Çinlileştirme — Slavoj Žižek

Slavoj Žižek — 16 Temmuz 2015 — LRB:37(14)

Alain Badiou demokrasinin fetişimiz olduğunu öne sürerken, bu beyan, tam olarak Freudcu anlamıyla anlaşılmalıdır; salt, demokrasiyi dokunulmaz bir Mutlak düzeyine yükseltiyoruz anlamında değil. ‘Demokrasi’, toplumsal alanın teşkil edici ‘eksiği’, yani ‘sınıf ilişkisinin olmaması’ olgusu ile, toplumsal antagonizma travması ile yüzleşmeden önce gördüğümüz son şeydir. Tahakküm ve sömürü gerçekliği ile, acımasız toplumsal mücadele gerçekliği ile yüzleşince ‘Evet ama demokrasimiz var!’ deriz; sanki bu, mücadeleyi çözüme kavuşturabilmemiz veya en azından patlamadan önce düzene koyabilmemiz için yeterliymiş gibi. Demokrasinin fetiş oluşu üzerine emsal bir vaka sunan Pelikan Dosyası ya da Başkanın Tüm Adamları gibi çok-satar ve çok-izlenirlerde, birkaç sıradan herif, ucu başkana kadar uzanacak bir skandalı açığa çıkarırlar ve nihayetinde başkanı istifa etmek zorunda bırakırlar. Bu öykülerde yolsuzluk her yerdedir, lakin bunların ideolojik tesiri paketledikleri iyimser mesajda yatar: O kadar büyük ve demokratik bir ülkedeyiz ki senin benim gibi birkaç sıradan herif bile dünyanın en kudretli adamını alaşağı edebiliyor!

İşte bu yüzden yeni bir radikal politik harekete sosyalizm ile demokrasiyi bileştiren bir ad verilmesi çok uygunsuz: Böyle bir adlandırma, mevcut dünya düzeni nihai fetişini, kilit ayrımları bulandıran bir terimle bileştirir. Bugün herkes sosyalist olabilir, Bill Gates bile: Ortak iyilik için, yoksul ve ezilmişlerin bakımı için bir tür ahenkli toplumsal birlik ihtiyacı bildirilmesi yeterlidir. Otto Weininger’in yüz yıldan fazla süre önce dediği gibi, sosyalizm Aryandır, komünizm ise Yahudi.

Bugünkü ‘sosyalizm’in emsal vakası olan Çin’de, Komünist Parti kendini meşrulaştırmak için yürüttüğü kampanyada üç tezi pompalamaktadır: 1) Başarılı kapitalizmi, yalnızca Komünist Parti yönetimi güvenceye alabilir; 2) Yalnızca ateist Komünist Parti yönetimi sahici dinsel özgürlüğü güvenceye alabilir ve 3) Yalnızca Komünist Parti yönetiminin devamı sayesinde Çin’in Konfüçyüsçü muhafazakâr değerler toplumu olarak sürdürülmesi (toplumsal ahenk, yurtseverlik, ahlaki düzen) güvenceye alınabilir. Bunlar saçma paradokslardan ibaret değiller. Gerekçelendirme şöyle olabilir: 1) Partinin istikrar sağlayıcı gücü olmasa, kapitalist gelişim, isyan ve protestolar kargaşası ile patlardı; 2) Dinsel mezhep mücadeleleri toplumsal istikrarı sekteye uğratırdı ve 3) Dizginsiz hazcı bireycilik toplumsal ahengi aşındırırdı. Üçüncü nokta kritiktir, çünkü bunun arkaplanında Batılı ‘evrensel değerlerin’ —özgürlük, demokrasi, insan hakları ve hazcı bireycilik— aşındırıcı nüfuzundan duyulan korku yatmaktadır. Nihai düşman kapitalizmin kendisi değil, internetin serbest akışı ile Çin’i tehdit eden köksüz Batılı kültürdür. Çinli yurtseverler olarak savaşım verilmesi gerekir; toplumsal istikrardan emin olmak için din bile ‘Çinlileştirilmelidir’. Xinjiang’dan bir Komünist Parti memuru olan Zhang Chunxian’ın yakın zamanda dediği gibi, ‘düşman kuvvetler’ sızma çalışmalarına hız verirken, dinlerin sosyalizm altında ekonomik gelişim, toplumsal ahenk, etnik birlik ve ülkenin birleştirilmesi doğrultusunda işlev görmesi gerekir: ‘İnsan ancak iyi bir yurttaş olduğu zaman iyi bir inanan olabilir.’

Ama dinin böyle ‘Çinlileştirilmesi’ de yetmez: Dinler ne kadar ‘Çinlileştirilseler’ de Komünist Parti üyeliği ile bağdaşmazlar. Partinin Disiplin Teftiş Merkez Komisyon bülteninde bulunan bir makalenin iddiasına göre ‘Komünist Parti üyelerinin dindar olamayışları kurucu bir ideolojik ilke gereği’ olduğundan, parti üyeleri dinsel özgürlük hakkından yararlanmazlar: ‘Çinli yurttaşlar dinsel inanç özgürlüğüne sahiptir, ama Komünist Parti üyeleri sıradan yurttaşlarla aynı değildir; onlar komünist bilincin öncülüğünde bulunan savaşçılardır.’ İnançlıların böylece partiden dışlanması dinsel özgürlüğe nasıl bir fayda sağlar? 1848 Fransız Devrimi’ndeki politik karışıklık üzerine Marx’ın analizi akla geliyor. İktidardaki Düzen Partisi, iki kraliyetçi kanat olan Bourbonlar ve Orleancıların ittifakıydı. Bu iki parti, tanımları gereği, kraliyetçilikleri içinde ortak bir payda bulmaktan acizdiler, çünkü insan genel olarak kraliyetçi olamazdı, ancak belirli bir kraliyet evinin destekçisi olabilirdi, yani ikisinin birleşmesinin tek yolu ‘Cumhuriyetin anonim krallığı’nın bayrağı altında olacaktı. Başka deyişle, genel olarak kraliyetçi olmanın tek yolu cumhuriyetçi olmaktı. Dinde olan da bunun aynısıdır. İnsan genel olarak dindar olamaz: İnsan ancak belirli bir tanrıya veya tanrılara (diğer tanrıların aleyhine) inanabilir. Dinleri birleştirme denemelerinin hepsinin başarısız kalması gösteriyor ki genel olarak dindar olmanın tek yolu ‘ateizmin anonim dini’ bayrağı altında olur. Etkisi itibariyle, ancak ateist bir rejim dinsel hoşgörüyü güvenceye alabilir: Bu ateist çerçeve yok olduğu an, farklı dinler arasında hizip mücadelesi patlayacaktır. Bütün köktenci İslamcılar tanrıtanımaz Batıya saldırsa da, mücadelelerin en kötüsü onlar arasında sürmektedir (DAİŞ’in Şii Müslümanları öldürmeye odaklanması gibi).

Öte yandan Komünist Parti üyelerine dinsel inancın yasaklanmasının altında daha derin başka bir korku vardır. Sloven gazetesi Delo‘nun Çin muhabiri Zorana Baković, ‘Çin Komünist Partisi için en iyisi üyelerinin hiçbir şeye, hatta komünizme bile inanmamaları olurdu,’ diye yazdı yakın zamanda, ‘çünkü çok sayıda parti üyesinin kiliselere (çoğunlukla Protestan kiliselerine) katılmalarının sebebi kesinlikle komünist ideallerinin en küçük izlerinin bile bugünün Çin politikalarında tamamen kaybolmasından duydukları düş kırıklığıydı.’

Kısacası, bugün Çin parti önderliği karşısındaki en ciddi muhalefeti, hakikaten ikna olmuş komünistler oluşturur, bu grubun içinde, dizginsiz kapitalist yozlaşma ile ihanete uğramış hisseden eski, çoğu emekli parti kadroları ile ‘Çin mucizesi’ni başarısız bulan proleterler bulunur: Topraklarını yitirmiş çiftçiler, işlerini kaybetmiş, etrafta dolaşarak geçim aracı arayan işçiler, Foxconn gibi şirketlerin sömürdüğü insanlar vb. Bu insanlar sık sık katıldıkları kitlesel protestolarda Mao’nun sözlerinin yazılı olduğu pankartlar taşır. Deneyimli kadrolar ile kaybedecek hiçbir şeyi olmayan yoksulların bu bileşimi, patlayıcı bir potansiyeldir. Çin, otoriter bir rejimle ahengi güvence altına almış ve kapitalist dinamikleri denetimi altında tutan istikrarlı bir ülke değildir: Yetkililer her yıl işçilerin, çiftçilerin ve azınlıkların binlerce isyanını ezmek zorunda kalmaktadır. Resmi propagandanın hiç durmadan ahenkli bir toplumdan söz etmesine şaşmamalı. İşte tam da bu ısrarın tanıklık ettiği hal, söylenenin karşıtı, yani kargaşa ve düzensizlik tehdidinin daimi mevcudiyetidir. Burada Stalinci yorumbilimin temel kuralı uygulanmalıdır: Resmi medya bu dertleri açıkça bildirmediğine göre, onları teşhis etmenin en güvenilir yolu devlet propagandasındaki pozitif aşırılıkları araştırmaktır — bir yerde ahenk ne kadar fazla kutlanıyorsa, orada o kadar kargaşa ve antagonizma olduğu sonucu çıkarılmalıdır. Çin antagonizmalarla doludur, sürekli patlama tehdidi altında zar zor denetim altında tutulabilen istikrarsızlıklarla doludur.

Ancak bu arkaplan karşısında Çin Partisi’nin dinsel politikası anlaşılabilir: İnanç korkusu, etkisi itibariyle aslında komünist ‘inanç’tan duyulan korkudur, komünizmin evrensel özgürleştirici mesajına sadık kalanlardan duyulan korkudur. Süregiden ideolojik kampanya dâhilinde, işçi protestolarının açığa vurduğu temel sınıf antagonizmasının herhangi bir emaresini aramak boşunadır. ‘Proleter komünizm’ tehdidinden hiç bahsedilmez; onun yerine bütün öfke yabancı düşmana yöneltilir. ‘Batıdaki bazı ülkeler,’ Çin Toplumsal Bilimler Akademisi’nin parti sekreterinin Haziran 2014’te yazdığına göre,

kendi değerlerini ‘evrensel değerler’ olarak reklam ederler; özgürlük, demokrasi ve insan haklarına dair kendi yorumlarını bütün diğer değerlerin ölçülmesi gereken standartlar diye savunurlar. Gezegenin her köşesinde kendi mallarını pazarlayıp kendi eşyalarını satmak söz konusu olduğunda hiçbir harcamadan kaçınmazlar, perdenin hem önünde hem arkasında ‘renkli devrimleri’ kışkırtırlar. Gayeleri diğer rejimlere sızmak, onları çökertip alaşağı etmektir. Yurt içinde ve yurtdışında belli düşman kuvvetler ‘evrensel değerler’ terimini kullanarak Çin Komünist Partisi’ni, Çinli karakteristikler taşıyan sosyalizmi ve Çin’in anaakım ideolojisini karalamaktadırlar. Batılı değer sistemlerine dayalı tezgâhlarla, Çin halkının, Çin Komünist Partisi’nin önderliğini, Çinli karakteristikler taşıyan sosyalizmi terk etmelerini sağlamak ve Çin’i bir kez daha gelişmiş bir kapitalist ülke sömürgesi haline düşürmek gayesiyle Çin’i değiştirmeye çalışırlar.

Bunun bir kısmı doğrudur fakat belirli hakikatler daha genel bir yalanın üstünü örterler. Elbette Batılı güçlerin özgürlük, demokrasi ve insan haklarını ‘evrensel değerler’ olarak yaymasına güvenilemez ve güvenilmemelidir: Bu evrensellik sahtedir ve Batı’nın ideolojik taraflılığını gizlemektedir. Yine de, bu şartlar altında Batılı değerlere belirli bir alternatifle karşı çıkılması yeterli midir, mesela ‘Çin’in anaakım ideolojisi’ olan Konfüçyüsçülük ile? Farklı bir evrenselliğe, farklı bir evrensel özgürleşme projesine ihtiyacımız yok mudur? Buradaki ironi: ‘Çinli karakteristikler taşıyan sosyalizm’, etkisi itibariyle, kapitalist karakteristikler taşıyan sosyalizm anlamına gelir, yani Çin’i küresel pazara tamamen entegre eden bir sosyalizmdir. Küresel kapitalizmin evrenselliği dokunulmaz kılınır, mümkün olan tek çerçeve sayılarak sessizce kabullenilir; Konfüçyüsçü ahenk projesi ise yalnızca küresel kapitalist dinamiklerin getirdiği antagonizmaların üstünün kapatılması için harekete geçirilir. Artakalan, Konfüçyüsçü ‘ulusal renkler’ taşıyan bir sosyalizmden ibarettir: Ulusal bir sosyalizmdir, toplumsal ufku kişinin kendi ulusunu yurtseverce desteklemesidir, kapitalist gelişime içkin antagonizmalar ise toplumsal ahenge tehdit oluşturan yabancı bir düşmanın üzerine izdüşürülür. Çinli partisinin yurtsever propagandasıyla hedeflediği şey, ‘Çinli karakteristikler taşıyan sosyalizm’ dediği şey, gene ‘alternatif modernite’nin bir başka versiyonudur: Sınıf mücadelesi olmayan kapitalizm.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner, Serap Güneş

1 Comment

Filed under çeviri

One response to “Çinlileştirme — Slavoj Žižek

  1. Pingback: NO FÜTUR — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER