Kadın babanın-adlarından birisidir (2) — Slavoj Žižek

(Yahut Lacan’ın Cinsiyetleme Formülleri Nasıl Yanlış Okunmaz)

lacanian ink 10 – 1995

(1)

Bu noktada Hegel’in Ruhun Görüngübilimi‘nde bilinçten öz-bilince geçişini anımsamalı: duyuüstü Ötede karşılaşılan şey, pozitif içeriği itibariyle, dünyevi gündelik dünyamızın aynısıdır; aynı içerik farklı bir modaliteye doğru yerdeğiştirmekle kalır. Fakat Hegel der ki, içeriğin özdeşliğinden, dünyevi gerçeklik ile Ötesi arasında hiçbir fark olmadığı sonucu çıkmaz: özgün boyutu içinde Öte, pozitif bir içerik değil boş bir yerdir, her türlü pozitif içeriğin izdüşürülebileceği bir tür ekrandır — ve bu boş yer öznedir. Bir kez bunun farkına varırsak, Cevherden Özneye, yani bilinçten öz-bilince geçeriz. [11] Bu kesin anlamda, kadın tam anlamıyla öznedir. Aynı şeyi Schelling açısından da söyleyebiliriz, yani, her tür fazladan pozitif nitelemeden mahrum bırakılan özgün boşluk olarak özne (Lacan’ın mathemlerinde $) ile, bu öznenin üstlendiği, üstüne giydiği özellikler (ki bunlar nihayetinde hep yapaydır, olumsaldır) arasındaki fark açısından. [12] Kadın, kesinlikle özgün bir maskara karakterinde olması ölçüsünde, bütün özelliklerinin yapayca üstüne giyilmiş olması ölçüsünde, adamdan daha öznedir — çünkü Schelling’e göre öznenin nihai karakteri, her bir pozitif özelliğindeki bu radikal olumsallık ve yapaylıktan oluşur, yani, kendi içinde bu özelliklerin hiçbiriyle teşhis edilemeyen saf bir boşluk olmasından oluşur.

Demek ki bükülmüş, kıvrılmış bir tür uzayla uğraşmaktayız, Aşil ve kaplumbağa öyküsündeki gibi: (kadının “başkasına göre” ne olduğunu ifade eden) erkeklere ait temsiller kadın-kaplumbağaya sonsuzca yakınlaşır, ama adamın kadın-kaplumbağanın üstünden atladığı, onun önüne geçtiği anda, adam kendini gene her zaman olduğu yerde bulur: kadının “kendisine göre” ne olduğuna dair erkeklere ait temsillerde — kadının “kendi içinde”si hep-zaten “başkasına göredir”. Kadın asla yakalanamaz, kimse onu bulup getiremez, ona ya sonsuzca yaklaşılır ya da önüne geçilir, bunun sebebi de “kendi içinde kadın”ın hiçbir cevhersel içeriği belirtmemesi, sadece saf biçimsel bir kesik, her zaman kaçırılan bir sınır olmasıdır — bu saf biçimsel kesik $ olarak öznedir. Burada insan gene Hegel’in sözünü uyarlamak istiyor: bütün mesele kadını salt Cevher değil Özne olarak da kavramamıza bağlıdır, yani, erkeklere ait temsillerin ötesindeki cevhersel bir içerik olarak kadın mefhumundan, “başkasına göre”yi “kendi içinde”den ebediyen ayıran saf topolojik kesik olarak kadın mefhumuna doğru değişimin başarılmasına bağlıdır.

Cinsel farktaki bakışımsızlık şu olguda yatar: adam vakasında uğraşılan aynı kesik değildir, “kendi içinde” ne olduğu ile ‘başkasına göre’ maskara olarak ne olduğu aynı yolla ayırt edilmez. Evet modern denilen adam da, başkasının (kadının veya genel olarak çevrenin) ondan ne (güçlü maço tipte olması vb.) beklediği (ona öyle bekliyorlarmış gibi göründüğü) ile kendi içinde etkince ne olduğu (zayıf, kendinden emin değil, vb.) arasındaki bölünmeye yakalanmıştır. Fakat bu bölünme aslen farklı bir doğaya aittir: maço-imge aldatıcı bir maskara değil, kişinin olmak için didindiği ideal-ben olarak deneyimlenir. Bir adamın maço-imgesinin arkasında hiçbir sır bulunmaz, idealine hiç layık olamayan zayıf sıradan birisidir; dişil maskaranın numarası ise kendisini dişil sırrı gizleyen bir maske gibi sunmasıdır. Başka deyişle, basitçe imgesine uygun yaşamaya çalışan, yani, tasladığı şey neyse gerçekten öyle olduğu izlenimi vermeye çalışan adamın aksine, kadın bizzat kandırma aracılığıyla kandırır; maskeyi maske olarak, sahte oyun olarak sunması, maskenin ardındaki sırra yönelecek bir arayışı ortaya çıkarmak içindir. [13]

Maskara olarak dişilliğin bu sorunsalı Lacan’ın cinsel farkı fallik ekonomi dahilinde, “taşıma” ve “oluş” (adam fallusu taşır, kadın fallus olur) arasındaki fark olarak kavramlaştırmaya dönük önceki denemesine (50lerin sonunda “Fallusun anlamı”) yeni bir yoldan yaklaşmamıza da olanak sağlar. Burada derhal ortaya çıkan bir serzeniş, bu farkın Freud’un naif antropolog evrimciliğine dayandığını söyler (buna göre ilkel vahşinin bilinçdışı yoktur çünkü o, bizim, uygar adamın bilinçdışıdır). Cinsel farkı oluş ile taşıma karşıtlığı aracılığıyla kavramlaştırma denemesi, kadının adama tabiyetini ima etmiyor mudur? Yani bu mefhumdaki kadın daha düşük, daha az yansıtılmış, daha dolaysız bir aşama değil midir (belki Schelling’in oluştan taşımaya geçiş olarak ilerleme mefhumundaki anlamda)? Bu durumda, Schelling’in felsefesinde, (önceden) Oluş olan şey daha yüksek bir Oluşa ait bir yükleme dönüşür; (önceden) Özne olan şey daha yüksek bir Özneye ait bir nesneye dönüşür: mesela bir hayvan dolaysızca kendi Öznesidir, kendi canlı bedenidir, adam içinse kendi kendisinin bedenidir diyemeyiz, ona ait bir yüklem mertebesine düşürülmüş bu bedeni taşımakla kalır…

Fakat, Lacan’ın metni yakından okunursa anında anlaşılacağı gibi, burada uğraştığımız, oluş ile taşıma arasındaki değil, daha ziyade taşıma/gözükme arasındaki karşıtlıktır: kadın fallus değildir, o fallus olarak gözükmekle kalır, ve bu gözükme (ki elbette maskara olarak dişillikle özdeştir) bir cazibe ve kandırma mantığına işaret eder. Fallus kendi işlevini ancak örtük olarak yerine getirebilir — örtüsü açıldığı anda artık fallus değildir; dişillik maskesinin sakladığı şey bu nedenle doğrudan fallus değil, daha ziyade maskenin arkasında hiçbir şey bulunmadığıdır. Tek kelimeyle, fallus saf bir surettir, bizzat maskenin kendisinde yatan bir gizemdir. Bu yüzden Lacan şunu iddia edebilir: bir kadın kendisinin hakikaten ne olduğuna göre sevilmek istemez, kendisinin ne olmadığına göre sevilmek ister: kendisi olarak değil, bir maske kılığında adamın karşısına çıkar. [14] Ya da Hegel açısından söylersek: fallus dolaysız Oluşu değil, ancak “başkasına göre” (yani saf bir görünmeye göre) olduğu ölçüde Oluşu temsil eder. Bu yüzden Freudcu ilkel dolaysızca bilinçdışı değildir, bize göre, dışarıdan bakışımıza göre bilinçdışı olmakla kalır: ilkelin bilinçdışındaki gösteri (ilkel tutkular, ekzotik ritüeller) onun başkasının arzusunu (bizim arzumuzu) hayret ettirme aracı olan maskarasıdır, kadının maskarasında olduğu gibi.

Adam hakikaten ne olduğuna göre sevilmek ister; bu yüzden kadının aşkını sınayan arketipik erkek senaryosu şu masaldaki gibidir: prens sevdiğine önce yoksul hizmetkar kılığında yaklaşır, çünkü kadının ona prens ünvanına göre değil kendi varlığına göre aşık olacağından emin olmak ister. Fakat bu bir kadının istemeyeceği şeydir kesinlikle — ve bu da yine kadının adamdan daha özne oluşunun bir başka doğrulaması değil midir? Adam, kendi simgesel ünvanının ötesinde kendi içinde derinlerde bir cevhersel içerik, onu aşka layık kılan gizli bir hazine bulunduğuna aptalca inanır, kadın ise maskenin altında hiçbir şey bulunmadığını bilir — stratejisi kesinlikle özgürlüğünün bu ‘hiçbir şey’ini muhafaza etmek, adamın sahiplenici aşkından sakınmaktır…

Yakın zamanlı bir İngiliz (bira) kamu spotu, Lacan’ın “… hiçbir cinsel ilişki bulunmaz” mefhumundaki hedefini mükemmelen resmediyor. İlk kısım ünlü masaldaki anekdotu sahneliyor: bir kız nehir kıyısında yürür, bir kurbağa görür, yavaşça kucağına alır, öper, ve elbette, çirkin kurbağa bir mucize ile güzel bir genç adama dönüşür. Fakat öykü daha bitmedi: genç adam kıza haris bir bakış atar, onu kendisine çeker, öper, ve kız adamın galibiyet havasıyla elinde tuttuğu bir şişe biraya dönüşür… Kadına göre olan şey, (öpmenin işaret ettiği) aşk ve şefkati ile bir kurbağayı güzel bir adama, tam bir fallik mevcudiyete (Lacan’ın mathemleriyle Φ’ye) dönüştürmesidir; adama göre olan şey ise, kadını bir kısmi nesneye, arzusunun sebebine (Lacan’ın mathemleriyle küçük a nesnesine) indirgemesidir. Bu bakışımsızlık dolayısıyla ilişki imkansızdır: ya kadınla kurbağa bulunur, ya da adamla bira şişesi bulunur; güzel kadınla adamın doğal çiftine ise asla erişemeyiz… Sonuç olarak, dişil öznelliğin histerik doğası bağlamında iki klişeden kaçınılmalıdır:

— Bir yandan, (dişil) histerik öznenin gerçeklikle yüzleşmekten aciz, güçsüz dramatik jestlere sığınan kafası karışık bir lafebesi muamelesi görmesi (politik söylem sahasından bir örnek: Lenin’den itibaren Bolşevikler liberal politik rakiplerini sürekli “aslında ne istediklerini bilmeyen” histerikler olarak damgaladılar);

— Öte yandan, histerinin kadının beden dili yoluyla erkek hakimiyetine karşı protestosu düzeyine yükseltilmesi hatası: (dişil) özne histerik semptomlar aracılığıyla erkek monologunun boş ekranı veya ortamı rolü oynamayı reddettiğini belirtir.

Histeri, Efendi’nin kestirimleri karşısında aşırı muğlak bir protesto olarak, karmaşık stratejisi içinde kavranmalıdır, aynı zamanda bu, histerik öznenin Efendi ihtiyacına ve Efendisiz yapamayışına da tanıklık eder, yani basit ve doğrudan bir açıklama yoktur. Bu nedenle, histeri mefhumunu geçmiş bir çağa ait sayıp reddeden tarihselci tuzaktan da kaçınılmalıdır, yani, uygarlığımızdaki “huzursuzluğun” hakim biçiminin bugün histeri değil sınırhattı [borderline] rahatsızlıkları olduğu mefhumundan kaçınılmalıdır: sınırhattı, histerinin, yani kestirimin hakim şeklini kabullenmeyi reddeden öznenin, çağdaş biçimidir; bu kestirimin ajanı artık geleneksel Efendi değil, Bilim söyleminin uzman-bilgisidir. Kısacası, histerinin klasik biçiminden sınırhattı rahatsızlıklarına doğru olan değişim, geleneksel Efendiden Bilginin meşrulaştırdığı İktidar biçimine doğru olan değişim ile sıkıca ilintilidir.

Histeri mefhumunun muhafaza edilmesine fazlasıyla yetecek bir neden, öznenin kendi nihai statüsünün histerik olmasıdır. Bu şu demektir, Lacan öznenin en özlü tanımının ‘nesne olmayan şey’ olduğunu öne sürdüğünde, bu iddianın görünen bayağılığı bizi kandırmamalıdır: özne, —arzu öznesi olarak kesin psikanalitik anlamıyla— ancak Başkasına göre ne ölçüde nesne olduğu sorusu açık kaldığı ölçüde varolur, yani, Başkasının arzusuna dair, Başkasının bende ne gördüğüne (ve bende arzuya layık ne bulduğuna) dair radikal şaşkınlık sürdürüldüğü ölçüde ben bir özneyimdir. Başka deyişle, Lacan nesne-sebebi olmayan hiçbir arzunun bulunmadığını öne sürdüğünde, bu her arzunun kendi nesnel ilişiğine bağlı olması bayağılığından ibaret değildir: arzumu harekete geçiren ‘kayıp nesne’ nihayetinde öznenin (kadının) kendisidir, ve söz konusu eksik onun Başkasının arzusuna göre statüsündeki tayinsizliğe ilişkindir. Bu kesin anlamda, arzu her zaman Başkasının arzusudur: öznenin arzusu Başkasının arzu nesnesi olarak kendi statüsünü tayin etme arzusudur.

Notlar

[11] G.W.F. Hegel, Phenomenology of Spirit [Ruhun Görüngübilimi], Oxford: OUP, 1977.

[12] F.W.J. von Schelling, On the History of Modern Philosophy [Modern Felsefe Tarihi Üzerine], Cambridge: CUP, 1994.

[13] Maskara olarak dişillik mefhumunun kadının “herşey-değil” konumu ile nasıl sıkıca bağlı olduğunu şimdi görebiliriz: altında bir şey saklaması beklenen maske herşey değildir; o halde, hiçbir şey —maskenin altında hiçbir gizli hakikat— bulunmadığına göre, maskaradan muaf, maske olmayan hiçbir pozitif cevhersel öğe de bulunamaz. Kendi içinde hiçbir şey olan, ama yine de maskelerin sahasını herşey-değil kılan bu boşluğun adı, elbette, boşluk olarak öznedir ($).

[14] “(Kadının) hem arzulanmayı hem sevilmeyi beklemesi, ne olmadığına göredir.” Jacques Lacan, Ecrits: A Selection, New York: W.W. Norton, 2002.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

1 Comment

Filed under çeviri

One response to “Kadın babanın-adlarından birisidir (2) — Slavoj Žižek

  1. Pingback: Kadın babanın-adlarından birisidir (1) — Slavoj Žižek | YERSİZ ŞEYLER