Kadın babanın-adlarından birisidir — Slavoj Žižek

(Yahut Lacan’ın Cinsiyetlenme Formülleri Nasıl Yanlış Okunmaz)

lacanian ink 10 – 1995

zizwoman

Lacan’ın cinsiyetlenme formüllerini [1] yanlış okumanın olağan yolunda eril ve dişil taraf arasındaki fark eril konumu tanımlayan iki formüle indirgenir: Sanki erillik evrensel fallik işlevdir de dişillik fallik işlevin idrakını aşan istisnası, aşırılığı, fazlalığıymış gibi. Böyle bir okuma Lacan’ın söylediği şeyi tamamen kaçırır, Kadının istisna olarak tam bu konumu –diyelim ki şövalye aşkındaki Hanımefendi kılığında– tam anlamıyla bir eril fantezidir. Fallik işlevde teşkil edici istisnanın örnek vakası olarak genelde, hiçbir yasağa tabi olmayıp bütün kadınların keyfini çıkarabilen ilksel baba-keyifçinin [jouisseur] fantazmatik, ayıpçıl figüründen bahsedilir. Öte yandan, şövalye aşkındaki Hanımefendi figürü ilksel babanın bu belirlenimlerine tamamen uymaz mı? O da her şeyi isteyen kaprisli bir Efendi değil midir, yani hiçbir Yasayla sınırlanmamış olarak kendi şövalye-hizmetkarına keyfî ve korkunç çileler yüklemez mi?

Bu kesin anlamda Kadın, babanın-adlarından birisidir. Burada kaçırılmayacak kritik ayrıntılar çoğul kip ve büyük harf olmamasıdır: Babanın-Adı değil, babanın-adlarından birisi – ilksel baba denilen aşırılığın adlandırmalarından birisi. [2] Hem Kadın için –mesela Rider Haggard’ın aynı isimli romanındaki mitsel Kraliçe She– hem de ilksel baba için, simgesel-öncesi, iğdiş Yasasıyla dizginlenmemiş bir iktidar failliği söz konusudur; ikisi için de, bu fantazmatik failliğin rolü simgesel düzendeki kısır döngünün, onun kökenindeki boşluğun doldurulmasıdır: Kadın (veya ilksel baba) mefhumunun sunduğu şey, dizginsiz doluluğun mitsel başlama noktasıdır, öyle ki simgesel düzen onun “ilksel bastırılması” ile teşkil edilir.

İkinci bir yanlış okuma, “tamamı” niceleyicisinin iki anlamı arasına semantik bir ayrım getirerek cinsiyetlenme formüllerinin iğnesinin köreltilmesinden oluşur: Bu yanlış okumaya göre, evrensel işlev için, “tamamı” (veya “tamamı-değil”) tekil bir özne (x)’e atıf yapar ve “tamamı”nın fallik işleve yakalanıp yakalanmadığını işaret eder; belirli istisna “birisi vardır ki…” ise özneler kümesine atıf yapar ve bu kümede fallik işlevden tamamen muaf “birisinin” bulunup bulunmadığını işaret eder. Cinsiyetlenme formüllerinin dişil tarafı bu iddiaya göre her kadını kendi içinde bölen bir kesiğe tanıklık eder: Hiçbir kadın fallik işlevden tamamen muaf değildir, ve tam bu sebeple, hiçbir kadın tamamen ona tabi değildir, yani, her kadında fallik işleve direnen bir şey bulunur. Simetrik olarak, eril tarafta, öne sürülen evrensellik tekil bir özneye atıf yapar (her erkek özne tamamen fallik işleve tabidir) istisna ise erkek özneler kümesine atıf yapar (fallik işlevden tamamen muaf ‘birisi vardır’). Kısacası, bir adam fallik işlevden tamamen muaf olduğundan, diğerlerinin hepsi tamamen fallik işleve tabidir, ve hiçbir kadın fallik işlevden tamamen muaf olmadığından, hiçbiri de tamamen fallik işleve tabi değildir. Bir tarafta, bölünme dışsallaşmıştır: “bütün adamlar” kümesi dahilinde fallik işleve yakalanmış olanları ondan muaf olan ‘birisinden’ ayırt eden çizgiye karşılık gelir; diğer tarafta, içselleşmiştir: her tekil kadın kendi içinde bölünmüştür, bir parçası fallik işleve tabidir, bir parçası ondan muaftır.

Ne var ki, Lacan’ın cinsiyetlenme formüllerinin esas paradoksunu tam anlamıyla öne süreceksek, bu formülleri çok daha harfiyen okumak gerekir: Kadın, fallik işlevin evrenselliğini, tam da onda hiçbir istisna bulunmaması, fallik işleve direnen hiçbirşey olmaması ile boşa çıkarır. Bir başka deyişle, fallik işlevin paradoksu, işlev ile onun üst-işlevi arasındaki bir tür kısa-devrede yatar: Fallik işlev kendi öz-sınırlaması ile örtüşür, fallik-olmayan bir istisnanın kurgulanması ile örtüşür. Böyle bir okumaya Lacan’ın cinsiyetlenme formüllerinin altına yazdığı biraz gizemli mathemler de işaret eder: Kadın (üstü çizili la) büyük Φ (fallus) ile S(Ⱥ) arasında bölünmüştür. Üstü çizili Öteki’nin imleyeni S(Ⱥ) simgesel düzende Öteki’nin varolmayışını/tutarsızlığını temsil eder. Burada gözden kaçırılmaması gereken şey, Φ ile Öteki’nin eksikliğinin imleyeni S(Ⱥ) arasındaki derin yakınlıktır, yani şu kritik olgudur: Fallik gücün imleyeni, fallusun büyüleyici mevcudiyeti Φ, Öteki’nin iktidarsızlığını/tutarsızlığını bedenlendirmekle kalır.

Bir siyasi lideri anımsamak yeterli – karizmasının nihai dayanağı nedir? Siyaset sahası tanımı gereği hesaplanamazdır, kestirilemezdir; insan nedenini bilmeden tutkulu tepkileri kışkırtır; aktarımın mantığında ustalaşılamaz, o yüzden genelde sihirli dokunuştan, liderin gerçel özelliklerinden hiçbirine indirgenemeyen sırrına erilmez bir je ne sais quoi‘dan [nedir bilinmez] bahsedilir – sanki karizmatik lider bu (x)’e hakimmiş, sanki simgesel düzenin Öteki’sini aciz bırakan ipleri çekiyormuş gibi gözükür. Buradaki durum Spinoza’nın eleştirdiği, yaygın ‘kişi olarak Tanrı’ mefhumu ile benzeşiktir: Olaylarla nesneler arasındaki sebepsel bağlantı ağını formülleştirerek etraflarındaki dünyayı anlamaya uğraşan insanlar er ya da geç anlayışlarının başarısız kaldığı noktaya ulaşırlar, bir sınırla karşılaşırlar, ve Tanrı (yaşlı sakallı bilge vb. olarak) bu sınırı bedenlendirmekle kalır – açık sebepsel bağlantılarla anlaşılıp izah edilemeyen herşeyin gizli, sırrına erilmez sebebini, bu kişiselleşmiş Tanrı mefhumu üzerine yansıtırız.

İdeoloji eleştirisinde birinci işlem, o halde, Tanrı’nın büyüleyen mevcudiyetinde, bilgimizin yapısındaki ayırıların dolgulayıcısını, yani pozitif bilgimizdeki eksikliğin olumlu mevcudiyet kazanmasının kılığı olan öğeyi tanımaktır. Demek ki bu, bir anlamda, dişil “tamamsızlık” ile benzeşiktir: bu tamamsızlık ‘kadın tamamen Fallusa tabi değil’ anlamına gelmez; daha ziyade onun Fallus’un büyüleyen mevcudiyetinin ötesini görebildiğine işaret eder, orada Öteki’nin tutarsızlığının dolgulayıcısını ayırt edebildiğine işaret eder. Bunu başka bir yolla anlatırsak, S(Ⱥ)’dan Φ’ye geçiş, imkansızlıktan yasaklamaya geçiştir diyebiliriz: S(Ⱥ), Öteki’nin imleyeninin imkansızlığını, “Öteki’nin Öteki’si” bulunmaması olgusunu, Öteki’nin alanının fıtratı gereği tutarsız olduğunu temsil eder, Φ ise bu imkansızlığı istisna olarak, iğdişten kaçınarak gerçekten keyif sürebilen kutsal, yasak/erişilmez bir fail (ilksel Baba, şövalye aşkında Hanımefendi) olarak şeyleştirir. [3]

Cinsiyetlenme formüllerindeki mantığın nihayetinde kamu gücü ve onun fıtrî çiğnenişi ile nasıl örtüştüğü artık görülebilir: [4] iki vakada da kritik özellik, öznenin etki itibariyle ‘içerde’ (fallik işleve, iktidar ağına yakalanmış) olmasının sadece ve kesinlikle onunla tamamen özdeşleşmemesi ve onunla bir tür mesafeyi koruması (evrensel fallik işleve bir istisna koyması; kamu Yasasının fıtrî çiğnenişine göz yumması) ölçüsünde olmasıdır, ve, öbür tarafta, sistem (kamu Yasası, fallik ekonomi) tam da onunla kayıtsız şartsız özdeşleşerek etki itibariyle boşa çıkarılır. [5] Hem Stephen King’in Rita Hayworth kitabı hem de Shawshank Redemption, [Esaretin Bedeli] hapis hayatının paradoksları bağlamında bu meselenin zorluklarıyla uğraşır. Hapis hayatına dair ezberlenmiş kalıba göre, hapishaneye iyice yerleştiğim zaman, bu hayata entegre olup mahvolurum, çünkü artık özgürlüğe tahammül edemez, hatta hapishane dışındaki yaşamı tahayyül edemez hale gelirim; öyle ki, serbest bırakılmam tam bir ruhsal çöküşe yol açar, veya en azından hapishane hayatının yitirdiğim emniyetine özlem duymama sebep olur. Ne var ki, hapishane hayatının gerçel diyalektiği, biraz daha inceliklidir. Hapishanenin etki itibariyle beni yok etmesi, benim üzerinde tam bir hüküm taşıması, kesinlikle hapishanede olma halime tam rıza göstermeyerek ona karşı bir tür iç mesafeyi koruduğum zaman, gerçek hayatın başka bir yerde olduğu yanılsamasına tutunduğum zaman, sürekli dışardaki hayata dair, serbest kaldıktan veya kaçtıktan sonra beni bekleyen hoş şeylere dair hayaller kurmakla meşgul olduğum zaman olur. Böylece düşlemin kısır döngüsüne yakalanırım, öyle ki, nihayet serbest kaldığımda, düşlem ile gerçeklik arasındaki ürkütücü uyuşmazlık beni yıkar. Tek hakiki çözüm o halde hapishane yaşamının kurallarını tamamen kabullenmek, sonra bu kuralların yönettiği evren dahilinde, onları yenmenin bir yolu üzerine çalışmaktır. Kısacası, iç mesafe ve başka bir yerdeki yaşama dair hayaller kurmanın etkisi beni hapishaneye zincirler, gerçekten orada olduğumu ve hapishane kurallarıyla bağlandığımı tam olarak kabullenmem ise hakiki umut için bir uzam açar. [6]

Fallik işlevin paradoksu (ki dişil tamamsızlık paradoksunu simetrik olarak tersine çevirir) o halde fallik işlevin kendi öz-sınırlaması olarak rol almasıdır, kendi istisnasını koymasıdır. [7] Ve fallik işlev, yani fallik imleyen, aşkınsalımsı imleyen olduğu ölçüde, simgesel düzenin kendi imleyeni olduğu ölçüde, denilebilir ki simgesel düzenin aslî özelliğinin en saf halini açık etmekle kalır, yani kipsel mantık sahasında farklı düzeyler arası belli bir kısa-devreyi açık etmekle kalır. Simgesel yetki-unvanların düzeni olarak simgesel düzene ait farklı düzeyler arasındaki kısa devrenin bu önsel imkanınını örneklemek için, baba/amca karşıtlığını anımsayalım: Ciddi otorite olan babaya karşılık bizi şımartan iyi ahbap olan amca. Baba-amca unvanı, anlamsız gözükse de, çelişkili olsa da, kendi babalık otoritesini ifa etmeye tam hazır olmayıp onun yerine evlatlarını şımartan bir babayı belirtmek için kullanılabilir. (Yanlış anlamadan kaçınmak için: Bir tür ayrıksı istisna olmanın çok ötesinde, baba-amca kendi simgesel yetkisiyle mesafeli duran normal gündelik babadan ibarettir, yani kendi otoritesinden tamamen faydalanırken aynı zamanda oğluna yoldaşlık eden ve ara sıra ona göz kırparak nihayetinde kendisinin de insan olduğunu bildiren bir babadır) Buradaki konu Stalinizmin kutsal metni VKP(B) Tarihinde bulunan kısa-devrenin aynısıdır. Bu metinde –imleyenin mantığının birçok başka pırıltısının yanısıra– Parti kongresindeki bir kararı “geniş çoğunluğun oybirliğiyle” kabul ettiğini okuyabiliriz. Karar oybirliğiyle kabul edildiyse, geniş çoğunluğun karşısındaki (küçücük de olsa) azınlık nerededir?

Bu ‘hiç sayılan şey’ bilmecesini çözme yolu, belki, alıntılanan beyanı iki düzeyin yoğunlaşması olarak okumaktır: Delegelerin geniş çoğunluğu kararın oybirliğiyle alınmış sayılmasına karar vermişlerdir… Lacancı imleyenin mantığı ile bunun bağı apaçıktır – çoğunluk ile oybirliğinin muammalı/absürt örtüşmesindeki gizemle yok olan bu azınlık, oybirliğinin evrensel düzenini teşkil eden istisnadan başka birşey değildir. [8] Dişil konum ise bu kısa-devrenin reddedilmesi ile tanımlanır – nasıl? Başlangıç noktamız, standart kadın mefhumunun karakterindeki Hegelci karşıtların örtüşmesi olsun: Kadın hem bir temsildir, tam anlamıyla bir gösteri, büyülemeye, nazarı çekmeye niyetli bir imgedir, hem de aynı zamanda bir muammadır, temsil edilemeyendir, önsel olarak nazardan sakınandır. O tamamen yüzeydir, herhangi bir derinlikten yoksundur, ve sırrına erilmez uçurumdur.

Bu paradoksa ışık tutmak için, bütün dişillik tariflerini kadınlara zorla dayatılan erkek klişeleri diyerek ısrarla kınayan belli bir tür feminist eleştiriye ait huzursuzluğun içerimleri üzerine düşünmek yeterlidir. Hemen beliren soru şudur: O halde bu erkek klişelerinin perdelediği “kendi içinde” dişil nedir? Sorun şu ki (geleneksel ezelî dişillikten Kristeva’ya ve Irigaray’a dek) her bir cevap yine erkek klişesi olarak itibarsızlaştırılabilir. Örneğin Carol Gilligan [9] özerklik, rekabetçilik, vb. erkek değerlerinin karşısına içtenlik, bağlanma, birbirine bağlılık, özen ve ilgi, sorumluluk ve fedakarlık, vb. dişil değerleri çıkarmıştır. Bunlar özgün dişil özellikler midir yoksa kadınlara dair erkek klişeleri midir, ataerkil toplumda kadınlara dayatılmış özellikler midir? Mesele karar verilemezdir, öyle ki imkanlı tek cevap, ikisinin birden olmasıdır. [10] Meselenin bu yüzden saf topolojik terimlerle yeniden formüle edilmesi gerekir: Pozitif içerik bakımından kadına dair erkek temsili, kendi içinde kadın ile aynı şeydir; fark sadece bu aynı içeriğin yerine ilişkindir, kavranışının saf biçimsel kipine ilişkindir (ilk vakada bu içerik ‘başkasına göre’ oluşuyla, ikinci vakada “kendi içinde” oluşuyla kavranmıştır). Fakat kipteki bu saf biçimsel kayma kritiktir. Başka deyişle, kadının “kendi içinde” ne olduğunun her pozitif belirleniminin bizi tekrar “başkasına göre” (adama göre) ne olduğuna geri getirmesi, bizi, kadının başkasına göre, adama göre neyse ondan ibaret sayıldığı erkek-şovenist sonuca asla mecbur bırakmaz: Geride kalan, topolojik kesiktir, “başkasına göre” ile “kendisine göre” arasındaki saf biçimsel farktır.

Bu noktada Hegel’in Ruhun Görüngübilimi‘nde bilinçten öz-bilince geçişini anımsamalı: duyuüstü Öte’de karşılaşılan şey, olumlu içeriği itibariyle, dünyevi gündelik dünyamızın aynısıdır; aynı içerik farklı bir kipe doğru yerdeğiştirmekle kalır. Fakat Hegel der ki, içeriğin özdeşliğinden, dünyevi gerçeklik ile Ötesi arasında hiçbir fark olmadığı sonucu çıkmaz: Özgün boyutu içinde Öte, olumlu bir içerik değil boş bir yerdir, her türlü olumlu içeriğin yansıtılabileceği bir tür perdedir – ve bu boş yer öznedir. Bir kez bunun farkına varırsak, Töz’den Özne’ye, yani bilinçten öz-bilince geçeriz. [11] Bu kesin anlamda, kadın tam anlamıyla öznedir. Aynı şeyi Schelling açısından da söyleyebiliriz: Her tür fazladan olumlu nitelemeden mahrum bırakılan kökensel boşluk olarak özne (Lacan’ın mathemlerinde $) ile, bu öznenin üstlendiği, üstüne giydiği özellikler (ki bunlar nihayetinde hep yapaydır, olumsaldır) arasındaki farktır. [12] Kadın, kesinlikle köken olarak bir kılık değiştirme (masquerade) karakterinde olması ölçüsünde, bütün özelliklerinin yapayca üstüne giyilmiş olması ölçüsünde, adamdan daha öznedir – çünkü Schelling’e göre öznenin nihai karakteri, her bir olumlu özelliğinin radikalce olumsal ve yapay olmasıdır, yani, kendi içinde bu özelliklerin hiçbiriyle özdeşleştirilemeyen saf bir boşluk olmasıdır.

Demek ki bükülmüş, kıvrılmış bir tür uzay söz konusudur, Aşil ve kaplumbağa öyküsündeki gibi: (kadının “başkasına göre” ne olduğunu ifade eden) erkeklere ait temsiller kadın-kaplumbağaya sonsuzca yakınlaşır, ama adamın kadın-kaplumbağanın üstünden atladığı, onun önüne geçtiği anda, adam kendini gene her zaman olduğu yerde bulur: Kadının “kendisine göre” ne olduğuna dair erkeklere ait temsillerde – kadının “kendi içinde”si hep-zaten “başkasına göredir”. Kadın asla yakalanamaz, kimse onu bulup getiremez, ona ya sonsuzca yaklaşılır ya da önüne geçilir, bunun sebebi de “kendi içinde kadın”ın hiçbir tözsel içeriği belirtmemesi, sadece saf biçimsel bir kesik, her zaman kaçırılan bir sınır olmasıdır – bu saf biçimsel kesik $ olarak öznedir. Burada insan gene Hegel’in sözünü uyarlamak istiyor: Bütün mesele kadını salt Töz değil Özne olarak da kavramamıza bağlıdır, yani, erkeklere ait temsillerin ötesindeki tözsel bir içerik olarak kadın mefhumundan, “başkasına göre”yi “kendi içinde”den ebediyen ayıran saf topolojik kesik olarak kadın mefhumuna doğru değişimin başarılmasına bağlıdır.

Cinsel farktaki asimetri şu olguda yatar: Adam vakasında aynı kesik söz konusu değildir, “kendi içinde” ne olduğu ile ‘başkasına göre’ kılık değiştirme olarak ne olduğu aynı yolla ayırt edilmez. Evet modern denilen adam da, başkasının (kadının veya genel olarak çevrenin) ondan ne (güçlü maço tipte olması vb.) beklediği (ona öyle bekliyorlarmış gibi göründüğü) ile kendi içinde fiilen ne olduğu (zayıf, kendinden emin değil, vb.) arasındaki bölünmeye yakalanmıştır. Fakat bu bölünme aslen farklı bir doğaya aittir: Maço-imge aldatıcı bir kılık değiştirme değil, kişinin olmak için didindiği ideal-ben olarak deneyimlenir. Bir adamın maço-imgesinin arkasında hiçbir sır bulunmaz, idealine hiç layık olamayan zayıf sıradan birisidir; dişil kılık değiştirmenin numarası ise kendisini dişil sırrı gizleyen bir maske gibi sunmasıdır. Başka deyişle, basitçe imgesine uygun yaşamaya çalışan, yani, tasladığı şey neyse gerçekten öyle olduğu izlenimi vermeye çalışan adamın aksine, kadın bizzat kandırma aracılığıyla kandırır; maskeyi maske olarak, sahte oyun olarak sunması, maskenin ardındaki sırra yönelecek bir arayışı ortaya çıkarmak içindir. [13]

Kılık değiştirme olarak dişilliğin bu sorunsalı Lacan’ın cinsel farkı fallik ekonomi dahilinde, “taşıma” ve “oluş” (adam fallusu taşır, kadın fallus olur) arasındaki fark olarak kavramlaştırmaya dönük önceki denemesine (50’lerin sonunda “Fallus’un anlamı”) yeni bir yoldan yaklaşmamıza da olanak sağlar. Burada derhal ortaya çıkan bir serzeniş, bu farkın Freud’un naif antropolog evrimciliğine dayandığını söyler (buna göre ilkel vahşinin bilinçdışı yoktur çünkü o, bizim, uygar adamın bilinçdışıdır). Cinsel farkı oluş ile taşıma karşıtlığı aracılığıyla kavramlaştırma denemesi, kadının adama tabiyetini ima etmiyor mudur? Yani bu mefhumdaki kadın daha düşük, daha az yansıtılmış, daha dolaysız bir aşama değil midir (belki Schelling’in oluştan taşımaya geçiş olarak ilerleme mefhumundaki anlamda)? Bu durumda, Schelling’in felsefesinde, (önceden) Oluş olan şey daha yüksek bir Oluş’a ait bir yükleme dönüşür; (önceden) Özne olan şey daha yüksek bir Özne’ye ait bir nesneye dönüşür: Mesela bir hayvan dolaysızca kendi Öznesidir, kendi canlı bedenidir, adam içinse kendi kendisinin bedenidir diyemeyiz, ona ait bir yüklem mertebesine düşürülmüş bu bedeni taşımakla kalır…

Fakat, Lacan’ın metni yakından okunursa anında anlaşılacağı gibi, buradaki konu, oluş ile taşıma arasındaki değil, daha ziyade taşıma/gözükme arasındaki karşıtlıktır: Kadın fallus değildir, o fallus olarak gözükmekle kalır, ve bu gözükme (ki elbette kılık değiştirme olarak dişillikle özdeştir) bir cazibe ve kandırma mantığına işaret eder. Fallus kendi işlevini ancak örtük olarak yerine getirebilir – örtüsü açıldığı anda artık fallus değildir; dişillik maskesinin sakladığı şey bu nedenle doğrudan fallus değil, daha ziyade maskenin arkasında hiçbirşey bulunmadığıdır. Tek kelimeyle, fallus saf bir surettir, bizzat maskenin kendisinde yatan bir gizemdir. Bu yüzden Lacan şunu iddia edebilir: Bir kadın kendisinin hakikaten ne olduğuna göre sevilmek istemez, kendisinin ne olmadığına göre sevilmek ister: Kendisi olarak değil, bir maske kılığında adamın karşısına çıkar. [14] Ya da Hegel açısından söylersek: Fallus dolaysız Oluş’u değil, ancak “başkasına göre” (yani saf bir görünmeye göre) olduğu ölçüde Oluş’u temsil eder. Bu yüzden Freudcu ilkel dolaysızca bilinçdışı değildir, bize göre, dışarıdan bakışımıza göre bilinçdışı olmakla kalır: İlkelin bilinçdışındaki gösteri (ilkel tutkular, egzotik ritüeller) onun başkasının arzusunu (bizim arzumuzu) büyüleme aracı olan kılık değiştirmesidir, kadının kılık değiştirmesinde olduğu gibi.

Adam hakikaten ne olduğuna göre sevilmek ister; bu yüzden kadının aşkını sınayan arketipik erkek senaryosu şu masaldaki gibidir: Prens sevdiğine önce yoksul hizmetkar kılığında yaklaşır, çünkü kadının ona prens unvanına göre değil kendi varlığına göre aşık olacağından emin olmak ister. Fakat bu bir kadının istemeyeceği şeydir kesinlikle – ve bu da yine kadının adamdan daha özne oluşunun bir başka doğrulaması değil midir? Adam, kendi simgesel unvanının ötesinde kendi içinde derinlerde bir tözsel içerik, onu aşka layık kılan gizli bir hazine bulunduğuna aptalca inanır, kadın ise maskenin altında hiçbirşey bulunmadığını bilir – stratejisi kesinlikle özgürlüğünün bu ‘hiçbirşey’ini muhafaza etmek, adamın sahiplenici aşkından sakınmaktır…

Yakın zamanlı bir İngiliz (bira) kamu spotu, Lacan’ın “… cinsel ilişki yoktur” mefhumundaki derdini mükemmelen resmediyor. İlk kısım ünlü masaldaki anekdotu sahneliyor: Bir kız nehir kıyısında yürür, bir kurbağa görür, yavaşça kucağına alır, öper, ve elbette, çirkin kurbağa bir mucize ile güzel bir genç adama dönüşür. Fakat öykü daha bitmedi: Genç adam kıza haris bir bakış atar, onu kendisine çeker, öper, ve kız adamın galibiyet havasıyla elinde tuttuğu bir şişe biraya dönüşür… Kadına göre olan şey, (öpmenin işaret ettiği) aşk ve şefkati ile bir kurbağayı güzel bir adama, tam bir fallik mevcudiyete (Lacan’ın mathemleriyle Φ’ye) dönüştürmesidir; adama göre olan şey ise, kadını bir kısmî nesneye, arzusunun sebebine (Lacan’ın mathemleriyle küçük a nesnesine) indirgemesidir. Bu asimetri dolayısıyla ilişki imkansızdır: ya kadınla kurbağa bulunur, ya da adamla bira şişesi bulunur; güzel kadınla adamın doğal çiftine ise asla erişemeyiz… Sonuç olarak, dişil öznelliğin histerik doğası bağlamında iki klişeden kaçınılmalıdır:

– Bir yandan, (dişil) histerik öznenin gerçeklikle yüzleşmekten aciz, güçsüz dramatik jestlere sığınan kafası karışık bir lafebesi muamelesi görmesi (siyasi söylem sahasından bir örnek: Lenin’den itibaren Bolşevikler liberal siyasi rakiplerini sürekli “aslında ne istediklerini bilmeyen” histerikler olarak damgaladılar);

– Öte yandan, histerinin kadının beden dili yoluyla erkek hakimiyetine karşı protestosu düzeyine yükseltilmesi hatası: (dişil) özne histerik semptomlar aracılığıyla erkek monologunun boş perdesi veya ortamı rolü oynamayı reddettiğini belirtir.

Histeri, Efendi’nin kestirimleri karşısında aşırı muğlak bir protesto olarak, karmaşık stratejisi içinde kavranmalıdır, aynı zamanda bu, histerik öznenin Efendi ihtiyacına ve Efendisiz yapamayışına da tanıklık eder, yani basit ve doğrudan bir açıklama yoktur. Bu nedenle, histeri mefhumunu geçmiş bir çağa ait sayıp reddeden tarihselci tuzaktan da kaçınılmalıdır, yani, uygarlığımızdaki “huzursuzluğun” hakim biçiminin bugün histeri değil sınırhattı [borderline] rahatsızlıkları olduğu mefhumundan kaçınılmalıdır: sınırhattı, histerinin, yani kestirimin hakim şeklini kabullenmeyi reddeden öznenin, çağdaş biçimidir; bu kestirimin faili artık geleneksel Efendi değil, Bilim söyleminin uzman-bilgisidir. Kısacası, histerinin klasik biçiminden sınırhattı rahatsızlıklarına doğru olan değişim, geleneksel Efendi’den Bilgi’nin meşrulaştırdığı İktidar biçimine doğru olan değişim ile sıkıca ilintilidir.

Histeri mefhumunun muhafaza edilmesine fazlasıyla yetecek bir neden, öznenin kendi nihai statüsünün histerik olmasıdır. Bu şu demektir, Lacan öznenin en özlü tanımının ‘nesne olmayan şey’ olduğunu öne sürdüğünde, bu iddianın görünen bayağılığı bizi kandırmamalıdır: Özne, –arzu öznesi olarak kesin psikanalitik anlamıyla– ancak Başkası’na göre ne ölçüde nesne olduğu sorusu açık kaldığı ölçüde varolur, yani, Başkası’nın arzusuna dair, Başkası’nın bende ne gördüğüne (ve bende arzuya layık ne bulduğuna) dair radikal şaşkınlık sürdürüldüğü ölçüde ben bir özneyimdir. Başka deyişle, Lacan nesne-sebebi olmayan hiçbir arzunun bulunmadığını öne sürdüğünde, bu her arzunun kendi nesnel ilişiğine bağlı olması bayağılığından ibaret değildir: Arzumu harekete geçiren ‘kayıp nesne’ nihayetinde öznenin (kadının) kendisidir, ve söz konusu eksiklik onun Başkası’nın arzusuna göre statüsündeki tayinsizliğe ilişkindir. Bu kesin anlamda, arzu her zaman Başkası’nın arzusudur: Öznenin arzusu Başkası’nın arzu nesnesi olarak kendi statüsünü tayin etme arzusudur.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

Notlar:

[1] Jacques Lacan, The Seminar of Jacques Lacan XX: On Feminine Sexuality, the Limits of Love and Knowledge [Yirminci Seminer: Dişil Cinsellik, Aşk ve Bilginin Sınırları Üzerine], 1972-73 (Encore), New York: W.W. Norton, 1998.

[2] Siyaset sahasında popülist retorik, evrenselliğe zemin olan istisnaya dair bir vaka sunar: Siyasetin yozlaşmış vb. olduğuna dair görüşler ne zaman öne çıksa, her zaman emin olabiliriz ki, bu evrensel güvensizliği ilan ederek kendisini güvenilecek kişi olarak sunan, halkın hakiki çıkarlarının nötr/apolitik temsilcisi olarak sunan bir siyasetçi bulunmaktadır…

[3] Transseksüel özne, Kadın’ı Babanın-Adı’nın yerine geçirerek iğdişi inkar eder. İğdiş mefhumunda adamın değil kadının iğdişinin ima edildiğine dair olağan feminist-yapısökümcü basmakalıp benimsenseydi, Kadın simgesel otorite yerini işgal ettiğinde bu yerin iğdişle işaretlenmiş olması beklenmeliydi; öte yandan, hem Kadın hem de ilksel babanın iğdiş edilemez olduğunu hesaba katarsak, bu gizem derhal ortadan kalkar.

[4] Slavoj Zizek, Metastases of Enjoyment: Six Essays on Woman and Causality [Keyfin Metastazları: Kadın ve Sebepsellik üzerine Altı Yazı], New York: Verso, 1994.

[5] Ataerkil toplumlarda eril üstünlük bizzat simgesel düzene işlenmiş olduğuna göre, kadınların bu düzenle istisnasızca –erkeklerden daha tam bir anlamda– bütünleştiğini öne sürmek onların bu düzendeki tabi konumlarına aykırı düşmez mi? Tabilik konumunu simgesel düzenle tam olarak bütünleşememiş olanlara atfetmek daha mantıklı değil midir? Burada altta yatan önermeye –”İktidara sahip olanlar, simgesel düzenin daha içinde olanlardır”– karşı çıkılması gerekir. Aksine, İktidarın ifası, her zaman simgelenmemiş bir gerçek kalıntısını içerir (mesela Efendi’nin karizmasını açıklayacağı varsayılan bir sırrına erilmez je ne sais quoi [nedir bilinmez] kılığında). Teşkil edici istisna örneklerimizin, simgesel düzen ile bütünleşmemiş öğe örneklerimizin (ilksel baba, şövalye aşkındaki Hanımefendi) ikisinin de hiçbir Yasa ile bağlanmamış aşırı zalim bir Efendi figürünü içermesi tesadüf değildir.

[6] Bu paradoks psikanalizin uygun nesnesi olan –sahte bir görünüşün şeyin kendisiyle basit karıştırılmasından daha incelikli olan– aldanmaya işaret eder. Örneğin, cinsel maharet ve fetihler üzerine hayaller kurduğumda, elbette, düşlem kurmamın yanılsamalı karakterinin her zaman farkındayımdır – gerçekte bunu asla yapmayacağımı, ‘gerçekte öyle biri olmadığımı’ çok iyi bilirim. Aldanma başka yerde yatar: Bu hayal kurma, kendime dair (sadece yetilerime değil hakiki arzularıma da dair) yanıltıcı bir imge sunan bir perdedir, eğer, gerçekte, kendimi hayallerimi gerçekleştirecek bir konumda bulacak olsaydım, panikle ondan geri çekileceğimden eminimdir. Daha bile karmaşık bir düzeyde (mesela sadist düşlemlerin keyfinin çıkarılması vakasında), bizatihi bunların hayalde kalmasının yatıştırıcı farkındalığı, nasıl da “gerçekte öyle biri olmadığım”, arzumun ne ölçüde bu düşlemlerce belirlendiğini pekala gizleyebilir…

[7] Simgesel, bir öğeyi travmatik simgelenemez Şey olarak, kendi teşkil edici istisnası olarak koymak yoluyla kendisini teşkil ettiğine göre, tam anlamıyla simgesel jest, simgesel ile gerçek arasına bir çizgi çekilmesidir; gerçek, buna karşılık, simgeleşmeye direnen bir tür töz gibi simgeselin dışında kalmaz – gerçek, simgeselin kendisidir, onun “tamamsız” oluşudur, yani teşkil edici istisnanın onda eksik oluşudur.

[8] Totaliter lider ile komik absürt sanat arasındaki bağı ayrıntılandırmak verimli olabilir, ki burada Jarry’nin roi Ubu’su gibi kaprisli Efendi figürleri bolca bulunur: Yani, Lewis Carroll’ın Samuel Goldwyn’le okunması, Marx Brother’ın Stalin’le okunması, vb.

[9] Carol Gilligan, In a Different Voice: Psychological Theory and Women’s Development [Farklı Bir Seda İle: Psikolojik Kuram ve Kadın Gelişimi], Cambridge: Harvard University Press, 1982. Böyle bir dişil tözcülük (bu sözcük muhtemelen olağan özcülükten daha uygundur) sıklıkla feminist savlamanın gizli önvarsayımı hizmeti görür. Ataerkil baskılamaya fiilen katılan (dişil güzelliğe dair erkek ideallerini izleyen, yaşamını çocuklarını yetiştirmeye odaklayan) bir kadının eo ipso erkek manipülasyonunun kurbanı olduğu ve ona dayatılmış bir rolü oynadığına dair standart iddiayı anımsamak yeterlidir. Bu mantık eski ortodoks Marksist iddia ile benzeşiktir: İşçi sınıfı, nesnel toplumsal konumu itibariyle, ilericidir. Öyle ki işçiler Yahudi düşmanı, sağ-kanat popülizme angaje olduklarında, egemen sınıf ve ideoloji onları manipüle etmiştir: İki örnekte de, kadınların ya da işçi sınıfının ilerici doğasının hiçbir tözsel güvencesi bulunmadığının öne sürülmesi gerekir – durumun çatışkısı ve açık oluşu indirgenemezdir, karar verilemez ideolojik ve siyasi bir mücadelenin alanıdır.

[10] Bu muğlaklık zaten basmakalıp dişillik mefhumuna özgüdür. Bu mefhum, Gilligan’ın çizgisinde, erkek mesafesi, yansıtması, hesaplaması karşısında kadınları içtenlik, özdeşleşme, kendiliğindenlik ile ilişkilendirir; ama aynı zamanda, erkeğin sahici samimiyeti karşısında kılık değiştirme, taklit ve numaracılıkla ilişkilendirir – kadın erkeğe göre hem daha kendiliğindendir hem de daha yapaydır.

[11] G.W.F. Hegel, Phenomenology of Spirit [Ruhun Görüngübilimi], Oxford: OUP, 1977.

[12] F.W.J. von Schelling, On the History of Modern Philosophy [Modern Felsefe Tarihi Üzerine], Cambridge: CUP, 1994.

[13] Kılık değiştirme olarak dişillik mefhumunun kadının “tamamsız” konumu ile nasıl sıkıca bağlı olduğunu şimdi görebiliriz: Altında bir şey sakladığı varsayılan maske tamamsızdır; o halde, hiçbirşey –maskenin altında hiçbir gizli hakikat– bulunmadığına göre, kılık değiştirmeden muaf, maske olmayan hiçbir olumlu tözsel öğe de bulunamaz. Kendi içinde hiçbirşey olan, ama yine de maskelerin sahasını tamamsız kılan bu boşluğun adı, elbette, boşluk olarak öznedir ($).

[14] “(Kadının) hem arzulanmayı hem sevilmeyi beklemesi, ne olmadığına göredir.” Jacques Lacan, Ecrits: A Selection, New York: W.W. Norton, 2002.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

3 Yorum

Filed under çeviri

3 responses to “Kadın babanın-adlarından birisidir — Slavoj Žižek

  1. Geri bildirim: Kadın babanın-adlarından birisidir (2) — Slavoj Zizek | YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: NO FÜTUR — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER

  3. Geri bildirim: Transgender üzerine — Slavoj Žižek | YERSİZ ŞEYLER