Kadın babanın-adlarından birisidir (1) — Slavoj Žižek

(Yahut Lacan’ın Cinsiyetleme Formülleri Nasıl Yanlış Okunmaz)

lacanian ink 10 – 1995

zizwoman

Lacan’ın cinsiyetleme formüllerini [1] yanlış okumanın olağan yolunda eril ve dişil taraf arasındaki fark eril konumu tanımlayan iki formüle indirgenir: sanki erillik evrensel fallik işlevdir de dişillik fallik işlevin idrakını aşan istisnası, aşırılığı, fazlalığıymış gibi. Böyle bir okuma Lacan’ın söylediği şeyi tamamen kaçırır, Kadının istisna olarak tam bu konumu —diyelim ki şövalye aşkındaki Hanımefendi kılığında— tam anlamıyla bir eril fantezidir. Fallik işlevde teşkil edici istisnanın örnek vakası olarak genelde, hiçbir yasağa tabi olmayıp bütün kadınların keyfini çıkarabilen ilksel baba-hazcının [jouisseur] fantazmatik, ayıpçıl figüründen bahsedilir. Öte yandan, şövalye aşkındaki Hanımefendi figürü ilksel babanın bu belirlenimlerine tamamen uymaz mı? O da her şeyi isteyen kaprisli bir Efendi değil midir, yani hiçbir Yasayla sınırlanmamış olarak kendi şövalye-hizmetkarına keyfi ve korkunç çileler yüklemez mi?

Bu kesin anlamda Kadın, babanın-adlarından birisidir. Burada kaçırılmayacak kritik ayrıntılar çoğul kip ve büyük harf olmamasıdır: Babanın-Adı değil, babanın-adlarından birisi — ilksel baba denilen aşırılığın isimlendirmelerinden birisi. [2] Hem Kadın vakasında —mesela Rider Haggard’ın aynı isimli romanındaki mitsel Kraliçe She— hem de ilksel baba vakasında, ön-simgesel, iğdiş Yasasıyla dizginlenmemiş bir iktidar ajanlığıyla uğraşıyoruz; iki vakada da, bu fantazmatik ajanlığın rolü simgesel düzendeki kısır döngünün, kökeninde bulunan boşluğun doldurulmasıdır: Kadın (veya ilksel baba) mefhumunun sunduğu şey, dizginsiz doluluğun mitsel başlama noktasıdır, öyle ki simgesel düzen onun “ilksel bastırılması” ile teşkil edilir.

İkinci bir yanlış okuma, “herşey” niceleyicisinin iki anlamı arasına semantik bir ayrım getirerek cinsiyetleme formüllerinin iğnesinin köreltilmesinden oluşur: bu yanlış okumaya göre, evrensel işlev vakasında, “herşey” (veya “herşey-değil”) tekil bir özne (x)’e atıf yapar ve “herşey”in fallik işleve yakalanıp yakalanmadığını işaret eder; belirli istisna “birisi vardır ki…” ise özneler kümesine atıf yapar ve bu kümede fallik işlevden tamamen muaf (veya ona tabi) “birisinin” bulunup bulunmadığını işaret eder. Cinsiyetleme formüllerinin dişil tarafı bu iddiaya göre her kadını kendi içinde bölen bir kesiğe tanıklık eder: hiçbir kadın fallik işlevden tamamen muaf değildir, ve tam bu sebeple, hiçbir kadın tamamen ona tabi değildir, yani, her kadında fallik işleve direnen bir şey bulunur. Bakışım ile, eril tarafta, öne sürülen evrensellik tekil bir özneye atıf yapar (her erkek özne tamamen fallik işleve tabidir) istisna ise erkek özneler kümesine atıf yapar (fallik işlevden tamamen muaf ‘birisi vardır’). Kısacası, bir adam fallik işlevden tamamen muaf olduğundan, diğerlerinin hepsi tamamen fallik işleve tabidir, ve hiçbir kadın fallik işlevden tamamen muaf olmadığından, hiçbiri de tamamen fallik işleve tabi değildir. Bir vakada, bölünme dışsallaşmıştır: “bütün adamlar” kümesi dahilinde fallik işleve yakalanmış olanları ondan muaf olan ‘birisinden’ ayırt eden çizgiye karşılık gelir; diğer vakada, içselleşmiştir: her tekil kadın kendi içinde bölünmüştür, bir parçası fallik işleve tabidir, bir parçası ondan muaftır.

Ne var ki, Lacan’ın cinsiyetleme formüllerinin hakiki paradoksunu tam olarak öne süreceksek, bu formülleri çok daha harfiyen okumak gerekir: kadın, fallik işlevin evrenselliğini, tam da onda hiçbir istisna bulunmaması, fallik işleve direnen hiçbir şey olmaması ile boşa çıkarır. Başka deyişle, fallik işlevin paradoksu, işlev ile onun üst-işlevi arasındaki bir tür kısa-devrede yatar: fallik işlev kendi öz-sınırlaması ile örtüşür, fallik-olmayan bir istisnanın kurgulanması ile örtüşür. Böyle bir okumaya Lacan’ın cinsiyetleme formüllerinin altına yazdığı biraz gizemli mathemler de işaret eder: kadın (üstü çizili la) büyük Φ (fallus) ile S(A) arasında bölünmüştür. Üstü çizili Ötekinin imleyeni S(A) simgesel düzende Ötekinin varolmayışını/tutarsızlığını temsil eder. Burada gözden kaçırılmaması gereken, Φ ile Ötekinin eksiğinin imleyeni S(A) arasındaki derin yakınlıktır, yani şu kritik olgudur: fallik gücün imleyeni, fallusun hayret verici mevcudiyeti Φ, Ötekinin iktidarsızlığını/tutarsızlığını bedenlendirmekle kalır.

Bir politik lideri anımsamak yeterli — karizmasının nihai dayanağı nedir? Politika sahası tanımı gereği hesaplanamazdır, kestirilemezdir; insan nedenini bilmeden tutkulu tepkiler kışkırtır; aktarımın mantığında ustalaşılamaz, o yüzden genelde sihirli dokunuştan, liderin gerçel özelliklerinden hiçbirine indirgenemeyen sırrına erilmez bir je ne sais quoi‘dan [nedir bilinmez] bahsedilir — sanki karizmatik lider bu (x)’e hakimmiş, sanki simgesel düzenin Ötekisini aciz bırakan ipleri çekiyormuş gibi gözükür. Buradaki durum Spinoza’nın eleştirdiği, yaygın ‘kişi olarak Tanrı’ mefhumu ile benzeşiktir: olaylarla nesneler arasındaki sebepsel bağlantı ağını formüle ederek etraflarındaki dünyayı anlamaya uğraşan insanlar er ya da geç anlayışlarının başarısız kaldığı noktaya ulaşırlar, bir sınırla karşılaşırlar, ve Tanrı (yaşlı sakallı bilge vb. olarak) bu sınırı bedenlendirmekle kalır — açık sebepsel bağlantılarla anlaşılıp izah edilemeyen herşeyin gizli, sırrına erilmez sebebini, bu kişiselleşmiş Tanrı mefhumu üzerine izdüşürürüz.

İdeoloji eleştirisinde birinci işlem, o halde, Tanrının hayret veren mevcudiyetinde, bilgimizin yapısındaki ayırıların dolgulayıcısını, yani pozitif bilgimizdeki eksiğin pozitif mevcudiyet kazanmasının kılığı olan öğeyi tanımaktır. Demek ki bu, bir anlamda, dişil “herşey-değil” ile benzeşiktir: bu herşey-değil ‘kadın tamamen Fallusa tabi değil’ anlamına gelmez; daha ziyade onun Fallusun hayret veren mevcudiyetinin ötesini görebildiğine işaret eder, orada Ötekinin tutarsızlığının dolgulayıcısını ayırt edebildiğine işaret eder. Bunu başka bir yolla anlatırsak, S(A)’dan Φ’ye geçiş, imkansızlıktan yasaklamaya geçiştir diyebiliriz: S(A), Ötekinin imleyeninin imkansızlığını, “Ötekinin Ötekisi” bulunmaması olgusunu, Ötekinin alanının fıtratı gereği tutarsız olduğunu temsil eder, Φ ise bu imkansızlığı istisna olarak, iğdişten kaçınarak gerçekten keyif sürebilen kutsal, yasak/erişilmez bir ajan (ilksel Baba, şövalye aşkında Hanımefendi) olarak şeyleştirir. [3]

Cinsiyetleme formüllerindeki mantığın nihayetinde kamu gücü ve onun fıtri çiğnenişi ile nasıl örtüştüğü artık görülebilir: [4] iki vakada da kritik özellik, öznenin etki itibariyle ‘içerde’ (fallik işleve, iktidar ağına yakalanmış) olmasının sadece ve kesinlikle onunla tamamen özdeşleşmemesi ve onunla bir tür mesafeyi koruması (evrensel fallik işleve bir istisna koyması; kamu Yasasının fıtri çiğnenişine göz yumması) ölçüsünde olmasıdır, ve, öbür tarafta, sistem (kamu Yasası, fallik ekonomi) tam da onunla kayıtsız şartsız özdeşleşerek etki itibariyle boşa çıkarılır. [5] Hem Stephen King’in Rita Hayworth kitabı hem de Shawshank Redemption, hapishane yaşamının paradoksları bağlamında bu meselenin zorluklarıyla uğraşır. Hapishane yaşamına dair ezberlenmiş kalıba göre, bu yaşamın etkisiyle bütünleşmem ve mahvolmam, onunla ezici bir bağdaşım kurduğum için artık özgürlüğe tahammül edemez hatta hapishane dışındaki yaşamı tahayyül edemez hale geldiğim zaman olur; öyle ki, serbest bırakılmam tam bir ruhsal çöküşe yol açar, veya en azından hapishane yaşamının yitirdiğim emniyetine özlem duymama sebep olur. Hapishane yaşamının gerçel diyalektiği, ne var ki, biraz daha inceliklidir. Hapishanenin etki itibariyle beni yok etmesi, benim üzerinde tam bir hüküm taşıması, kesinlikle hapishanede olma olguma tam bir rıza göstermeyerek ona karşı bir tür iç mesafeyi koruduğum zaman, gerçek yaşamın başka yerde olduğu yanılsamasına tutunduğum zaman, sürekli dışardaki yaşama dair, serbest kaldıktan veya kaçtıktan sonra beni bekleyen hoş şeylere dair hayaller kurmakla meşgul olduğum zaman olur. Böylece fantezinin kısır döngüsüne yakalanırım, öyle ki, nihayet serbest bırakıldığımda, fantezi ile gerçeklik arasındaki ürkünç uyumsuzluk beni yıkar. Tek hakiki çözüm o halde hapishane yaşamının kurallarını tamamen kabullenmek, sonra bu kuralların yönettiği evren dahilinde, onları yenmenin bir yolu üzerine çalışmaktır. Kısacası, iç mesafe ve başka yerdeki yaşama dair hayaller kurmanın etkisi beni hapishaneye zincirler, gerçekten orada olduğumu ve hapishane kurallarıyla bağlandığımı tam olarak kabullenmem ise hakiki umut için bir uzam açar. [6]

Fallik işlevin paradoksu (ki dişil herşey-değil paradoksunu bakışımlı olarak tersine çevirir) o halde fallik işlevin kendi öz-sınırlaması olarak rol almasıdır, kendi istisnasını koymasıdır. [7] Ve fallik işlev, yani fallik imleyen, aşkınsalımsı imleyen olduğu ölçüde, simgesel düzenin kendi imleyeni olduğu ölçüde, denilebilir ki simgesel düzenin asli özelliğinin en saf halini, yani kipsel mantık sahasına ait farklı düzeyler arası belli bir kısa-devreyi açık etmekle kalır. Simgesel yetki-ünvanların düzeni olarak simgesel düzene ait farklı düzeyler arasındaki kısa devrenin bu önsel imkanınını örneklemek için, baba/amca karşıtlığını anımsayalım: ciddi otorite olan babaya karşılık bizi şımartan iyi ahbap olan amca. Baba-amca ünvanı, anlamsız gözükse de, çelişkili olsa da, kendi babalık otoritesini ifa etmeye tam hazır olmayıp onun yerine evlatlarını şımartan bir babayı belirtme gerekçesine dayanabilir. (Yanlış anlamadan kaçınmak için: bir tür ayrıksı istisna olmanın çok ötesinde, baba-amca kendi simgesel yetkisiyle mesafeli duran normal gündelik babadan ibarettir, yani kendi otoritesinden tamamen faydalanırken aynı zamanda oğluna yoldaşlık eden ve ara sıra ona göz kırparak nihayetinde kendisinin de insan olduğunu bildiren …) Burada uğraştığımız şey Stalinizmin kutsal metni VKP(B) Tarihinde bulunan kısa-devrenin aynısıdır. Bu metinde —imleyenin mantığının birçok başka pırıltısının yanısıra— Parti kongresindeki bir kararı “geniş çoğunluğun oybirliğiyle” kabul ettiğini okuyabiliriz. Karar oybirliğiyle kabul edildiyse, geniş çoğunluğun karşısındaki (küçücük de olsa) azınlık nerededir?

Bu ‘hiç sayılan şey’ bilmecesini çözme yolu, belki, alıntılanan beyanı iki düzeyin yoğunlaşması olarak okumaktır: delegelerin geniş çoğunluğu kararın oybirliğiyle alınmış sayılmasına karar vermişlerdir… Lacancı imleyenin mantığı ile bunun bağı apaçıktır — çoğunluk ile oybirliğinin muammalı/absürt örtüşmesindeki gizemle yok olan bu azınlık, oybirliğinin evrensel düzenini teşkil eden istisnadan başka birşey değildir. [8] Dişil konum ise bu kısa-devrenin reddedilmesi ile tanımlanır — nasıl? Başlangıç noktamız, standart kadın mefhumunu karakterize eden Hegelci karşıtların örtüşmesi olsun: kadın hem bir temsildir, tam anlamıyla bir gösteri, hayret ettirmeye, nazarı çekmeye niyetli bir imgedir, hem de aynı zamanda bir muammadır, temsil edilemeyendir, önsel olarak nazardan sakınandır. O tamamen yüzeydir, herhangi bir derinlikten yoksundur, ve sırrına erilmez uçurumdur.

Bu paradoksa ışık tutmak için, bütün dişillik tariflerini kadınlara zorla dayatılan erkek klişeleri diyerek ısrarla kınayan belli bir tür feminist eleştiriye ait huzursuzluğun içerimleri üzerine düşünmek yeterlidir. Hemen beliren soru şudur: o halde bu erkek klişelerinin perdelediği “kendi içinde” dişil nedir? Sorun şu ki (geleneksel ezeli dişillikten Kristeva’ya ve Irigaray’a dek) her bir cevap yine erkek klişesi olarak itibarsızlaştırılabilir. Örneğin Carol Gilligan [9] özerklik, rekabetçilik, vb. erkek değerlerinin karşısına içtenlik, bağlanma, birbirine bağlılık, özen ve ilgi, sorumluluk ve öz-feda, vb. dişil değerleri çıkarmıştır. Bunlar özgün dişil özellikler midir yoksa kadınlara dair erkek klişeleri midir, babaerkil toplumda kadınlara dayatılmış özellikler midir? Mesele karar verilemezdir, öyle ki imkanlı tek cevap, ikisinin birden olmasıdır. [10] Meselenin bu yüzden saf topolojik terimlerle yeniden formüle edilmesi gerekir: pozitif içerik bakımından kadına dair erkek temsili, kendi içinde kadın ile aynı şeydir; fark sadece bu aynı içeriğin yerine ilişkindir, kavranışının saf biçimsel modalitesine ilişkindir (ilk vakada bu içerik ‘başkasına göre’ oluşuyla, ikinci vakada “kendi içinde” oluşuyla kavranmıştır). Fakat modalitedeki bu saf biçimsel kayma kritiktir. Başka deyişle, kadının “kendi içinde” ne olduğunun her pozitif belirleniminin bizi tekrar “başkasına göre” (adama göre) ne olduğuna geri getirmesi, bizi, kadının başkasına göre, adama göre neyse ondan ibaret sayıldığı erkek-şovenist sonuca asla mecbur bırakmaz: geride kalan, topolojik kesiktir, “başkasına göre” ile “kendisine göre” arasındaki saf biçimsel farktır.

(2)

Notlar

[1] Jacques Lacan, The Seminar of Jacques Lacan XX: On Feminine Sexuality, the Limits of Love and Knowledge [Yirminci Seminer: Dişil Cinsellik, Aşk ve Bilginin Sınırları Üzerine], 1972-73 (Encore), New York: W.W. Norton, 1998.

[2] Politika sahasında popülist retorik, evrenselliğe zemin olan istisnaya dair bir vaka sunar: politikanın yozlaşmış vb. olduğuna dair görüşler ne zaman öne çıksa, her zaman emin olabiliriz ki, bu evrensel güvensizliği ilan ederek kendisini güvenilecek kişi olarak sunan, halkın hakiki çıkarlarının nötr/apolitik temsilcisi olarak sunan bir politikacı bulunmaktadır…

[3] Transseksüel özne, Kadın’ı Babanın-Adı’nın yerine geçirerek iğdişi inkar eder. İğdiş mefhumunda adamın değil kadının iğdişinin ima edildiğine dair olağan feminist-yapısökümcü basmakalıp benimsenseydi, Kadın simgesel otorite yerini işgal ettiğinde bu yerin iğdişle işaretlenmiş olması beklenmeliydi; öte yandan, hem Kadın hem de ilksel babanın iğdiş edilemez olduğunu hesaba katarsak, bu gizem derhal ortadan kalkar.

[4] Slavoj Zizek, Metastases of Enjoyment: Six Essays on Woman and Causality [Keyfin Metastazları: Kadın ve Sebepsellik üzerine Altı Yazı], New York: Verso, 1994.

[5] Babaerkil toplumlarda eril üstünlük bizzat simgesel düzene işlenmiş olduğuna göre, kadınların bu düzenle istisnasızca —erkeklerden daha tam bir anlamda— bütünleştiğini öne sürmek onların bu düzendeki tabi konumlarına aykırı düşmez mi? Tabilik konumunu simgesel düzenle tam olarak bütünleşememiş olanlara atfetmek daha mantıklı değil midir? Burada altta yatan önermeye —”İktidara sahip olanlar, simgesel düzenin daha içinde olanlardır”— karşı çıkılması gerekir. Aksine, İktidarın ifası, her zaman simgelenmemiş bir gerçek kalıntısını içerir (mesela Efendi’nin karizmasını açıklaması beklenen bir sırrına erilmez je ne sais quoi [nedir bilinmez] kılığında). Teşkil edici istisna örneklerimizin, simgesel düzen ile bütünleşmemiş öğe örneklerimizin (ilksel baba, şövalye aşkındaki Hanımefendi) ikisinin de hiçbir Yasa ile bağlanmamış aşırı zalim bir Efendi figürünü içermesi tesadüf değildir.

[6] Bu paradoks psikanalizin uygun nesnesi olan —sahte bir görünüşün şeyin kendisiyle basit karıştırılmasından daha incelikli olan— aldanmaya işaret eder. Örneğin, cinsel maharet ve fetihler üzerine hayaller kurduğumda, elbette, fantezilememin yanılsamalı karakterinin her zaman farkındayımdır — gerçeklikte bunu asla yapmayacağımı, ‘gerçekte öyle biri olmadığımı’ çok iyi bilirim. Aldanma başka yerde yatar: bu hayal kurma, kendime dair (sadece yetilerime değil hakiki arzularıma da dair) yanıltıcı bir imge sunan bir ekrandır, eğer, gerçeklikte, kendimi hayallerimi gerçekleştirecek bir konumda bulacak olsaydım, panikle ondan geri çekileceğimden eminimdir. Daha bile karmaşık bir düzeyde (mesela sadist fantezilerin keyfinin çıkarılması vakasında), bizatihi bunların hayalde kalmasının yatıştırıcı farkındalığı, nasıl da “gerçekte öyle biri olmadığım”, arzumun ne ölçüde bu fantezilerce belirlendiğini pekala gizleyebilir…

[7] Simgesel, bir öğeyi travmatik simgelenemez Şey olarak, kendi teşkil edici istisnası olarak koymak yoluyla kendisini teşkil ettiğine göre, tam anlamıyla simgesel jest, simgesel ile gerçek arasına bir çizgi çekilmesidir; gerçek, buna karşılık, simgeleşmeye direnen bir tür cevher gibi simgeselin dışında kalmaz — gerçek, simgeselin kendisidir, onun “hepsi-değil” oluşudur, yani teşkil edici istisnanın onda eksik oluşudur.

[8] Totaliter lider ile komik absürt sanatı arasındaki bağı ayrıntılandırmak verimli olabilir, ki burada Jarry’nin roi Ubu’su gibi kaprisli Efendi figürleri bolca bulunur: yani, Lewis Carroll’ın Samuel Goldwyn’le okunması, Marx Brother’ın Stalin’le okunması, vb.

[9] Carol Gilligan, In a Different Voice: Psychological Theory and Women’s Development [Farklı Bir Seda İle: Psikolojik Kuram ve Kadın Gelişimi], Cambridge: Harvard University Press, 1982. Böyle bir dişil cevhercilik (bu sözcük muhtemelen olağan özcülükten daha uygundur) sıklıkla feminist argümanlamanın gizli ön-varsayımı hizmeti görür. Babaerkil baskılamaya etkince katılan (dişil güzelliğe dair erkek ideallerini izleyen, yaşamını çocuklarını yetiştirmeye odaklayan) bir kadının eo ipso erkek manipülasyonunun da kurbanı olduğu ve ona dayatılmış bir rolü oynadığına dair standart iddiayı anımsamak yeterlidir. Bu mantık eski ortodoks Marksist iddia ile benzeşiktir: çalışan sınıf, nesnel toplumsal konumu itibariyle, ilericidir. Öyle ki işçiler anti-Semit, sağ-kanat popülizme angaje olduklarında, egemen sınıf ve ideoloji onları manipüle etmiştir: iki vakada da, kadınların ya da çalışan sınıfın ilerici doğasının hiçbir cevhersel güvencesi bulunmadığının öne sürülmesi gerekir — durumun antagonizması ve açık oluşu indirgenemezdir, karar verilemez ideolojik ve politik bir mücadelenin arazisidir.

[10] Bu muğlaklık zaten basmakalıp dişillik mefhumuna özgüdür. Bu mefhum, Gilligan’ın çizgisinde, erkek mesafesi, yansıtması, hesaplaması karşısında kadınları içtenlik, özdeşleşme, spontanlık ile ilişkilendirir; ama aynı zamanda, erkek özgün maneviyatı karşısında maskaralık, taklit ve numaracılıkla ilişkilendirir — kadın erkeğe göre hem daha spontandır hem de daha yapaydır.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

~~~

Değişiklik:
.. için > … göre oldu.
biçme > kesik oldu.
sanrı > aldanma oldu.

2 Comments

Filed under çeviri

2 responses to “Kadın babanın-adlarından birisidir (1) — Slavoj Žižek

  1. Pingback: Kadın babanın-adlarından birisidir (2) — Slavoj Zizek | YERSİZ ŞEYLER

  2. Pingback: NO FÜTUR — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER