Uzakınlık (1) — Jacques-Alain Miller

2008, Türkçesi: Işık Barış Fidaner

Lacan’ın “yakınlık” [intimité] teriminden türettiği uzakınlık [extimité] terimi, Seminer’de iki üç kere geçer. Bu terimi bir ifadelendirmeye, bir yapıya dönüştürmek, onu bir S1 olarak üretmek, böyle bir imleyenle ilk karşılaşmanın vereceği kafa karışıklığının ötesine ulaşmak bize düşecektir.

1. $

Analistlere göre, salt analiz deneyimine atıf yapmak yanıltıcı olur; zira Freud ve Lacan’ın çalışmaları da bizim psikanalizle olan ilişkimizin parçasıdır. Ve Lacan’ın Seminer’inin ilk on yıllık konusunu oluşturan Freudcu metinler üzerine tefsirlerin, Orta Çağların lectio’suna benzemediği söylenemez. O zamanlar, bir ustanın dersi üç kısma bölünürdü: littera, sensus ve sententia. Littera metnin inşa edilme düzeyidir, en gramatik düzeydir; sensus imlenenin düzeyidir, aleni ve kolay anlam düzeyidir; sententia ise anlamın derinden anlaşılmasıdır. Ancak bu sententia düzeyi tefsir disiplinini gerekçelendirebilir.

Lacan’ın öğretisinin koyduğu mesele tam olarak şudur: Freud’un bir tefsiri bu öğretinin değişmezlerinden biridir. Dahası, kendi deyişlerinden Lacan düsturlar veya sententia‘lar yapar (Orta Çağda bu sözcük “basmakalıp” anlamına da gelirdi). Böylece Lacan, Lacan’dan nelerin tekrarlanması gerekeceğini Başkasının seçmesine izin vermez — çünkü basit formüllerle, ya da en azından basit gözüken formüllerle ifade ederek kendi düşüncesini biçimleştirir. “Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır.” “Arzu Başkasının arzusudur.” ve “İmleyen özneyi bir başka imleyene göre temsil eder” Lacan’ın sententia‘larıdır. Mevcut görevimizin bir kısmı bu sententia’ları elden geçirerek bir florilegium içinde derlemektir. Bunu Lacan için yaparız, çünkü o kendisini sözcüğün ortaçağdaş anlamıyla bir otör, yani ne dediğini bilen birisi sayıyor gözükmektedir.

Fakat sententia‘larına rağmen Lacan bir otör değildir. Onun çalışması bir öğretidir. Bunu dikkate almak zorundayız; şunu bilmeliyiz ki, bu yıldızı izlememiz, öğretiyi senkronize edip dogmalaştırmaktan kaçınmamızı, çelişkilerini, antinomilerini, çıkmazlarını ve zorluklarını gizlemekten ziyade vurgulamamızı gerektirir. Zira analiz deneyimi üstüne bir öğreti, ilerlemekte olan bir çalışmaya benzer, metin ile deneyim arasında bir gelgit hareketi gerektirir.

2. Uzakınlık [extimité]

Niye bu başlık? Birincisi, geçen yıl dikkatimi Lacan’ın öğretisindeki dörtlü yapıları toplamaya, geliştirmeye, ifadelendirmeye vermiştim; bunun sonucunda bana öyle geliyor ki uzakınlığın ele alınıp biçimleştirilmesi bu yapılardan ayrı olarak yapılmalıdır. İkincisi, bu uzakınlık sorusunu görmezden gelemedim çünkü kendimi özellikle Simgeseldeki Gerçek meselesine vakfediyorum. İşe bakın ki uzakınlık, Lacan’ın simgeseldeki gerçeği sorunsal bir tarzda adlandırmak için kullandığı terimdir. Üçüncüsü, bana öyle geliyor ki bu terim büyük kristalleşme potansiyeline sahiptir. Bu noktadan yola çıkılarak analiz deneyimindeki ve Lacan’ın öğretisindeki sorunlar tekrar düşünüldüğünde, pratiğimizden çıkmış bir dizi dağınık meselenin sahiden yerine oturduğu fark edilir. Dördüncüsü, bu “uzakınlık” ifadesi, dahili olanla harici olan arasındaki ikili-bölüntüde bulunması beklenen psişeciliğe dair yaygın zırvalardan kaçabilmek için gereklidir.

Fakat gelin bu son şeyi nitelendirelim, zira bu ikili-bölüntü tatmin edici değildir demek yetmez; onun yerine gelecek bir ilişkiyi de ayrıntılandırmak zorundayız. Sahiden, bu dahili-harici ikili-bölüntüsüne kaymak o kadar kolaydır ki, kendi kullanımımız için onun yerine geçecek başka bir ilişkiye ihtiyaç duyarız, şu çizimle temsil edeceğimiz olası en basit ilişkiye:

ext1

Lacan’ın bu çok basit şeması şu demektir: harici olan dahili olanda mevcuttur. En dahili olan —”yakınlık”ın [l’intime] sözlük tanımı böyledir—, analiz deneyiminde, bir hariciyet niteliği taşır. İşte bu yüzden Lacan uzakın terimini icat etmiştir. Bu sözcük sahiden henüz kullanımda değil. Ama biraz çaba ve şans ile, belki —birkaç yüzyıl içinde— Académie Française sözlüğünde kendine yer bulacaktır.

Gözlenmelidir ki interior terimi bize Latinceden gelen bir kıyaslayıcıdır, süperlatifi de intimus‘tur. Burada, dil tarafından dahili olanın en derin noktasına ulaşmak için bir çaba bulunur. Şunu da belirtelim: sözlüklerde edebi eserlerden alıntılar yapılması gösterir ki, en yakınlıklı olanın aynı zamanda en gizli şey olduğu, yaygın olarak, sürekli söylenmektedir. Dolayısıyla, paradoks gereği, en yakınlıklı şey bir berraklık noktası değil, bir matlık noktasıdır. Ve bu matlık noktası genelde belli kılıfların gerekliliğini kurmakta kullanılır, en yaygını dinsel kılıf olmak üzere, birazdan göreceğimiz gibi.

3. A —> $

Uzakınlık yakınlığın zıttı değildir. Uzakınlık şöyle der: yakınlık Başkasıdır —yabancı bir beden gibi—, bir parazittir. Fransızcada, “yakınlık” teriminin doğum tarihi onyedinci yüzyılda bulunabilir; mesela Madame de Sevigné’nin Mektuplaşma‘sında bulunur, bu yakınlık modelinden şöyle bir cümle gelir: “Bütün bu ayrıntıları kalbimin yakınlığı ve sevgisiyle sana söylememek elimde değil, eşsiz hassaslıkta bir hizmetçiye içini döken birisi gibi.” Fransızca dilinde “yakınlık” teriminin ilk örneklerinden birinin halihazırda hassaslıkla dolu birisine kalbini açma, bir tür itiraf ilişkisi barındırması hoş değil mi?

Psikanalizde en baştan kendimizi yakınlık kaydı içine yerleştirmek bize doğal gözükür, zira analiz kadar yakınlıklı hiçbir deneyim yoktur, ki hususi olarak yürütülür ve güven gerektirir, kısıtlamalardan olabildiğince muaf olmalıdır, öyle ki danışma odalarımızda —yakınlığın itiraflarına ayırılmış bu yerlerde— analizanlar, başka birinin evinde olsalar da, bazen kendi evlerindeymiş gibi davranırlar. Böyle bir analizanın analistinin kapı eşiğine gelirken cebinden kendi ev anahtarını çıkarmasıyla bu hal doğrulanır.

Fakat, analistin analizanın yakın bir arkadaşı olduğunu asla söyleyemeyiz. Analist, aksine, bu yakınlığa tam olarak uzakındır. Belki de bu, insanın kendine ait bir eve sahip olamayacağını gösterir. Belki de psikanaliz tarihinde Yahudi rolünü bunca ayrık ve bunca sürekli kılan, psikanalizin bu uzakınlık konumudur.

Uzakınlık terimini bu yoldan kullanırsak, neticede onu bizzat bilinçdışı ile eşdeğer kılabiliriz. Bu anlamda, öznenin uzakınlığı Başkasıdır. ‘Mektubun Aracılığı’nda (Écrits, 172) bulduğumuz şey, Lacan’ın “kendime özdeşliğimi kabullenmemin kalbinde beni kıpırdatan o olduğu için kendimden daha bağlı olduğum bu başkası” dediği şey budur — Başkasının uzakınlığının öznenin kendine özdeşliğinin sallantısına bağlı olduğu yer burasıdır. Yani A -> $ yazmanın gerekçesi budur.

Bu uzakınlık noktasının birçok kılıfı bulunur, bunlardan birisi de dinsel kılıftır. Aziz Augustine Tanrıdan bahsederken interior intimo meo, “en iç oluşumdan daha dahili” der. Yani Tanrı burada (kendi içinde hiçbir sevilecek yanı olmayan) bu uzakınlık noktasını örten bir sözcüktür. Bu da şu şemayı getirir:

ext2

Burada öznenin çemberi yakınlığının en yakını [intime] olarak Başkasının uzakınlığını içerir. Belli bir anlamda bu, Lacan’ın, Başkasının söylemi olarak bilinçdışından bahsettiğinde, yakınlığımdan daha yakın olup beni kıpırdatan bu Başkası dediği şeydir. Ve radikalce Başkası olan bu yakını Lacan tek sözcükle ifade etti: uzakınlık.

Bu terimi psikiyatrik kliniğe uygulayarak, otomatizme, Başkasının ve onun söyleminin mevcudiyeti altında yakınlığın tam merkezinde açıkça belirdiği ölçüde “uzakın otomatizm” diyebiliriz. Analiz kliniğinde, ilginçtir, tanıya dair tereddütler analistte her seferinde uzakınlığın işaretlendirildiği zaman çıkar, örneğin analist saplantı ile psikoz arasında kalır, başka bakımlardan biri çok açıkça diğerinden ayırt edilmiş olsa bile. Konuşan oluşa göre uzakınlık sahiden o kadar yapısaldır ki hiçbir analist onunla asla karşılaşmadığını söyleyemez, en azından kendi tereddüt etme deneyiminde karşılaşmıştır.

4. a ◊ A

Şimdi önceki şemamızdakinden farklı bir boyutu getirmek üzere, küçük a‘yı Başkasının ortasına koyalım. Yapı aynıdır ama bu sefer harici çember Başkasına aittir ve merkezi alanda, uzakınlık alanında, a iş(ti)gal eder

ext3

Bu, önceki şemanın yadsınması değil, aynı yapının farklı bir değerlendirme için yeni bir kullanımıdır. Tartışmamızın bu noktasına kadar, Başkası kavramını bariz bir şey gibi kullandık. Şimdi, uzakınlık sorusu bizi bu kavramı sorunsallaştırmaya, Başkasının başkalığı sorusunu (Başkası gerçekte niye başkadır?) sormaya yöneltiyor.

“Başkasının Başkası nedir?” Başkasının başkalığına zemin bulmak için Lacan bu çok basit soruyu sorar. Bu Başkasının Başkasının özne olduğunu söylemek bizi pek ileri taşımazdı, tam olarak şu nedenle: analiz deneyiminin öznesi hiçbir şey değildir, men edilmiş bir işlevdir.

Lacan’ın birinci denemesi imleyenin Başkasının Başkasının, yasanın Başkası olduğunu öne sürmekti. Psikozlar üzerine makalesini bu hipotezle neticelendirir [1]. Başkasının önüne Yasayı çıkaracak bir Başkası varolacaktı. Bu bir üst-dilin varolmasını, Yasa olmasını gerektirecekti, zira mutlak olarak Yasa bir üst-dildir.

Sonraki Lacan, Lacan’ın aksine düşünerek, bunun zıttını söyler: “Başkasının hiçbir Başkası yoktur,” yani “üst-dil yoktur.” O bunu kime söyler? O bunu önceki Lacan’a söyler. Yani bu akılcılık çabasını dogmalaştırmayla karıştırılması için bir sebep yoktur. Ayrıca belirtelim ki bu meşhur sententia, “Başkasının hiçbir Başkası yoktur,” Babanın-Adının değersizleştirilmesini ve çoğullaştırılmasını gerektirir. Ama aynı zamanda Başkasının başkalığına zemin bulunmasında problem yaratır. Sahiden, nedir bu, bu Başkası, bir evrensel işlev, bir soyutlama değil de nedir? Mesela peder Takatsuga Sasaki’nin verdiği tepki: bu türdeki soyutlamanın Japon dilinde imkansız gözüktüğünü bize söylemesi, bu dilde hiçbir Başkasının olmadığını, onun yerine başkalık ve çoğulluğun çeşitli kategorilerinin bulunduğunu söylemesi, buna tanıklık eder.

Dinsel kılıf yoluyla tecrübe ettiğimiz Başkası, tümdeğerlidir. Bu tam olarak Hıristiyanlıkta komşu denilen şeydir. Uzakınlığı boşa çıkarmanın bir yoludur bu; yaygın olmanın, uygunluğa uygun olmanın zeminidir. Asli olarak, evrensel olarak, bu uygunluğa aittir. Ama eğer Başkasının hiçbir Başkası yoksa, onun başkalığının zemini nedir?

Başkasının hiçbir Başkası olmadığı zaman Başkasının başkalığının zemini olan şey tam olarak jüisanstır. Başkasının gerçekten Başkası olması jüisans ile ilişkisi içinde olur. Demek ki hiçkimse, Başkasının başkalığının zemini olarak, bir imleyeni alamaz, çünkü imleyenin kendi yasası birisinin diğeriyle (ve tersi) her zaman yerdeğiştirebilmesini gerektirir. İmleyenin yasası sahiden tam olarak 1-2’nin yasasıdır, ve bu boyut içinde, sanki bir demokrasi, bir eşitlik, bir topluluk, bir barış ilkesi varmış gibidir. Artık görmeyi denediğimiz şey Başkasını başkası kılan şeydir, yani onu belirli, farklı kılan şeydir, ve Başkasının başkalığının bu boyutu içinde, savaşı buluruz. Mesela ırkçılık, tam olarak, farkı içinde kavranan Başkasına dönük bir ilişki meselesidir. Ve ben hiç sanmam ki “hepimiz akran-oluşlarız” teması üzerine cömert ve evrensel herhangi bir söylemin bu meseleye ilişkin herhangi bir etkisi olmuş olsun. Neden? Çünkü ırkçılık, tam olarak Başkasının başkalığının zeminine, başka deyişle onun jüisansına yönelen bir nefreti meydana çağırır. Eğer hiçbir karar, hiçbir irade, hiçbir miktarda muhakeme ırkçılığı silip süpürmeye yetmiyorsa, bu sahiden, Başkasının uzakınlık noktası üstüne kurulu olmasındandır. Bizzat akran-oluşlara yönelen bir imgesel saldırganlık meselesinden ibaret değildir bu. Irkçılık kişinin Başkasının jüisansına dair ne hayal ettiği üzerine kuruludur; jüisansı Başkasının kendi deneyimleme yolundan, bu belirli yoldan duyulan nefrettir. Irkçılığın varoluş sebebinin İslamcı komşumuzun çok gürültülü partiler yapması olduğunu da pekala düşünebiliriz; ne olursa olsun bu bir olgudur: gerçekteki mesele, onun kendi jüisansını bizimkinden farklı bir yoldan alıyor olmasıdır. Böylece Başkasının yakınlaşması ırkçılığı kötüleştirir: yakınlaşma olduğu anda birbiriyle bağdaşmayan jüisans şekilleri karşı karşıya gelirler. Zira insanın komşusunu uzaktayken sevmesi basittir, yakındayken sevmesiyse farklı bir sorundur. Irkçı hikayeler her zaman Başkasının bir artakalan-keyif / fazlalık-keyif elde etme yoluna dairdir: ya çalışmıyordur veya yeterince çalışmıyordur, ya da işe yaramazdır veya biraz fazla faydalıdır, ama hal ne olursa olsun, ona her zaman layık olmadığı bir parça jüisans bahşedilmiştir. Bu yüzden hakiki tahammülsüzlük, Başkasının jüisansına olan tahammülsüzlüktür. Tabii ki, ırkların varolduklarını inkar edemeyiz, ama Lacan’ın sözleriyle, söylem ırkları oldukları ölçüde, yani öznel konum gelenekleri oldukları ölçüde varolurlar.

(2)

Notlar

[1] Bkz. “Psikozun herhangi bir imkanlı tedavisinin olup olmadığı üzerine.”

3 Comments

Filed under çeviri