… Cemaatin ebedi ironisi … — Luce Irigaray

Cogito 58: Feminizm, Türkçesi: Yağmur Ceylan Uslu

Luce Irigaray, Speculum de l’autre femme, Les éditions de Minuit, 1974, Paris, “… L’éternelle ironie de la communauté…”, s. 266-281.

“Rahim, erkekte tek bir salgı bezine dönüşürken, aynı şekilde erbezi de, dişide karşıtına geçmeden, kendisini etkin beyin haline getirmeden, yumurtalığın içinde kapalı durur ve klitoris genelde edilgin hissi temsil eder. Buna karşılık, erkekte etkin bir his, çarpan bir kalp, corpora cavernosa‘yı dolduran kan ve üretranın [1] süngerimsi dokusunun lifleri bulunur. Erkekteki bu kanla dolma haline, dişinin menstruel kayıpları tekabül eder. Böylece, basit bir hazne (alıkoyma) olan rahmin kabul ettiği şey, erkekte üretici beyinsel töz ve dışarı taşan bir yaşamsallık olarak ayrılmış bulunur. Erkek, bu farklılaşmadan ötürü, etkin ilkeyken, dişi kendi birliğinde gelişmeden durduğu için edilgin ilkedir. Üreme yumurtalığa ve erkeğin spermine indirgenemez, sanki ürün yalnızca ikisinin biçimlerinin ve parçalarının birleşmesiymiş gibi. Ama tabii ki, dişideki maddi unsurdur, erkekteki ise öznellik. Gebe kalma, tam bireyin, basit bir birlik içerisinde yoğunlaşmasıdır; birey kendini, kendi temsili içerisinde, bu basit birliğe verir: döl de bu basit temsilin ta kendisidir —isim gibi bir nokta ve bütünlüğündeki kendidir”.
“Sömmering, gözdeki atardamarlar çok ince dallara ayrılır ve kırmızı kan ihtiva etmez gibi görünüyor, der”.
(Hegel)

Kanbağıyla akraba olanın eyleminin amacı, kansız olana (exsangue) ihtimam göstermektir. Onun esas ödevi, ölünün gömülmesini sağlamaktır, bu doğal olayı tinsel bir edime dönüştürerek. Bir adım daha atılırsa, anlaşılacaktır ki, basit evrenselliğin huzuruna bu şekilde kavuşmuş erkekliği, olumsal yaşamının ve savrulmuş orada-olmaklığın (étre-la) ardıllığının tedirginliği dışında, nihai şeklinde toplamak kan bağının muhafızı olan kadınlığa düşer. Kadınlık, kendi hayatının da dahil olduğu tüm koşullara rağmen, erkeğin kendi saf varlığında dönüştüğü bu cesedi defnetmekle esas olarak hep ilgilenmiştir ve her zaman da ilgilenmek mecburiyetinde olacaktır. Kadın, erkeği; istirahatin ve kendi bilincine sahip özün, evrenselliğin istirahatinin, olumlanmasına söz konusu olan, en azından görünüşte, bu hâlâ fazla dolayımsızca doğal olan evrenselliği kaldırmaya (relever [2]) iter. Zira bu kaldırmayla saf hakikat yeniden kurulur. Elbette erkek hâlâ (doğal) ölüme tabidir; doğal karakterindeki bu arıza (ölüm), bilinci kendi kendisinden sürer, öz bilinç haline gelsin diye, bilincin kendine geri dönmesinin önünü keser; ancak önemli olan, bu arızayı tinin bir hareketi haline getirmektir. Erkeklik, kent için yaşamını, örneğin savaşta kurban ederek, bu olumsuzluktan (négativité) bir etik davranış çıkartmaya çalışmalıysa, kadınlık tinin oluşunun tasarruf edemediği yıkım harekâtını üstlenerek, ölüyü kendi kendisiyle uzlaştıran bu etkili ve dışsal dolayım olmalıdır. Demek ki, kadınlık, bu ölü, şüphesiz evrensel ama tekil olarak kuvvetten yoksun, boş ve edilgin olarak başkaya terk edilmiş varlığı, onun kendi kendisine dönüşünde kabul ederek, onu hem bütün aşağılık akılcı olmayan bireyselliklerden hem de bundan böyle ondan daha güçlü olan soyut maddenin kuvvetlerinden korumalıdır. Kadınlık, onu bilinç dışı arzuların yüz kızartıcı işlerinden ve doğal olumsuzluktan uzak tutarak —kendi arzusundan da mı koruyarak?— bu aile ferdini toprağın bağrına teslim eder; böylece onu yok olmayan temel bireysellikle bu şekilde yeniden-birleştirir. Onu bir (dini) cemaate de yeniden-ortak eder ki, bu (dini) cemaat, tekil maddenin şiddetini ve yaşamın alçak güçlerini (bu ölümün üstüne saldırarak, onu daha da tahrip edebilecek güçleri) kontrolü altında tutmaktadır. Bu en üstün ödev, ilahi yasayı ya da tekilin karşısındaki olumlu etik eylemi tesis eder.

Bu arada insani yasa, olumsuz (négative) bir anlamı bu tekile dayatır. Aslında kenti oluşturan her üye hem hayatta kalma hem de kendine has bir kendi-için-varolma hakkına sahiptir; tin burada kendi gerçekliğini ya da orada-olmaklığını yeniden bulur. Ama tin, aynı zamanda bütünün kuvvetidir ve böyle olduğu için tin bu parçaları bir olumsuzda toplar. Onları, bu bütünlüğe bağımlılıklarına ve yaşamlarını sadece bu bütünlükte/bütünlükten almanın bilincine geri çağırır. Böylece, mal-mülk edinmek ya da zevk aramak gibi öncelikle tekil amaçlar doğrultusunda temellendirilebilecek bağlar —ki ailevi bağlar da buna dahildir—, bu yakınlıkta gelip onları sarsan, bu içe dönüklükten çıkaran, bu bağımsızlıklarını bozan, hepsini parçalanmayla tehdit eden bir savaşı çağırır. Öyleyse devlet, tekilliğin bu düzenine gömülmüşlere efendilerinin kim olduğunu hissettirmelidir: ölüm. Onları, doğal orada-olmaklıkta yutulmaktan, duyumsanır olana gerilemekten ya da bilincin kendisinin sahiplenebileceği tüm yüklemlerden muaf bir ötedeki esrimeden sakınır. Demek ki, ölüm kültü ve ölüm kültürü ilahi yasa ile insani yasayı birbirine eklemleyen şeydir. Ya da hatta erkek ile kadın arasındaki, en azından etik boyuta yükselmiş ilişkiye izin veren şey…

Erkek kardeş ile kız kardeş arasında, katkısızca, vuku bulan şey. Onlar aynı kandandır ama bu kan onlarda dinginliğine ve dengeye kavuşur. Şu halde, onlar birbirlerini arzulamazlar, birbirlerinin olmazlar ya da biri öteki sayesinde bu kendi-için-varlık olmaz ama onlar birbirleri için özgür bireyselliklerdir. Peki, bu durumda, onları, biri ötekinin içine geçecek kadar, birleşmeye iten nedir? Biri öteki için ne ifade eder ki, karşılıklı ilişkileri onları böylesine cezbeder? Bu kan çekmesi midir? Aynı kanın erkine ortam aidiyetleri midir? Belki de bu onların anaerkil tipteki bir soyla suç ortaklığıdır ki; bu soy, bu kanın sürmesini ve kalıcılığını güvence altına aldığı için kan onda daha saf, daha evrensel bir şekilde vardır. Bu anlamda, Oidipus’un ailesi iyi bir örnek olabilir, çünkü burada kocanın annesi aynı zamanda onun karısıdır, bu birleşmenin çocuklarındaki —ki Polyneikes ve Antigone de bunlardan biridir— kan bağını tekrar-işaretleyen (re-marquer) de bu durumdur. Bunun dışında, dayı ise çoktan ataerkil olan bir erkin temsilcisidir. Yoksa bu bağın nedeni aynı spermi paylaşmaları mıdır? Bu paylaşma kan bağına (başka) bir denge vererek, onu büyüleyici tutkusundan çıkararak, bir ötekiyle denk kılabilir mi? Ama sperm —uzun süre böyle düşünülmüş olmasına rağmen— kanla birleşmez, yumurta ile birleşir, çiftleşme eğer tüm “etkililiği”nde incelenseydi çoktan tinin ve etik özün birliğini, uzlaşmaya imkân vermeden dağıtmış olacaktı. Öte yandan, çiftleşme yalnızca karı ile kocanın bu evliliğinde, saf olmayan karışımında cereyan eder. O halde, erkek kardeş ile kız kardeşin uyumunu, rahim ortaklığından kaynaklanan çekimlerini, aynı ad bakımından mı araştırmak gerekecektir? Bu çekim, kan erkinin yerine geçebilecek ve ailevi cemaati, kentte çoktandır uygulanan birtakım yasaların seviyesine yükseltilebilecek sembolik kurallara bir boyun eğmeyle telafi edilmiştir. Bu boyun eğme ise soyadında temsil edilir.

Böylece, bir an için, erkek ve kız kardeşler birbirlerini tekil kendilerinde tanıyabilecek, bunu da her biri, bir hakkı olumlayarak yapabilecektir; bu hak her birinin diğeriyle/diğerinde dengeleme gücünden gelir: kırmızı kanın gücü ve bu kanı emerek yok edenin gücü, bir adlandırma sürecinde bu kırmızı kanın gücünün kaldırılması (releve): görünüş (semblant). İdeal paylaşımda, ataerkinin ve anaerkinin (etik) tözleri birlikte-varolacaklardır; saf bir barışta ve arzusuz bir bağda her birine kendilerine has kalıcılıkları da geri verilerek. Cinsiyetler savaşı olmayacaktır. Ama bu an, kesinlikle, mitseldir ve bu Hegelci rüya ataerkinin söylemi tarafından üretilmiş bir diyalektiğin sonucudur çoktan. Yatıştıran bir fantasma, eşit olmayan silahlarla yapılan çatışmadaki bir ateşkes, tinin oluşunun üstüne çöken bir suçluluk duygusunun inkârı ve hatta her bir cinsiyetin öteki ile bağlantısında ve birinden ötekine geçişte, herkes için (erkek ya da kadın) teminat altına alınmış bir biseksüellik tuzağıdır. Bunlar, eril ya da dişil, birinde ve diğerinde farklı bir yazgıya çoktan boyun eğmişlerdir. Tecavüz, cinayet, taciz, yaralama, en azından görünüşte, en azından genel olarak, erkek ve kız kardeşler arasında hâlâ askıda olsa bile. Üstelik bu artık doğru değildir, tıpkı Hegel’in, erkek kardeş kız kardeş için, onun anne ve eş olarak sahip olamadığı bir tanınma imkânıdır diyerek itiraf ettiği gibi ve de bu imkân karşılıklı değildir, en azından böyle söylenir. Demek ki, kız kardeş için erkek kardeş, kızın ölümde ona bir kült sunmak dışında karşılığını alamayacağı bir değeri çoktan yüklenmiştir.

Şüphesiz Sofokles’teki anaerkinden ataerkine tamamlanma yolundaki bu tarihsel geçişte meseleler hâlâ çok da açık değildi. Burada, neyin daha yüksek bir bedeli olduğu konusunda bir kararsızlık okunur. Kan, burada, artık çoktandır temiz değildir: baba, en azından bir zamanlar, kraldı; kral, hem babalık haklarını hem de ailevi (ataerkil) erkin ve Devlet erkinin suç ortaklığını olumlar. Ve trajedi, kan için kabaran iştaha verilen cezayı sahneye koyar. Özel ismin ayrıcalığı henüz babanın adının gücü değildir: eğer babanın adının gücü çoktan hakkıyla kurulmuş olsaydı, Oidipus’u cinayetten ve başlamış olduğu ensest ilişkiden koruması gerekirdi. Böyle bir şey olmadı. Öte yandan, burada erkek ve kız kardeşlerin her birinin ikileşmesi, uç noktaların (sonradan daha eril ya da daha dişil olarak adlandırılacak Eteokles ve İsmene gibi) neredeyse karikatürler olarak belirdiği bir geçişi de, yine, sergiler. İsmene, Antigone ile aynı kana ait olan kız kardeş; Polyneikes, aynı anneden doğmuş erkek kardeş; Eteokles ise aynı babanın ve aynı annenin oğlu olan erkek kardeş olarak nitelenmiştir.

Meseleler hâlâ başka türlü anlatılabilir. İsmene yadsınamaz şekilde “kadın” olarak belirir; zayıflığı, korkusu, söz dinler uysallığı, gözyaşları, deliliği ve ona hem kralın aşağılayıcı küçümsemesini hem de bunun sonucunda onu öteki kadınlarla saraya, eve kapatılma makul yaptırımını getiren histerisi de bu kadınlığa dahil olmak üzere. En yiğit savaşçıların cesaretini kırmamak uğruna, bu kadınların kaygı ifade eden hareketlerinin özgürlüğü de böylece yitmiştir. Antigone için işler o kadar da kolay değildir, o eğer küstahlığının bedelini ölümle ödemezse, kral bile, onun kendi erkekliğini gasp etmesinden korkar —”artık bir erkek değilim, erkek olan Antigone’dir”—. Antigone kentin, egemen olanın, aile reisinin, yani Kreon’un yasasına boyun eğmez. Kardeşinin ruhunun istirahat edemeden amaçsızca dolanıp durmasına izin vererek kan bağını kurban etmek, annesinin oğlunu köpeklere ve yırtıcı kuşlara terk etmektense, bir erkekle evlenmeden bakire ölmeyi tercih edecektir. Bir ilahi yasaya hizmeti, aşağının tanrılarına karşı duyduğu çekimi ve bundan daha çok keyif aldığını inkâr etmektense, yeraltı dünyasına bu gizli aidiyetle insanların icatlarından kaçmayı başarır. Tüm insanlara cehennemle kurduğu ilişkide/ilişkisi sayesinde meydan okuyarak. Kendini karanlık tutkusunda, insanların para sevdasıyla kendilerini bıraktıkları bu sefil pazarlıklardan oldukça farklı olan sapkın hareketlere —en azından kralın demesine göre— teslim eder. Hatta bununla övünerek, bundan vazgeçmektense ölmenin daha tatlı olduğunu açığa vurarak. Ve, zaten, ikisi arasında söylenecek hiçbir sözün olmadığını da açığa vurarak. Antigone, Kadmos oğulları yani okuması-yazması olanlar arasında bu şekilde akıl yürüten tek kişidir. En azından yüksek sesle. Böylece halkın, kölelerin, ama yalnızca alçak sesle, gizlice, efendinin otoritesine karşı ayaklanmalarını mırıldananların suç ortaklığını kendine çekerek. Arkadaşsız, kocasız, gözyaşları olmaksızın, bir kayanın sonsuza dek güneş ışığından yoksun olacak deliğine canlı canlı kapatılmak için bu unutulmuş yol boyunca götürülmüş. Erki ellerinde bulunduranların, leşinin pisliğinden ve utancından kenti korumak için ona sadece yaşamını sürdürmesine yetecek kadar besin verecekleri dehlizinde, ininde, karnında yalnızdır. Bu yalnız kültün ardından sağ kalıp kalamayacağını —bir kez daha— görmek için yeraltı tanrısı ile yüzleşirken de yalnızdır. Ama onun için, aşkın temsilleri, böyle cezalardan sonra arzusunun yeniden dirilemeyeceği kadar ölümcüldür. Antigone suçlu olmadığı halde, annesinin uğursuz kızlık zarının ağırlığını taşıdığını hisseder, oldukça çirkin kucaklamalardan doğduğu için suçludur o. Lanetli ve de adaletsizce hakettiği ama kaçınılmaz da olan bir cezaya razı olarak, hiç olmazsa kendi zevkinin mateminin (le deuil de sa jouissance) —bu matem onun zevki midir?— hesabını üstlenerek, bizzat kendini öldürerek. Erk tarafından verilmiş ölüm hükmünü ön görerek mi? Onu ikileştirerek mi? Çoktan boyun eğmiş midir? Yoksa isyan mı etmiştir? Antigone, her halükârda, annesinin ölümcül ama kanlı olmayan hareketini kendi üstünde tekrarlar. Ve kentin yasalarıyla hâlihazırdaki anlaşmazlıkları ne olursa olsun, bir başka yasa onu gittiği yerde çoktan kendine çekmiştir: annesiyle/anneyle özdeşleşme yasası. Ama anne ile kadını nasıl ayırt etmeli? Evli, kocasının annesi olan bir annenin uğursuz paradigması. Böylelikle, kız kardeş hiç olmazsa annesinin oğlunu kurtarmak için kendini boğacaktır. Bu kız kardeş kemerinin ince kumaşıyla kendi nefesini —sözünü, sesini, havasını, kanını, yaşamını— kesecektir, erkek kardeşi, annesinin arzusu, ebediyen yaşasın diye (bir) mezar taşının karanlığına, ölüme/ölümün gecesine dönerek. Asla kadın olamamıştır. Ama fazlasıyla dışlayıcı bir biçimde fallik olan bir bakış açısının merkezileşmesi durumunda sanılabileceği kadar erkeksi de olmamıştır. Zira onu buraya kadar sürükleyen bu şefkat ve merhamettir. Yolu artık olmayan ve asla da açılmamış bir arzuda tutsaktır daha çok. Ve bu arzu Polyneikes’te, özellikle annesiyle ilişkisini yeniden bulmuş mu olacaktır? Polyneikes, iki erkek kardeşten en kadınsı olanıdır. Peki en genci mi? Her halükârda en zayıfı, kendini reddettireni. En çabuk öfkeleneni, en acarı ve kızgınlık anında bileklerini yeniden kesmeye çalışacak olanı. Bir kadına olan aşkıyla/aşkı için silahlanmış, evli olduğu halde, bu yabancı kızlık zarı uğruna kız kardeşini canlı canlı gömülmeye mahkûm ederek. En azından kan tutkusunda, abisinin —Eteokles‘in— buyurma hakkını ortadan kaldırmış olarak, onun erkle, akılla, mülkiyetle, babanın yerini almayla ilişkisini —ismi önce alanın ilişkisini mi?— yıkmış olarak. Ama aynı zamanda kendini de yok etmiş olarak.

Bununla birlikte tüm bunlar, hükmetme tavrını değiştirmez. Başka bir adam burada, nöbeti devralmak için bulunur: Kreon. O da —Antigone gibi— yalnızdır ama onun kendisine hizmet edecek yasaları vardır. Şüphesiz umutsuzdur ama güç sadece kendisine ait olsun ister. Kadını ve oğulu toptan yıkıma sürüklemiş olarak ama hükümdarlık asasını elinde bulundurduğu tahta, sevgisizce yeniden çıkarak. Duyguları ölmüş ve/ama uygulamalarını sert bir biçimde yaparak. Katılığında esnemez. Fikrini değiştirmez. Kırıcı olduğu kadar da kırılgan, hassas kuvvetinin, hazdan, bir veya birçok kadının hâkimiyetinden, oğlunda temsil edilen gençliğin tutkusundan, halkın koalisyonundan, kölelerin ayaklanmasından ve onları bölen arzulara hâlâ boyun eğen tanrılardan, dolayısıyla kâhinlerden ve hatta “eskilerden” de şüphelenmesi gerekir. Sözün, hakikatin, zekânın, aklın korunmasının tek güvencesi olma imtiyazını savunarak: bütün iyilerin en güzeli fakat bazen de akıl yürütmeyi bir yana bırakır, dişi olanla ve ilahi olanla ilişkilerinde örneğin. Ve ailenin bütün fertlerinin bu kıyımında —İsmene altın yaldızlı bir hapiste yalıtılır, ki egemende meydana gelen bir değişikliğin bu hapsi basit bir özel alana dönüştürme tehlikesi de vardır—, kanın genel olarak akıtılmasında, Kreon (burada) böylece tek kalır. Ama yine de parçalanmıştır; mutsuzluktan başka bir şey olmayan bir kendinden eminlik —katlanılmaz bir yazgının üstünde ağırlığını hissettirdiği ve onun için her şeyin ve herkesin eşit ölçüde olumsal hale geldiği bir fazladan insan (homme en trop)— ile bir kadiri-mutlağın, içerikten (kanın tözünden) yoksun kendi-için-varlığın, sert egemenliği arasında kalarak parçalanmıştır. Bu kadiri-mutlak, kendine yabancıdır ve kendi kişisel erkini, tikel bireyler arasındaki (kan) bağlarını soyut evrensellikte fesheden bir hukukun uygulanmasından alır. Yakında Tanrı olacaktır, hiçbir arzusu olmayan; belki de tek arzusu, benzer olanın (semblant) durdurulması içinde, herkesi pıhtılaşmış kanın yasasına tabi kılmak olan bir Tanrı: Ben.

Tinin oluşu için gerekli bir uğraktır (moment) bu ama Hegel bu geçişte, bu geçiş hakkında konuşurken yarı melankolik bir pişmanlıktan ve kız kardeşin/onun kız kardeşinin (kanları) karıştırmaksızın bu çekime dönme rüyasından söz eder. Tür ve cins henüz üretilmemişken ve kanın bu birliği, bu bireyselliği, bu hâlâ yaşayan öznesi basitçe ortaya çıkmışken. Ve bu gerileme nostaljisinde Hegel, cinsiyetli bir ilişki arzusunu sergiler şüphesiz, ancak bu ilişki gerçek bir cinsel arzudan geçmekten kaçınacaktır. Bu cinsel arzu gelir, kanın devridaiminde birleşen ahengi bozar ve kanın bu devridaim zamanlarında, erkek kardeş ile kız kardeş —bunlar hayvanlık zamanlarında hâlâ pek az farklılaşmışlardı— arasındaki bölünme meydana gelecektir: içe dönme/dışa dönme, akışkanlık/katılaşma, bir dışarının ele geçirilmesi/bir dışarının içinde erime. Böylece biri son nefesini verecektir, öteki nefes almaya başladığında; biri kırmızı kan haline gelecektir, öteki kendi damar(lar)ında çoktan kendine döneceği zaman; biri kendini bir yuvar(lar)ın atomik bireyselliği olarak olumlayacaktır, öteki lenf olarak kaldığı sürece; biri toprakta karbonlaşmaya geri dönecektir, öteki sadece uyandığı ve yandığı vakit vs. Ama belki de bu sırada onlar, bu hazım sürecinde çoktan telafisi mümkün olmayan bir biçimde ayrılmışlardı. Zira eğer dişil olan kendisini onu kendisinde eritecek olan erilde tanıyabilse de, bunun tersi pek geçerli değildir. Ve eğer Antigone, onun için kent olan bu dışa doğru/karşı yönelttiği özerk bir hareketi ona veren bir öfke, bir cesaret, bir yüreklilik gösteriyorsa, bu onun erili iyice hazmetmesindendir. En azından kısmen, en azından bir an. Ama belki de yalnızca erkek kardeşinin mateminde bu mümkün hale gelmiş olacaktı, ona ölümde kaybettiği erkekliğini geri verme, bununla ruhunu yeniden besleme zamanında. Ve bundan ölme zamanında.

Öyleyse kanın dengesi çoktan bozulmuş, değişmiş ve kaybolmuştur. Ve kendini hazmetmekle, kendine akışkanlığını vermekle, kendini uyarmakla, kendine has hareketinde kendini sarsmakla, kendini döllemekle karışmamış mutluluk, eşit olarak pay edilmemiştir. Ama kız kardeş yaşayan birliğinde varlığını sürdürdükçe, bu tözün —kanın— kendini temsil eden dayanağı olabilir; erkek kardeş ise kendine dönmek için bu tözde erir. Oğulun, onu meydana getiren çiftten bağımsızlığında kendisi-için oluşunun teminatı, kız kardeşin yaşayan ayna olmasıdır; yani kendinin özerkliği üstüne bir düşünümün geliştiği bir kaynak olması. Kırmızı kanın ve görünüşün (semblant) birbirine ahenkle karışmasının imtiyazlı yeri. Kız kardeş bu ahenge katılma hakkına sahip değildir. Ve kardeşlerin birbirlerinde yansımalarını (auto-spéculation [3]) kentin tuhafça tanınması, onların birliğini yolundan çoktan saptırmıştır; birinin ötekini mecburen yok etmesi gerektiği olgusunun tamamen etkinleşmesi için kimi zaman kamunun buna tekrar işaret etmesini (re-marque publique) beklemek gerekse bile.

Şu halde eril ve dişil daha önceden bölünecektir. Kadın-anne bundan sonra besleyici ve akışkanlaştırıcı lenf tarafında ısrar edecektir; döngüsel kanamalarında kan kaybettiğinde neredeyse beyaz, toplumun çeşitli üyeleri ve organları ona katılabilsin ve onda kendilerine has kalıcılıklarını bulabilsinler diye maddesinde oldukça nötr ve edilgindir. Erkek (baba), dışsal ötekini içinde kendinde ve kendisi-için eritme yoluyla kendi bireyselliğinin oluşumunda ayak direyecektir; böylece kendi canlılığını, öfkelenebilirliğini, etkinliğini yoğunlaştıracaktır. Bağırsağında, kendinde, ötekini emme anında tikel bir zafer hissederek. Baba-kral, yasanın metninin yazılışında kanı karbonlaştırarak ve görünüşlerin (semblant), bireysel benlerin çeşitli şekillerde kan kaybetmiş atomlarının hızla çoğalışında kanı renksizleştirerek yasanın ikizini üretir. Yani kendini yasanın ikizi olarak —kendinde, oğlunda, karısında farklı farklı— üretir. Kimi tözler, bu süreçte yitmiştir: örneğin yaşayan özerk öznelliği tesis eden kan.

Diyalektiğin indirgenemez hastalık hastalığı, melankolisi. Diyalektiğe tahtını temin eden ama kutsal kâsesini Mutlak Tin’in içinde bile yeniden açan, sonsuz (belirsiz) bir sıvıyı hâlâ köpürten, kanlı tepeye (calvaire [4]) benzeyen pıhtılaşmış kan. Kan pıhtı(ları)sı, lenf(ler), bunlar eğer sulanmadan iyileşebilseydi, tini (sadece) bir yalnızlığa ve bir taş masumluğuna bırakmış olurlardı. Kadınlığın, içinde öldüğü, onu karnında içerebilen ve ona ölmekte yardım edebilen taşa masum denilebilirse.

Demek ki, buradan bu berenin, yani hiçbir söylemin kolayca (yeniden) kapatamayacağı bir yarayı üreten bu darbenin kendini dayattığı etik uğrağa geri dönmek gerekir. Erkek kardeş ile kız kardeş arasındaki ahenkli ilişki, eşit (olduğu söylenen) bir tanımadan ve iki özün zorlama olmadan birbirine sızmasından ibaretti; bu iki özde erkeklik ve kadınlık insani ve ilahi yasadaki evrenselliklerine kavuşurlar. Ama bu karşılıklı uyum, henüz ergenlerken biri ya da öteki eyleme zorlanmadıkça mümkün oluyordu sadece. Yuvayı koruyan tanrıların esenliği içinde, savaştan muaf bir çocukluk halinin neredeyse cennetsel olarak uzaması! Ama bu düşsel güzellikteki ve tertemiz (tertemiz olduğu için) çocuksu sevgiler kısa sürecektir… Ve her biri (erkek ya da dişi) çok yakında, en kötü düşmanının, yadsınmasının (négation), ölümünün denginde olduğunu fark edecektir. Zira yasa, birinin diğerinden farksız bir biçimde değerli olacağı ve ikisinin eşit bir biçimde aynı olacağı bu bölüşümde tutunamaz. Bilinç ne yalınlığında ne de ödevinin pathosu olan bu kusursuz karakterde kendisini yeniden bulacaktır. Demek ki, bilincin, ona belirmiş olan etik özün bu parçası uyarınca davranmaya karar vermesi gerekir, yani bilincin bir cinsiyete doğal aidiyetine tekabül eden bu parçasına. Bir cinsiyete aidiyet ise bilinci, irade dışı bir tecavüze karıştırır ve ona yalnızca iş işten geçtikten sonra kendisini gösterir; artık böylesi bir işlemin taraf tutan karakteri sebebiyle hakarete uğramış bulunan ötekinin karşısındayken. Bununla birlikte, hemen görülecektir ki, kendini bu şekilde suçlu durumuna düşüren ve kabahatli bulunan asla bu tekil varlık değildir. Evrensel bir kendilik hesabına davranan etkisiz bir gölgeden ibarettir o. Ve ayrıca bireysel sorumsuzluğu ne olursa olsun, suçunun cezasını, o suçu işledikten sonra kendini kendinden kopmuş ve ikiye yarılmış halde bulmakla ödeyecektir. Her halükârda, şimdi diğer tarafın kendini ona karşıtlığında ve düşmanlığında ifşa ettiği bu bölünmenin bilincine varır. Her daim tetikte olan bu karanlık güç, eylem gerçekleştiğinde baskın yapar ve bu olayla ilgili bir kendi bilinci edinir: hem ona yabancı kalan hem de aldığı kararı kısmen belirleyen bu bilinç dışı olma ya da bilinç dışına sahip olma bilinci. Böylece öldürülen meçhul saldırganın baba ve evlenilen kraliçenin de anne olduğu ortaya çıkar. Ama yapılabilecek en saf hata, etik bilincin hatasıdır. Çünkü bu etik bilinç, onun kadınlıktan ötürü mecburen itaatsizlik edeceği yasayı ve gücü önceden tanır. Zira etik öz; ilahi, bilinç dışı, dişil yanı bakımından karanlıkta bırakılsa da, onun insani, erkeksi, cemaat taraftarı buyrukları bütünüyle aydınlığa çıkarılmıştır. Ve burada, hiçbir şey suçu affedemez, acıyı hafifletemez. Ve toprağa verilişinde bile, etkisizliğe ve saf pathosa düşüşünde, dişil suçluluğunun ölçüsünü bilmelidir.

Tek bir tasımın (syllogistique) hayran olunacak kısır döngüsü. Burada, bilinç dışının bilinç dışı kalmaya devam ederek, bir bilincin yasalarını tanıdığı varsayılır; o bilinç ise onu bilmezden gelebilir ve yasalarına saygı gösteremediği için onu daha da bastıracaktır. Ama iki etik yasanın, cinsiyet farkının bu iki orada olmaklığın üst üste/alt alta dizilişi —ki zaten, bunların erkek kardeşin ve kız kardeşin ölümünde ortadan kalkmaları gerekir— Kendi’den gelir. Tinin durmaksızın kendini kaldırma (se relever) hareketi bu dizilişi gerekli kılar, bu harekette öteki kuyunun dibine düştükçe tin, kendi piramidinin en tepesine ulaşır. Böylelikle biri, öteki ile bu kuyudan yeni kuvvetler, yeni bir biçim çekmek için çiftleşirken; öteki, tekillikten hiçbir iz bırakmaksızın kendini dağıtan bir tözün altına saklandığı bir toprakta her daim biraz daha geri çekilir. Ve bu töze karşı uygulanmaya devam eden tecavüzün gün ışığına çıkacağının da bir garantisi yoktur. Zira bu iş, pekâlâ onu dehlizinde tekrar ve tekrar mühürlenmiş bir geri çekilmeye itebilir. Veyahut ortaya öylesine başka bir “öz” çıkar ki, ondan kendini dışarıda “meydana çıkarması”nı beklemek, onu çoktan aynıya, sadece insani yasanın bilincine varanın bilinç dışına indirgemiş olmaktır. Demek ki, suç kolayca gözden kaçabilir ve işlem asla bir olguda tamamlanmayabilir. Bu terimlerin veya onların terimlerinin her birini radikal bir biçimde ikiye bölmedikçe, tek bir diyalektik bunların çiftleşmelerini ifade etmeye artık yetmez. Zira her iki karakterin de bir bilinç ve bilinç dışına bölündüğü varsayımı kabul edilirse, her biri bizzat bu karşıtlığı ortaya çıkarmaktaysa, bilinç dışının yasalarının bir bilincin yasasına, ilahi denen yasaların felsefi yasalara, kadınlığın yasalarının erkekliğin yasalarına nasıl çevrilebileceği sorusu açık kalır. Tinin daha sonraki hareketinde bunların farkı nereden çıkacaktır? Ya da daha doğrusu bu hareket, bu farkı nasıl ortadan kaldıracaktır? Bu farkın yasasını koyma, ne olacağını ilan etme hakkını daha sonra, iş işten geçtikten sonra kendisine tanır, bir ilan etme süreci, farktan kendine, aynıya dönme arzusunda farkı çoktan dışlamış olduğu halde. Bu, ayrıca şu şekilde de sorgulanabilir: Eril, söylemsel projesinin yasasını yeniden gözden geçirebilecektir ama dişilin yasasını buyuran da hâlâ odur, kendini de dişili de bilmese bile. Ve her ikisinin de ideal olarak bilinç ve bilinç dışı olması, mevcut durumda bilincin daha ziyade —daha erken mi?— kendini erkeğin tarafına kaldırmasına (se relever) ve bilinç dışının da, annesel olanın imkânsız farklılaşması içinde bastırılmış olarak, dişilin tarafında varlığını sürdürmesine engel olmaz. Bu da erkekteki ve nihayetinde de kadındaki erkekliğin belirli bir ölçüde annesel olanla ilişkilerini ve ona onunla özdeşleşerek ait olma biçimlerini —ki buna her türlü dişil tekilliğin olumsuzlaştırılması da dahildir— diyalektikleştirebileceğini gösterir. Ama dişil için durum bundan farklıdır zira o annesel ve hatta eril olandan farkını bilmez. Bu farkı, sadece (gibi) olma ya da bir (gibi) olmayı reddin soyut dolayımsızlığının kipinde bilir. Onda eksik olan, bir kendi gibi ile tekil ve tümelleştirilebilir olan bağının olumlanması işlemidir.

Kadının kendine geri dönmesine —kendiyle, aynı olarak, özdeşleşmesine— veya doğal bir yansıma (spéculaire) sürecinin ona el koymasına —kendinden çıkmasına— olanak tanıyacak özgül bir yansımasına ne bir bakışı ne de bu yansıma hakkında bir söylemi vardır. Bu yüzden kadın, Tarih’in oluşunda etkin bir yer almaz; zira o duyumsanabilir maddenin henüz farklılaşmamış opaklığından ibarettir. Kendinin kaldırılması (la releve du soi) için töz rezervi (tözü rezerve eden) ya da erkeğin burada ve şimdi olduğu (olmuş olduğu) şey olarak varlıktır. Erkeğin artık olmadığı, çoktan evrensel olana geçmiş olduğu bir sözün şimdisinin, kadın ona kendisinin olan bu yarı-öznellikte ulaştığında ikileşmesi. Öz bilinç olarak sahiplenilememesi. Kadın için, ben asla bene eşit değildir (olamayacaktır) ve o, yalnızca efendinin sahiplendiği bu tekil istemdir; efendinin aynıya tutkusuna hâlâ duyarlı ya da hâlâ başka bir şekilde kendi dublörü olan bir bedenliliğin direngen kalıntısı. Durum bu (kadın böyle) olduğu sürece kadın, Tarih’in söylemini söze dökme sürecini gerçekleştirmez. Bu sürecin, aynı olmayan, kendinden yoksun bir hizmetçisi olarak kalır. Hem bu söylemsellikte hem de efendisinde kendisine yabancılaşmıştır. Kendi özünün —beninin— görüsüne ancak konuşan bir ötekinde bir Sen’de —ya da O’nda (Il)— sahip olur. Kendi istemi, bu efendi karşısında duyulan korkuda, onun olumsuzluğunu içinde hissetmesinde çözülür. Ve bir ötekinin, bu Ötekinin, hizmetinde çalışması, ona özgü olacak bir arzunun etkisizliğini tesis eder.

Ama bu aşağı dünyadan, gün ışığında yaşama hakkından mahrumiyetleri yüzünden ayaklanan kuvvetler, cemaate düşman kesilir ve onu yakıp yıkmakla tehdit eder. Alt-üst etmekle tehdit eder. Doğanın süt annesi olan bu bilinç dışı toprak olmayı reddederek kadınlık, bizzat kendisi için haz, zevk, hatta bilfiil bir etkinlik hakkını da talep edecektir. Böylece evrensel yazgısına ihanet edecektir. Dahası kadın Devlet’in mülküne de zarar verecektir, evrenselden başka bir şey düşünmeyen yetişkin yurttaşla dalga geçerek, onu alaya alarak ve olgunlaşmamış bir ergenin hor görmesine maruz bırakarak. Yetişkin yurttaşın karşısına, oğulun, erkek kardeşin, delikanlının gençliğinin kuvvetini koyarak, kadın bunlarda bir efendinin hükmetme gücünden ziyade, bir eşiti, bir aşığı tanır. Cemaat, kendini böylesi bir hak talebinden yalnızca bu talepleri, cemaati yıkma tehlikesi olan yozlamanın unsurlarıymış gibi bastırarak koruyabilir. Zaten ayaklanmanın bu tohumlarından, genelde, hiçbir şey çıkmaz; bunlar, yurttaşların izledikleri evrensel amaçtan ayrılmış olarak çoktan hiçe indirgenmiştir. Ve hâlâ oldukça dolayımsız bir biçimde doğal olan bu kuvvetleri, tüm cemaat kendi askerlerine dönüştürmekle yükümlüdür, —kadınların arzuladığı— delikanlıları (birbirleriyle) savaşmaya ve kanlı çatışmalarda birbirlerini öldürmeye teşvik ederek. Onlar sayesindedir ki, doğanın hâlâ canlı olan tözü, son kaynaklarını biçimsel ve boş bir evrenselliğe kurban edecektir, kanının son damlalarını artık asla bir aile ocağı sıcaklığında toparlanamayacak kadar çok noktaya saçarak.

Ve eğer bu noktalarda sperm, isim, tam birey, tekrar kalkmalarına/oradan kalkmalarına (se/s’en relever) izin veren temsili bir dayanak bulabilirse, kan artık özerk akışında tekrar-birleşmeyecektir. Ama gözün görmek için kana —en azından mutlak olarak— ihtiyacı olmayacaktır; hatta belki de, Tin’in de (kendini) düşünmek için kana ihtiyacı olmayacaktır.

[1] Mesane ile dış idrar organı arasındaki kanal (ç. n.)

[2] Fransızcaya relever olarak çevrilen Almanca Aufhebung kelimesinin karşılık geldiği anlamlar: “yükseltmek; olumsuzlamak; korumak”tır. Biz tüm bu anlamları içerdiğini düşündüğümüz “kaldırmak” fiilini kullanmayı uygun gördük. (ç. n.)

[3] Burada geçen spéculation kavramı, bu makalenin içinde yer aldığı kitabın başlığında (Speculum de l’autre femme) yer alan speculum kavramına atıfla kullanılmıştır. Speculum kavramının latince anlamı “ayna” dır, ancak tıpta kullanılan anlamı “vücut boşluklarının veya kanallarının [göz, kulak, burun ve özellikle vajina gibi] iyi görülebilmesi için onları genişletmeye yarayan alet” tir. Bu kavramın türetildiği Latince specio fiili ise “bakmak, izlemek, görmek” anlamlarına gelir. (ç. n.)

[4] Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği tepe (ç. n.)

Leave a comment

Filed under çeviri

Comments are closed.