Kriz: Çağdaş dünyanın hakiki ve sahte çelişkisi — Alain Badiou

Alain Badiou — 13 Nisan 2015 — versobooks.com

occup

Kapitalizm küresel genleşmenin doruğunda, semirmeye devam etmekte. Krizler ve savaşlar da kapitalizmin gelişimindeki olağan ritme katkıda bulunuyor.

Modernite her şeyden önce olumsuz bir gerçekliktir. Aslında, gelenekten ayrılıştır. Kastları, asilleri, dini mecburiyeti, gençliğe adım ritüelleri, yerel mitolojileri, kadın tahakkümü, babanın oğlanlar üzerinde mutlak iktidarı ve küçük bir hakim grup ile mahkum emekçiler kitlesi arasındaki resmi bölünmesiyle eski dünyanın bitmesidir. Batı’da Rönesansla açığa çıkıp, 18. yüzyıldaki Aydınlanmayla pekiştirilen, ve üretim tekniklerinde açılan emsalsiz çığırlarla, ölçüm, dolaşım, iletişim araçlarının sürekli damıtılmasıyla maddeleşmiş bu hareketin üzerine hiçbir şey geri gelemezdi.

Belki en çarpıcı nokta, gelenek dünyasından bu ayrılışın, insanlığı kavurmuş bu esaslı kasırganın sadece üç yüzyılda binlerce yıldır süregelen örgütlenme biçimlerini silip süpürmüş olmasıdır. Bu ayrılış sebeplerini ve kapsamını algıladığımız öznel bir kriz yaratır; bunun en bariz yanlarından birisi, özellikle genç insanların kendilerine bu yeni dünyada yer bulmakta karşılaştıkları aşırı ve artan zorluktur.

Gerçek kriz budur. Bazen bunun finansal kapitalizmin krizi olduğunu sanıyoruz. Hayır — hiç de bile! Kapitalizm dünyanın her tarafında, her yerde genişlemektedir, semirmeye devam etmektedir… Savaşlar ve krizler onun gelişimindeki olağan ritme katkıda bulunur. Rekabet biçimlerinin temizlenmesi ve kazananların harcanabilir kapitalin tahayyül edilebilen en yüksek rakamı ellerinde biriktirmelerini sağlaması açısından acımasız fakat bir o kadar da gerekli araçlar da buradadır.

Kesin bir nesnellikle bulunduğumuz yerden, yani kapitalin tekelleşmesi açısından nerede olduğumuzu hatırlayalım: Dünya nüfusunun %10’u döner sermayenin %86’sına sahiptir; %1’i %46’sına sahiptir ve dünya nüfusunun %50’si tam olarak hiçe, %0’a sahiptir. Neredeyse her şeye sahip olan %10’un, hiçbir şeye sahip olmayanlar ile asla eş tutulmak istemediğini kolayca anlayabiliriz. Bunun gibi, geri kalan %14’ü paylaşan çok sayıda kişi, sahip oldukları varlığa sıkıca tutunmayı deli gibi arzular. İşte bu yüzden sık sık —ırkçılık ve milliyetçilik de bunda rol oynar— hiçbir şeyi olmayan %50’de gördükleri korkunç “tehdit” karşısında savunma duvarı kurulmasına dönük sayısız baskıcı tedbire destek verirler.

O halde diyebiliriz ki, Occupy Wall Street hareketinin halkı birleştirdiği varsayılan “Biz %99’uz” sloganı tamamen boştur. Batı dediğimiz varlık aslında, %10’luk hakim aristokrasiye ait olmasalar da küreselleşmiş kapitalizme küçük-burjuva destek bölüğü olan insanlarla dolu; şu meşhur orta sınıf olmasaydı demokratik vahanın hayatta kalma şansı hiç olmazdı. Aslında %99 olmanın —simgesel olarak da— yanına bile yaklaşamayan Wall Street işgalcisi cesur genç insanlar (aslında en başından beri) “hareket” partisi bitince kaybolmaya mahkum, kenetlenmiş bir demet insandan fazlasını temsil etmiyordu. Elbette, hiçbir şeye sahip olmayan veya gerçekten çok az şeye sahip olanların gerçek kitlesine kendilerini kalıcı anlamda bağlamayı becerselerdi; yani %14’te bir payı olanlar —özellikle entelektüeller— ile, halkın hiçbir şeyi olmayan %50’sini (en başta işçiler ve köylüler, sonra orta sınıfın daha alt, en güvencesiz, en kötü ücretli tabakası) çaprazlayan bir politik yol izleyebilselerdi, işler değişirdi. Bu politik stratejinin mümkünatı vardır— 60lar ve 70lerde Maoizm bayrağı altında denenmiştir. Daha yakın zamanda da Tunus ve Kahire’deki iş(ti)gal [occupation] hareketlerinde, hatta Oakland’de bile (iskele işçileriyle etkin bir bağlantının en azından ana hatları bulunmaktaydı) bu denenmiştir. Her şey, mutlak olarak her şey, bu ittifak ve uluslararası düzeyde politik örgütlenmeyle gelecek belirleyici uyanışa [rönesansa] bağlıdır.

Fakat mevcut durumda —bu hareket aşırı zayıf haldeyken— gelenekten ayrılışın, küresel kapitalizmin yapılandırdığı dünyada meydana getirdiği nesnel, ölçülebilir sonucu, ancak demin bahsettiğimiz şey, yani küçücük bir oligarşinin kendi yasasını, hem yalın asgari yaşamkalım düzeyindeki halkın ezici çoğunluğuna, hem de Batılılaşmış —yani tabi kılınmış ve kısır— orta sınıflara dikte etmesi olabilir.

Peki toplumsal ve öznel düzeyde ne oluyor? 1848’de Marx bize bu gerçekliğin çarpıcı bir tarifini vermişti, onun kendi çağına kıyasla şimdi bu tarif ebediyen daha geçerlidir. Yaşına rağmen inanılmaz genç kalmış bu metinden birkaç satırı alıntılayalım:

“Burjuvazi, üstünlüğü ele geçirdiği her yerde, bütün feodal, ataerkil, romantik ilişkilere son verdi… Dinsel tutkuların, şövalyece coşkunun, darkafalı duygusallığın en ilâhi vecde gelmelerini, bencil hesapların buzlu sularında boğdu. Kişisel değeri, değişim-değerine indirgedi… Burjuvazi, şimdiye dek saygı duyulan ve saygılı bir korkuyla bakılan bütün mesleklerin halelerini söküp attı. Doktoru, avukatı, rahibi, şairi, bilim adamını kendi ücretli emekçisi durumuna getirdi.” [Komünist Manifesto (kurtuluscephesi.com)]

Burada Marx gelenekten ayrılmanın—burjuva kapitalist bir biçim aldığında— insanlığın simgesel örgütlenmesinde gerçekte ne kadar devasa bir kriz açtığını tarif ediyor. Cidden binlerce yıl boyunca insan yaşamındaki fıtri farklar hiyerarşik biçim altında düzenlenmiş ve simgelenmişti. En önemli ikilikler, mesela yaşlı ve genç, adamlar ve kadınlar, ailemin içinde ve dışında, yoksullar ve muktedirler, benim mesleğim ve diğerleri, yabancılar ve hemşeriler, asiler ve imanlılar, avamlar ve soylular, kasaba ve kır, kol gücüyle çalışanlar ve beyin gücüyle çalışanlar — bunlar hep (dilde, mitolojilerde, ideolojilerde ve tesis edilmiş dinsel modellerde) birbiriyle üst üste örtüşen birçok hiyerarşik sistemden oluşan bir küme içinde herkesin yerini tayin eden düzenli yapılara müracaat ile ayırt edilirdi. Mesela soylu bir kadın kocasının astıydı ama avam bir adamın üstüydü; zengin bir burjuva bir dük karşısında diz çökerdi, ama hizmetkarları da onun karşısında diz çökerlerdi; bunun gibi, şu veya bu Kızılderili kabilesinden bir kadın, kendi kabilesinden bir savaşçının gözünde neredeyse bir hiç iken, (belki bu savaşçının nasıl işkence edeceğini kararlaştırdığı) başka kabileden bir esirin gözünde neredeyse en muktedir kişiydi. Ve Katolik Kilisesinin yoksul bir müridi kendi papazına göre çok az önem taşırken, Protestan bir asiye kıyasla kendisini en seçkin kişilerden biri sayabilirdi, hatta bunun gibi, azat edilmiş bir adamın oğlu, tamamen babasına bağlı da olsa, kocaman bir ailenin başındaki bir siyah adamı kendi kişisel kölesi yapabilirdi.

Böylece bütün geleneksel simgeleme, bireylerin toplumdaki yerlerini belirleyen düzenli bir yapıya, dolayısıyla bu yerler arasındaki ilişkilere yaslanıyordu. Gelenekten kopuş ise aslında, genel üretim sistemi olarak kapitalizmin gerçekleştirdiği haliyle, etkin herhangi yeni bir simgeleme önermez, bunun yerine sadece ekonominin acımasız ve bağımsız oyununu getirir: Marx’ın “bencil hesapların buzlu suları” dediği şeyin tarafsız, simgesiz hükmünü getirir. Bunun sonucu simgelemede tarihsel bir krizdir. Bugünkü gençlik bu yüzden büyük bir yönelim ıstırabı çekmektedir.

Tarafsız bir özgürlük örtüsü altında paradan başka hiçbir evrensel gönderge önermeyen bu krizle yüzyüze gelindiğinde, olası iki çözüm olduğuna inanmamız beklenir. Ya “kriz yoktur ve olamaz” dememiz ve tarafsız pazar hesaplamaları altında ezilen liberal “demokratik” özgürlükler modelinden daha iyi hiçbir şey bulunamayacağını iddia etmemiz; ya da geleneksel —yani hiyerarşik— simgelemeye dönülmesi için tepkisel bir arzu duymamız beklenir.

Benim görüşüme göre bu rotaların ikisi de çok tehlikeli çıkmazlardır, ve giderek daha çok kan döken bu ikili çelişki insanlığı sonu gelmez bir savaşlar döngüsü içine çekmektedir. Hakiki çelişkinin rol oynamasını engelleyen sahte çelişkilerde karşılaştığımız sorun tamamen budur. Düşünce ve eylemimizin çerçevesini kurması gereken hakiki çelişkide karşı karşıya konan şeyler, hiyerarşikleştiren simgesel gelenekten kaçınılmaz ayrılışın iki farklı kurgusudur: Bir yanda Batılı kapitalizmin korkunç eşitsizlikler ve hastalıklı çalkantılar yaratan simgesiz kurgusu, öbür yanda Marx ve çağdaşlarının eşitlikçi bir simgeleme icat etmeyi önermesinden beri genelde “komünizm” denilen kurgudur.

Komünizmin geçici tarihsel yenilgisinden —SSCB ve Çin’de devlet sosyalizminin başarısızlığından— sonra, modern dünyanın asli çelişkisi sahte bir çelişkiyle maskelenmiştir. Gelenekten ayrılma ile yüzyüze gelindiğinde, sahte bir çelişki tesis edilmiştir: Bunun bir yanında baskın Batı’nın tarafsız, kısır, saf olumsuzluğu; öbür yanında ise sık sık dinsel anlatıların çarpıtılması kılığına giren faşist bir tepki vardır — eski hiyerarşilere dönülmesini önerir ve bu uğurda gerçek zayıflığını maskelemek üzere tasarladığı görkemli bir şiddet uygular.

Aralarındaki çatışmalar ne kadar şiddetli gözükse de, bu varsayılan karşıtlık her iki tarafın çıkarlarına da hizmet eder. İletişim araçları üzerindeki denetimleri yoluyla genel çıkarlara el koyarlar ve her bir kimseyi “Batı yahut Barbarlık” arasında sahte bir tercih yapmaya zorlarlar. Böyle yapmakla, insanlığı felaketten kurtarabilecek tek küresel kararlaşmanın ilerleyişini durdururlar. Bu kanı —ben buna bazen komünist fikir diyorum— gelenekten ayrılış hareketinin içinde bile eşitlikçi bir simgeleme yaratmaya çalışmamız gerektiğini ilan eder. Eşitlikçi simgeleme, kaynakların kolektifleştirilmesine, eşitsizliklerin etkin olarak yok edilmesine, ve —eşit öznel haklar arasında— farklılıkların tanınmasına rehber olabilecek, düzen ve biçim verebilecek, nihayetinde devlet tarzındaki ayrık yetke biçimlerinin solup gitmesini sağlayacak istikrarlı bir öznel katman olmalıdır.

Yani öznelliğimizi tamamen yeni bir göreve adamamız gerekir: İki cephede birden mücadele ederek —hem simgelemenin kapitalist hesapların buzlu sularında boğulmasına karşı, hem de eski düzeni geri getirmeye niyetli tepkisel faşizme karşı— kaynakların toptan paylaşımına dayanan, müşterek kuralları yaygın kurallara dönüştürerek farklılıkları tekrar ve yeniden yapılandıran eşitlikçi bir simgelemenin icat edilmesi.

Bize —Batı’daki insanlara— gelirsek, biz en başta bir kültürel devrim ilerleyişine girmeliyiz: Yani olan bitene dair görüşümüzün diğer herkesten üstün olduğuna dair mutlak arkaik kanımızı silkeleyip atmalıyız. Aslında mevcut görüşümüz, 19. yüzyılda kapitalizmin duyusuz, acımasız eşitsizliğinin ilk büyük eleştirmenlerinin arzuları ve öngörülerinin halen çok gerisindedir. Ayrıca bu büyük önceller şunu da görmüşlerdir: Politikanın demokratik sayılan örgütlenme, gülünç seçim ritüelleri ile, politikanın toptan rakiplik ve hırsın yüksek çıkarlarına tabi kılınması üzerinde bir örtüden ibarettir. Bu eleştirmenlerin —sözünü esirgemeyen netlikleri ile— “parlamenter gerzeklik” dedikleri acınası gösteriyi bugün her zamankinden iyi görebiliriz.

“Batılı” kimliğin kitlesel olarak terk edilmesi, tepkisel faşizmlerin mutlak reddi ile birleşerek, eşitlikçi değerlerimizin gücünü doğrulayabilmemiz için gereken olumsuz zamanı teşkil eder. Sahte çelişkinin oyuncakları olmamamız ve kendimizi gerçek çelişki içinde tesis etmemiz, öznellikleri değiştirecektir; ve en sonunda, özel mülkiyet ve rekabeti kaldırarak onların yerine Marx’ın “özgür üreticiler birliği” dediği şeyi koyacak politik kuvveti icat etmelerine olanak sağlayacaktır.

Türkçesi: Evrim Şaşmaz, Işık Barış Fidaner

Kaynak: Fraksiyon.org

1 Comment

Filed under çeviri, makale

One response to “Kriz: Çağdaş dünyanın hakiki ve sahte çelişkisi — Alain Badiou

  1. Pingback: Katı Olan Herşey Yüceltiliyor — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER