Tektolojiye Giriş: 2. Örgütlenimsel Yöntemlerin Birliği — Alexander Bogdanov

(Giriş: 1)

İşte örgütlenimsel bakış açısı budur. Mutlak basitliktedir ve basitliği içinde feshedilemezdir. Bu bize ne verir, ve hangi ihtimalleri gösterir?

Kendimizi “her şey örgütlenimdir” felsefi beyanıyla kısıtlamakla kalsaydık, bunun kuram ve pratiğe pek bir faydası olmazdı. Kuram ve pratik açısından gerekli ve önemli olan şey, yöntemlerdir. Onlar açısından bunun içerimi aşikardır: “Bütün yöntemler örgütlenimseldir“. Yani görev, bütün yöntemleri örgütlenimsel olarak anlamak ve incelemektir. Bu büyük bir ilerleme olabilir, ancak bir koşul sağlanırsa: örgütlenimsel yöntemler bilimsel genellemeye yatkın olmalıdırlar.

Örgütlenimsel yöntemler bir alanda bir türde olsa, ikinci birinde — mutlak fark ile ondan başka bir türde olsa, ve üçüncü birinde — bir başka ise (mesela şeylerin örgütlenimi olan teknolojinin, insan veya ekonominin örgütlenim yöntemleriyle, ya da tecrübenin örgütlenim yöntemleri olan fikirler dünyası ile hiçbir ortaklığı yoktur) örgütlenimsel diye adlandırmakla bu yöntemleri kavramamız hiç de kolaylaşmış olmaz. Araştırmamız bunların bir akrabalık veya bağlantı taşıdıklarını ve genel yasalara tabi olabileceklerini gösterecek olursa iş değişecektir. Bu bağlantı ve yasaların incelenmesi o zaman insanların ustalaşarak bu yöntemleri sistemlice geliştirmelerine olanak verecek ve böylece bütün kuram ve pratiklerde güçlü bir enstrüman sağlayacaktır. Peki gerçel vaka hangisidir, birincisi mi ikincisi mi?

Doğada bildiğimiz en derin ayrım spontanelik ile bilinç arasında, doğal kuvvetlerin kör eylemleri ile sistemli insan çabaları arasındadır. Yöntemlerdeki en büyük heterojenlikle, bir birliğe indirgenemez olmalarıyla burada karşılaşmayı bekleyebiliriz. Araştırmamıza başlamak için en iyi yer burasıdır.

En başta, örgütlenimsel faaliyetlerinin araç ve yöntemlerinde insanların doğayı taklit etmesi olgusuyla karşı karşıya geliriz.

Canlı organizmaların direncini soğuk karşısında örgütleyen doğa, onları kabarık kürklerle, tüylerle ve diğer soğuk geçirmez örtülerle donatır. Sıcak tutan paltolar diken insanlar, aynı sonuçlara benzer bir yolla ulaşmış olurlar. Spontane gelişim, belli biçimler ve fiziksel bünyeler verdiği balıkları suda yüzmek üzere uyumlandırmıştır. Aynı biçimi tekne ve gemilerine veren insanlar, balık iskeletlerini tekrar-üretirler: geminin omurga ve kaburgası bir balığın omurga ve kaburgasına kusursuzca tekabül eder. Kimi bitki ve hayvanlardaki uçan zarlı tohumlar, bir “yelken” aracılığıyla hareket ederler; insanlar yelken yöntemini benimsemiş ve tarih boyunca yaygın olarak uygulamışlardır. İlkel yabanilerin bıçak ve mızrakları muhtemelen hayvanların doğal kesme ve batırma silahlarını, örneğin avcı hayvanların diş ve pençelerini taklit etmişti. İnsanlığın tarihinde bunlara benzer istediğimiz kadar örneklendirme bulabiliriz.

Taklit yetisinin kendisi, doğanın spontane örgütlenen çalışması ile insanların bilinçli ve sistemli eylemleri arasında başat ve aşılamaz hiçbir fark bulunmadığını yeterince kanıtlar. İnsan ile doğanın örgütlenimsel işlevlerinin başat homojenliğinin yeterli bir kanıtıdır bu: dehanın sanatını bir embesil taklit edemez, konuşmacının hitabet gücünü — bir balık, kuğunun uçuşunu — bir istakoz taklit edemez; ortak hiçbir şeyin bulunmadığı yerde taklit imkansızdır. Fakat şu temel benzerlik daha bile aşikar ve ikna edicidir: doğayı taklit etmeyen bir insan örgütlenimsel ayarlamalar icat eder, sonradan bunlar bilişle doğada bulunabilirler.

Anatomi ve fizyoloji tarihi en basitinden en karmaşığına kadar canlı bedenlerde böyle ayarlamaların keşifleriyle doludur, ki bu keşifler bu alanlarda keşfedilmeden önce bağımsız kişilerce icat edilmişlerdir. Örneğin insan kranyal aygıtının iskeleti, özellikle (biri jugüler öbürü göz kasları için) iki blok içeren çeşitli manivelaların bir sistemidir. Fakat bu anatomik keşiften binlerce yıl önce manivelalar insanlarca ağırlık kaldırmakta kullanılmaktaydı, ve bloklar — yüzlerce yıl önce kullanılmaktaydı. Emme basma tulumbalar kalp aygıtında bulunan oldukça benzer mekanizmaların keşfinden çok önce inşa edilmişti. Rezonatörlü ve titreşen zarlı müzik enstrümanlarında da aynısı vardır, hayvan ses organlarının terkip ve işlevlerini öğrenmemizden çok önce icat edilmişlerdir; ve ilk büyüteç camlarının kristal lensleri taklit etmek üzere yapılmış olması yine hayli imkansızdır [1]. Ve kimi balıkların elektrik organı yapısı, fizikçiler aynı ilkeye dayanan kondansatör pilleri yaptıktan çok sonra çalışılmıştı.

İlk çarpıcı örneklemeleri aldığımız bu sınırlı alan, bize çok daha fazlasını sağlayabilir. İşte size farklı türden bir kıyaslama: insanlar ile yüksek böceklerin toplumsal ekonomileri. Bu canlıların birbirlerini taklit etmiş olması varsayımı asla doğru olamaz. Fakat bu canlıların üretim şekilleri ile eş-işletim şekilleri arasında çarpıcı bir koşutluk bulunmaktadır. Termit ve karıncaların karmaşık, dallanmış meskenler inşa etmesi, bazı karıncaların besi hayvanı yetiştirmeleri, yaprak bitlerini süt hayvanı yapmaları, iyi bilinen olgulardır; Amerikalı karıncalarda kimi türlerin ilkel toprak yetiştiriciliği yaptığı bulunmuştur: yenilir tahılların etrafındaki otları ayıklarlar; muhtemelen, insanlar da toprak yetiştiriciliğine bu tarzda başlamışlardır. Ayrıca, Brezilyalı yaprak-çiğneyen karıncaların karınca-tepelerinde yenilir mantar yetiştirdikleri tamamen kesinlenmiştir. Toplumsal böcekler arasında bulunan yakın eş-işletim ve karmaşık emek bölüşümü çok iyi bilinmektedir; fakat, emek bölüşümleri genelde “fizyolojiktir”, yani, farklı gruplardaki organizmaların özel bünyelerine bağlıdır — işçiler, savaşçılar, vb.; ama söylemek gerekir ki, insanlar arasındaki emek bölüşümü de başlangıçta fizyolojikti, yani erkek, dişi, olgunlaşmamış ve yaşlanmış organizmaların farkına dayalıydı. Karıncaların örgütlenmesinin genel karakteri olan kabile anaerkisinde, ananın temsil ettiği şey, ne iş için eğitim ne de toplulukta güç sahipliğidir, topluluğun canlı kan bağıdır; insan anaerkisinin ilkel biçimlerindeki kökensel ananın da aynı rolü oynamış olduğunu öne sürmek için birçok sebep bulunmaktadır. İnsanlardaki toplumsal kabahatlere benzer görüngülere karıncaların da maruz kaldıkları gözlenmiştir, özellikle de alkolizme. Kimi karınca-tepeleri, Atemeles, Lomechusa ve diğer misafir-böceklere barınak sağlar, hoş etersi salgıları için evsahipleri bu böcekleri yanlarında tutar ve beslerler. Sonuçlar insanlardaki sonuçlarla benzeşiktir: karınca-tepelerinin kısmen ya da kimi zaman tamamen yozlaşması.

Bu örgütlenimsel ve kültürel koşutsallık, iki tarafta birbirinden bağımsız gelişmiştir: kuşkusuz, insanlar ile böceklerin ortak öncülleri, toplumsal hayvanlar değildi.

Biyolojik çeperde, birbirinden bağımsız gelişmiş en uzak türler arasında gözlemlenen rastlantılar daha bile dikkate değerdir.

Yüksek hayvanların ve çiçeklerin tekrar-üreme araçları (karmaşık cinsel ıraklıklarına rağmen) yoğun koşutluk gösterirler, ki yaşam aleminin bu iki dalının türediği tek-hücreli ön-organizmalarda böyle araçlar bulunmadığından emin olabiliriz elbette; onlarda ancak türdeş hücrelerin basit çiftleşmesi vardır. Dolayısıyla cinsel farklılaşma, yani yaşamsal özelliklerin yeni bileşimlerinin üretilme yöntemi, iki tarafta bağımsızca gelişmiştir. Yakınlarda keşfedilmiş, en az bu kadar dikkate değer bir başka koşutluk, çok-hücreli organizmaların sinir ve kas sistemlerine benzer aygıtların yüksek tek-hücreli infüsoride bulunmasıdır: birincideki lifler-ileticiler ve üstleniciler ikincideki beyin merkezine tekabül eder. Burada da ortak bir öncüle sahip olmaları konu dışıdır.

İyice kesinlenmiştir ki, yüksek düzeyli memeliler, tekabül ettikleri keseli gruplarından türemiş olamazlar. Yine de yaşama yollarında, bünyelerinde, ve hatta fiziki görünüşlerinde çarpıcı bir koşutluk bulunmaktadır. Keseli kurtların, kemirgenlerin ve böcekoburların yüksek memelilerdeki benzer türlerle karşılaştırılması yeterli olacaktır.

Yani doğadaki spontane örgütlenim araçları ile insanların bilinçli örgütlenim çalışma yöntemleri, hem ayrık hem bağlaşım içindedir, bilimsel genellemelere tabi tutulabilirler ve tutulmalıdırlar. Eski düşünüş ise yalnızca bu hattaki hudutları “geçilmez” kılmakla kalmamış, bir dizi başka “mutlak” özsel ayrım da tesis etmiştir. Bunlardan birini, “canlı” ve “ölü” doğa arasındaki ayrımı zaten ele almıştık ve örgütlenimsel bakış açısından hiçbir suretle “geçilmez” olmadığı, sadece örgütlenim düzeyleri arası farklılıkları yansıttığı ortaya çıkmıştı. Bu ikiliğin iki tarafında bütünüyle koşut örgütlenimsel bileşimler gözlemledik: “metabolizma”, “tekrar-üretim”, “yaraların iyileşmesi” organik-olmayan dünyada da vardı. Bu temel homojenliğe dair başka çarpıcı örneklemeler vermek mümkündür. Organik-olmayan biçimlerin bir düzeyinde gezegen sistemleri, diğer bir düzeyde modern bilimin kavradığı haliyle atomun yapısı, merkezi karakter taşıyan bir tipi: “merkezi” bir karmaşayı temsil eder, yani Güneş ya da atomun pozitif yüklenmiş çekirdeği, bütünlük ile diğer parçaların hareket ve ilintileri üzerinde genel belirleyendir. Yaşam alemindeki merkezi tip, en müşterek tiplerdendir; otoriter toplumlarda — hükümdarın beyninin, arılarda ve karıncalarda vb. — kraliçenin beyninin bu hayvan organizmaları için oynadığı rolü anmak yeterlidir. Bir diğer çok yaygın tip ise, fiziken daha istikrarlı katı veya elastik zarlar ile, daha istikrarsız hareketli sıvı içeriklerin bileşimidir. Muhtemelen gezegen sistemlerinin çoğunluğunun denge biçimi, hatta yüzey katmanının zar rolü oynadığı bir su damlasının bile denge biçimi böyledir; aynı zamanda bu yapı, sebzelerle, birçok hayvan hücresiyle, ve dış iskelet “giyen” çok sayıda organizmayla da ortaktır.

Daha geniş ölçeğe bakarsak, dengenin muhafaza veya tekrar-tesis edilmesinin en yaygın doğal yöntemini, yani süreli salınımları veya “dalgaları” buluruz. Organik-olmayan dünyadaki sayısız sürecin, hem doğrudan gözlemlenebilen süreçlerin, hem de kuramsal gereklilikleri sayesinde bilimin benimsediği süreçlerin genel modelinin dalga olduğu söylenebilir: su dalgaları, havadaki ses titreşimleri, katı bedenlerin ısıl titreşimleri, elektrik [2], hem ışık hem de “görünmez” dalgalar — Hertz’in frekanslarından X ışınlarına; Evrenin öbür kutbundaki göksel bedenlerin “dönüşleri” de karmaşık süreli salınımlar ile temsil edilebilir… Lakin bu model yaşam alemine de sınırsızca uygulanabilir: neredeyse bütün süreçlerde süreli salınan karakteristikler vardır. Nabız ve nefes, organların çalışma ve dinlenmeleri, organizmanın uyuması ve uyanıklığı böyledir. Kuşak değişimleri üst üste binmiş dalga dizileridir — yüzyıllar süren sahici bir “yaşam nabzıdır” vb.

Filozofların çoğunluğu ve birçok psikolog şimdi bir “aşılamaz hudut” benimsemiştir: “maddi” doğa ile “ruhsal” doğa arasında, yahut “fiziki” görüngü ile “zihinsel” görüngü arasındaki hudut. Böylece bu hududun örgütlenimsel yöntemlerin birliğine mutlak olarak indirgenemeyeceğini benimsemiş olabilirler. Fakat aynı filozof ve psikologlar, çeşitli isimler altında ve farklı derecelerde de olsa, zihinsel görüngüler ile fiziki sinirsel süreçler arası belli bir koşutsallığı tanımaktadırlar. Ama koşutsallık, tam anlamıyla, bir taraftaki öğe ve bileşim ilişkilerinin öbür taraftakilere tekabül etmesi demektir, yani iki tarafın örgütlenim araçları arasında temel birlik bulunması demektir. Bir “zihinsel imge”, algı veya fikrin, bir “fiziki nesne”ye tekabül etmesi, eğer birincinin kısımları ikincinin kısımlarıyla aynı düzen içinde bileşim kurmasaydı, mümkün olur muydu? Ve örneğin yukarıda bahsedilen, çalışma ile dinlenme arasında bulunan, organizmaların fiziki süreçlerine özgü salınımlı ritm, koşut olarak zihinsel görüngülerde de gözlenir; ve zihinsel çeperde gözlenen bu ritm çoğu durumda fizyolojik süreçler bakımından açıkça tesis edilemez, “dikkat dalgalarında” olduğu gibi. Ayrıca “zihinsel yaratımın” —bilimsel kuramın, şiir eserinin, yasal veya etik normlar sisteminin— her ürünü, kendi mimari ve temsil edici farklılaşmış bütünselliğini taşır, farklı işlevler yürüten kısımlar birbirlerini tümlerler. Bu örgütlenim ilkesi fizyolojik organizmadaki ilkenin aynısıdır.

Sırf sokaktaki insanlar değil, profesyonel bilimcilerin bile çoğunluğu, en farklı ve uzak tecrübe çeperleri arası ilintilerde devasa benzerliklerle karşılaştıklarında şu formüle başvururlar: “bunlar basit analojilerden ibarettir, başka bir şey değildir”. Çocukça ve naif bir kanaat bu; tam olarak sorunun belirdiği ve araştırma ihtiyacının duyulduğu yerde meseleyi terk etmektir. Evrenin sonsuz zenginlikteki maddesi ve sonsuz çeşitlilikteki biçimleri karşısında, bilgi büyüdükçe tekrarlayarak artan bu ısrarcı ve sistematik analojiler nereden gelirler? Onları “kazara tesadüf etmiş” saymak, dünya görüşüne büyük bir keyfiyet getirmek olurdu, hatta olasılıklar kuramıyla açıkça çelişkiye düşmek olurdu. Bilimsel gerekçe taşıyan ancak tek bir neticeye varılabilir: örgütlenimsel yöntemlerin gerçel birliği her yerde bulunmaktadır — zihinsel ve fiziki karmaşalarda, canlı ve ölü doğada, spontane kuvvetlerin çalışmasında ve insanların bilinçli faaliyetinde. Şimdiye dek bu netice tam olarak kesinlenmemiş, çalışılmamış, araştırılmamıştır; evrensel örgütlenimsel bilim henüz yoktu. Şimdi bunun zamanı gelmiştir.

(Giriş: 3.1)

[1] Doğa büyüteç camını hayvanlarda ve bitkilerde ayrı ayrı “icat etmiştir”. Bizim kristal lensimiz duyarlı göz retinasında ışığı yoğunlaştırarak, örtüşen ışınların ürettiği imgelerle şeylerin algılatılması işi görür. “Işıklı yosunlarda” şeffaf hücrelerden benzer lensler bulunur, ışık enerjisinden yararlanan klorofil partiküllerinde ışığı yoğunlaştırarak karbondioksit ile su bileşiminden nişasta ürettirir.

[2] Bogdanov’un burada atıf yaptığı belli ki şimdi elektro-manyetik dalga dediğimiz şeydir -Editörler.

RU: Alexander Bogdanov 1912-1917
EN: Peter Dudley 1996
TR: Işık Barış Fidaner

ç.n. “Man-Mankind”ı daha önce “Adam-Adamsoyu” diye çevirmiştim. Yıllar sonra “İnsan-İnsanlık” diye değiştirdim. Artık “Adam” diye ayrıca cinsiyet belirtmeye gerek duymuyorum çünkü Açükleme Muafiyet Talebi Prosedürü ve Yordamı‘nı yazdım. Açükleme Muafiyeti (özellikle Kadın kimliğiyle) talep edenler günümüz itibariyle o belgeye başvurabilirler.

ç.n. “Deneyim”i yıllar sonra “Tecrübe” yaptım.

2 Comments

Filed under çeviri