar olarak —düşünceler ve düşünce sistemleri olarak, yani kuramlar, doktrinler, bilimler vb. olarak— eş-tertipler; başka deyişle, onun işlevi tecrübemizin örgütlenmesidir. İsabet bilimleri (exact sciences) modern makine üretimi teknolojilerini örgütlemektedir; ve bunu yapabilmesi ancak kendisinin örgütlenmiş geçmiş tecrübe olması sayesindedir — ve çoğunlukla bu geçmiş tecrübe en az onun kadar tekniktir.

Sanat çalışmalarındaki ilkeler uzlaşma ve uyumdur, dolayısıyla örgütlenmedir. Sanat, birçok edebiyat, şiir ve resim eserinde görülebileceği gibi, insan imgelerini, hislerini ve duygularını bilişle bileştirerek ve sıklıkla alaştırarak örgütler. Sanatta fikirlerin örgütlenmesi ile şeylerin örgütlenmesi ayrılamazdır. Örneğin mimari bir inşa, bir anıt ya da bir resim, kendisi olarak, “ölü” öğelerin —taş, metal, tuval ve boya— sistemi olarak görülebilir; ama sanat eserlerinde yaşayan anlamlar, insan psişesinde canlandırdıkları imge ve duygu karmaşalarına aittir.

En basitten en karmaşık biçimlerine kadar insan faaliyetinin örgütleyici süreçlere indirgenebildiğini görmekteyiz. Yine de elimizde kalan, yıkıcı faaliyettir. Doğrudan ve yalıtık olarak düşünüldüğünde, işlevi örgütsüzleştirmektir. Fakat bu biçim bile, daha derin bir çözümleme gösterir ki, farklı örgütleyici süreçler arasındaki rekabetin bir neticesidir. Bir insan bir hayvanı öldürüp yediği zaman, canlı bir sistemi (öğelerini kendi fiziksel bünyesine göre örgütlemek üzere) örgütsüzleştirmektedir. Avcı hayvanları öldürmesi, ona göre örgütsüzleştirici bir kuvveti temsil etmelerindendir; onları ortadan kaldırmakla kendi yaşam çevresini kendi çıkarlarına göre örgütlemektedir. Eğer toplum, sınıf ya da gruplar yıkıcı etkileşim içindeyseler ve birbirlerini örgütsüzleştiriyorlarsa, bunun esas sebebi, bu kolektiflerin her birisinin dünyayı ve insanlığı kendi amacına uygun olarak örgütlemeyi arzulamasıdır. Bu da örgütleyici kuvvetlerin ayrık ve yalıtık olmasının neticesidir, bu netice bizi birlik ve ortak uyumlu örgütlenmeyi başarmaktan alıkoyar. Örgütlenimsel biçimler arasında bir mücadeledir bu.

Bu genel tertip, insanlığın yaşamının tüm içeriğini bize gösterir, ve şimdi buradan bazı sonuçlar çıkarabiliriz. Bilimsel sosyalizmin eski öğretmeni F. Engels bunları şu formülde ifade etmişti: insanların üretimi, şeylerin üretimi ve fikirlerin üretimi. “Üretim” sözcüğü örgütlenimsel faaliyet kavramını gizliyor, şöyle diyerek formülü daha isabetli kılmış olacağız: dış doğa kuvvetlerinin örgütlenmesi, insan kuvvetlerinin örgütlenmesi ve tecrübenin örgütlenmesi.

Yani keşfettiğimiz şey nedir? İnsanlığın, örgütlenimsel olanlar haricinde, hiçbir görevi ve hiçbir faaliyeti yoktur.

İnsanlığın bütün çıkarları örgütlenimseldir. Buradan denebilir ki yaşama ve dünyaya dönük örgütlenimsel bakıştan başka herhangi bir bakış olamaz ve olmamalıdır. İnsanlığın entelektüel gelişim sürecini bozan bir fetişizm kalıntısı yüzünden, bu halen düzgünce anlaşılamamıştır.

2

Buraya kadar iyi: biz insanlar, doğanın, kendimizin ve tecrübemizin örgütleyicileriyiz; pratiğimize, bilişimize ve yaratıcılığımıza örgütlenimsel bakış açısından bakabiliriz. Peki ya doğa — bir örgütleyici midir? Aynı bakışı doğadaki olay ve eylemlere uygulamak yoksa naif bir öznelcilik yahut şiirsel bir fantezi mi olurdu?

Doğa ilk ve en büyük örgütleyicidir; insan-varlık ise onun örgütlenmiş yaratımlarından sadece birisidir. Ancak mikroskopla bin kere büyüterek gözlemlenebilen en basit canlı hücre, karmaşıklık ve örgütlenmedeki mükemmellik bakımlarından, insanın örgütleyebileceği bütün her şeyin çok ötesindedir. İnsan doğanın bir öğrencisinden ibarettir, ve şimdiye dek kötü bir öğrencidir.

Ama eğer ki bütün canlı görüngüler örgütlenimsel süreçler olarak incelenebiliyor ve anlaşılabiliyorsa, o halde “organik-olmayan” dünya, yani ölü doğanın muazzam alanı, yoksa örgütlenmemiş olarak bir kenarda durur mu? Yaşam kesinlikle Evrenin sonsuz okyanusunda kaybolan küçücük bir parçadır; fakat cansız şeyler, “organik-olmayan” şeyler örgütsüzdür denilemez. İnsan düşüncesinde yakın zamanlara kadar ağır basan bu eski hata, insan düşüncesinin örgütlenimsel zayıflığından kaynaklanıyordu; şimdi bu zamanlar sona ermektedir.

Bilim şimdi geçilemez hudutları yıkmakta, canlı ve cansız doğa arasındaki ayırıyı kapatmaktadır. Kristaller dünyasında örgütlenmiş bedenlerin tipik özellikleri gözlenmiştir, önceden bunlar yalnızca yaşam alemine ait karakteristikler olarak düşünülmekteydi: doygun çözeltilerde kristalik bedenler kendi biçimlerini cevher mübadelesi aracılığıyla muhafaza edebilirler; (aşırı-yoğuşma koşulları altında) zarar görürse “yara iyileştirir” gibi tekrar-tesis ederler; kendilerini “tekrar-üretirler”, vb. Fakat organik-olmayan karmaşaların en çetrefil olanı kristaller değildir; kristaller alemi ile organik-olmayan dünyanın geri kalanı arasındaki bağlar öyledir ki, ikisi arasında başat ve koşulsuz bir farktan bahsetmek imkansızdır. Sıvılar içinde “sıvı kristal” denen karmaşalar kristalik özelliklerin çoğunluğunu taşır. Lemann’ın dinitro-oxibrown etil eterden belli sıcaklıklar altında üretilmiş “görünüşte canlı kristalleri” ise, hem bölünme ve “çiftleşme” yani çift olarak birleşme yoluyla kendilerini tekrar-üretme yeteneği taşır, hem de yiyebilir ve büyüyebilirler, gıda alabilirler ve amip gibi hareket ederler; bu kristaller en basit tek-hücreli mikro-organizmalardan olağan şartlarda beklediğimiz bütün özsel özelliklere sahiptirler.

Yapraktaki sıradan bir çiğ damlası bile yoğuşuk atmosferik buhar altında büyür ve bölünme ile tekrar-ürer: belirli bir büyüklüğe ulaştığında bir çift damla olarak bölünür; bunların her birisi yoğuşuk buhar altında büyüyerek özgün büyüklüğe ulaşabilir ve tekrar-üreme sürecini sürdürebilir. Fiziken esnek bir zara benzeyen yüzeyi de biçimini “muhafaza” eder, aynı birçok canlı hücrede (mesela bakteride) bulunan ince esnek yüzeyler gibi.

Kristallerde belirli bir örgütlenmişliği tanırken aynı zamanda güneş ve gezegenlerin uyumlu, müthiş istikrarlı, milyarlarca yıllık eski sistemlerine “örgütlenmemiş” denilmesi tuhaf olurdu. Fakat çağdaş kurama göre, bütün atomların yapısı için bu söylenebilir. Atomların şaşırtıcı istikrarı, öğelerinin ölçülemez süratte çembersel hareketlerindeki elektriksel faaliyete dayanır.

Tamamen örgütsüzleşmek anlamsız bir kavramdır. Yalınca olmayış ile özünde aynı şeydir: onu kabullenmekle, her türlü bağlantının yokluğunu tanımak zorunda kalırız; ama hiçbir bağlantısı olmayan şey, çabalarımıza hiçbir direnç göstermez, ve biz şeylerin oluşunu bu direnç yoluyla biliriz; dolayısıyla bize göre burada hiçbir oluş bulunamaz. Tamamen alakasızlıktan bahsedebiliriz ancak; ama hiçbir gerçek, canlı imge bu sözlerle anlatılamaz çünkü mutlakça alakasız imge, imge bile değildir, dolayısıyla hiçbir şeydir.

Boş uzamın, evrensel eterin görünüşteki boşluğu bile öğesel örgütlenimden yoksun değildir; bu örgütlenim bir direnç doğurur; hareketli bir nesne oradan ancak sınırlanmış bir hızla geçebilir; ve bu hız büyüdüğü zaman, çağdaş mekaniğe göre, direnç de büyümektedir — başlangıçta algılanamaz yavaşlıkta, sonra giderek daha hızlanarak; ve ışık hızına eşit olan sınıra ulaştığında mutlakça direnilemez ve sonsuzca büyük olur.

Umumi düşünüş bu bakışı örtükçe kabullenir: organik-olmayan karmaşalara “sistemler” demesi, böylece örgütlenmiş-bütün fikrini ifade etmesi, ve onlara “yıkım” kavramını uygulaması (tamamen örgütsüz bir şeye uygulanması tamamen anlamsız olurdu) bu yüzdendir.

Dolayısıyla yaşamın sınırlarının ötesinde daha alt tipler ve daha alt örgütlenim düzeyleri varolmaktadır: örgütlenimin mutlak yokluğu çelişkisizce kavranabilir değildir.

Teknikte bulduğumuz, şeylerin insan amacı için örgütlenmeleriydi; şimdiyse aynı şeyi insan gayelerine atıf yapmadan, doğada buluyoruz. Böylelikle doğanın tamamı örgütlenimsel tecrübenin sahası olmaktadır.

Yani çağdaş bilimin olgu ve fikirleri bizi eşsizce holistik ve eşsizce tekçi [monistic] bir Evren anlayışına kaçınılmazca götürmektedir. Bu evrende ortaya çıkan şey, biçimlerin, farklı tiplerin ve örgütlenme düzeylerinin —eterdeki bilinmez öğelerden insan kolektifleri ve yıldız sistemlerine kadar— sonsuzca açımlanan bir tuvalidir. (Bütün bu biçimlerin kendi karşılıklı alaka ve mücadeleleri ve bunların sürekli değişimleri içinde oluşturdukları) dünyanın örgütlenimsel süreci, parçaları içinde sonsuzca bölünmüştür, ama bir bütün olarak süreklilik taşır ve kırılamazdır. Yani örgütlenimsel tecrübe alanı, geneldeki tecrübe alanıyla örtüşmektedir. Örgütlenimsel tecrübe, bütün tecrübenin örgütlenimsel bakış açısından görülmesidir, yani örgütlenme ve örgütsüzleşme süreçlerinin dünyası olarak görülmesidir.

(Giriş: 2)

RU: Alexander Bogdanov 1912-1917
EN: Peter Dudley 1996
TR: Işık Barış Fidaner

ç.n. “Man-Mankind”ı daha önce “Adam-Adamsoyu” diye çevirmiştim. Yıllar sonra “İnsan-İnsanlık” diye değiştirdim. Artık “Adam” diye ayrıca cinsiyet belirtmeye gerek duymuyorum çünkü Açükleme Muafiyet Talebi Prosedürü ve Yordamı‘nı yazdım. Açükleme Muafiyeti (özellikle Kadın kimliğiyle) talep edenler günümüz itibariyle o belgeye başvurabilirler.

ç.n. “Deneyim”i yıllar sonra “Tecrübe” yaptım.

ç.n. Monistik => Tekçi oldu.

3 Comments

Filed under çeviri