Psikanaliz — Sigmund Freud

Cogito Sayı 49 (TR: Begüm Kovulmaz)

Psikanaliz terimi, yirminci yüzyılın ortalarına dek Britannica Ansiklopedisi’nde (en azından ansiklopedi dizininde) yer bulamamıştır. Sözcüğe, 1922 yılında yayımlanan On İkinci Basım’ın “Davranışçılık” ve “Psikoterapi” gibi maddelerinde rastlanır. Psikanaliz, ilk defa On Üçüncü Basım’da (1926) başlı başına bir konu olarak ele alınmıştır ve editör bu maddeyi yazması için, dönemin en yetkin otoritesi Sigmund Freud’a başvurmuştur.

PSİKANALİZ: Freudcu Okul. 1880-1882 yılları arasında, Viyanalı hekim Dr. Josef Breuer (1842-1925), şiddetli isteri nöbetleri geçiren bir kızı, keşfettiği yeni bir yöntem aracılığıyla tedavi ederek hastalığın çeşitli belirtilerinden kurtarmayı başardı. Semptomların, kızın hasta babasına baktığı sıkıntılı bir dönemde edindiği izlenimlerle bağlantılı olduğunu düşünmekteydi. Bu yüzden, kızı hipnozla uyutarak hafızasında bu bağlantıları araması ve “patojenik” sahneleri bu süreçte ortaya çıkan duyguları baskı altında tutmadan yeniden yaşaması için yönlendirdi. Sonuçta, söz konusu semptomun bir daha ortaya çıkmamak üzere yok olduğu anlaşıldı.

Bu çalışmalar, Charcot ve Pierre Janet’in histerik semptomların kökeniyle ilgili araştırmalarından daha önce yapılmıştı, dolayısıyla Breuer’in keşfi tamamen özgündü. Fakat o dönemde araştırmalarını derinleştirmedi ve bu konudaki çalışmalarına yaklaşık on yıl sonra, Sigmund Freud’la birlikte devam etti. 1895’te yayımlanan Histeri Üzerine Çalışmalar (Studien über Hysterie) adlı ortak yapıtlarında Breuer’in keşflerini anlattılar ve bunları Katarsis kuramı aracılığıyla çözümlemeyi denediler. Bu hipoteze göre, histerik semptomlar bilinçli etkiden alıkonulan ve saptırılarak bedensel inervasyona (Konversiyon) dönüşen bir zihinsel sürecin enerjisinden kaynaklanmaktaydı. Böylelikle, histerik semptom engellenen bir zihinsel edimin yerini alıyor ve bu edime sebep olduğu düşünülen olayın hatırasının yerine geçiyordu. Dolayısıyla, tedavi de yolundan sapan duygunun serbest bırakılması ve normal bilinç süreçlerine yönlendirilerek boşaltılmasıyla mümkün oluyordu (Abreaction/Duygusal Boşalma). Katartik tedavi mükemmel terapötik sonuçlar verdi, ancak bunların kalıcı olmadığı ve hasta ile hekim arasındaki kişisel ilişkiye bağımlı olduğu anlaşıldı. Daha sonra bu araştırmaları tek başına yürüten Freud, tedavi yönteminde değişikliğe giderek hipnoz yerine serbest çağrışım tekniğini kullanmaya başladı. Zaman içinde iki farklı anlamda kullanılmaya başlanan “psikanaliz” terimini icat etti: (1) sinir hastalıklarının sağaltımında kullanılan özel bir tedavi yöntemi (2) isabetli bir biçimde “derinlik psikolojisi” olarak da tanımlanan bilinçdışı zihinsel süreçler bilimi.

Psikanalizin Alanına Giren Konular: Belirli hastalar söz konusu olduğunda diğer tüm tedavi yöntemlerinden daha iyi sonuç verdiği için, psikanalizin terapötik önemini destekleyenlerin sayısı giderek artmaktadır. Başlıca uygulama alanına histeri, fobiler ve saplantılı haller gibi daha hafif nevrozlar girmektedir, fakat kişilik bozuklukları, cinsel ketleme ya da anormallik gibi sorunlarda da belirgin düzelmeler ve hatta iyileşme sağlayabilir. Dementia praecox [zamansız bunama, bugün şizofreni olarak anılır] ve paranoya üzerindeki etkileri kesin olmamakla birlikte, elverişli koşullarda, psikanaliz tekniğiyle şiddetli ruhsal çöküntüler bile kontrol altına alınabilir.

Her durumda, tedavi süreci hem hekimin hem hastanın oldukça özverili davranmasını talep eder: hekimin özel eğitim alması, her hastasını yakından tanımaya uzun zaman ayırması gerekirken, hasta da önemli maddi ve manevi fedakârlıklarda bulunmaya razı olmalıdır. Bununla birlikte, alınan sonuçlar çoğunlukla çekilen sıkıntıları telafi eder niteliktedir. Ancak psikanaliz, tüm psikolojik rahatsızlıklara iyi gelen bir panacea [1] (“cito, tute, jucunde”) [2] işlevi görmez. Aksine, psikanaliz bu tür hastalıkları tedavi etmenin sıkıntıları ve kısıtlamalarını ilk kez açıkça ortaya koymakta faydalı olmuştur.

Psikanalizin terapötik neticeler vermesi, bilinçdışı zihinsel edimlerin bilinçli edimlerle yer değiştirmesiyle mümkündür ve bu sürecin etkili olması için, tedavi altına alınan rahatsızlıkla doğrudan ilişkili olması gerekir. Bilinçdışı zihinsel edimleri bilinç düzeyine çıkarmak için, hastanın zihnindeki içsel dirençler çözümlenir. Muhtemelen, gelecekte psikanaliz terapötik bir yöntemden çok bilinçdışının bilimi olarak değer kazanacaktır.

Derinlik Psikolojisi. Derinlik psikolojisi açısından psikanaliz, zihinsel yaşamı üç ayrı perspektiften değerlendirir: bunlar, dinamik, ekonomik ve topografik görüşlerdir.

Bu bakış açılarının ilkine, dinamik görüşe göre, psikanaliz tüm zihinsel süreçleri (dış uyaranların algılanması hariç) birbirini destekleyen ya da engelleyen, birbiriyle birleşen, karşılıklı uzlaşan vs kuvvetlerin karşılıklı etkileşimini temel alarak ortaya koyar. Aslında bütün bu kuvvetler birincil olarak içgüdülerin doğasında vardır; yani, biyolojik kökenlidirler. Ayırıcı özellikleri muazzam (somatik) bir süreklilik ve yedek kuvvet birikimidir (“yineleme zorlanımı”); zihinde, ruhsal enerji yüküne (kateksis) sahip imaj ya da düşünceler olarak temsil edilirler. İçgüdüler kuramı, diğer bilim dallarında olduğu gibi psikanalizde de dolambaçlı bir alandır. Ampirik bir analiz, içgüdülerin iki ana başlık altında gruplandırılmasına yol açacaktır: öz korunmaya yönelik “ego içgüdüleri” ve dışsal nesneyle ilişkilerle ilgili “nesne içgüdüleri.” Sosyal içgüdülerse vazgeçilmez ya da indirgenmez kabul edilmez. Kuramsal spekülasyonlar, açıkça ortaya konan ego içgüdüleri ve nesne içgüdülerinin arkasında gizlenen iki temel içgüdü olduğu yönündedir: (a) işlevi yakınlaştırmak ve birleştirmek için çabalamak olan Eros ve (b) canlı olanı yok etme eğilimi gösteren yok etme içgüdüsü. Psikanalizde, Eros içgüdüsünün belirtileri kendini açıkça ortaya koyarsa, buna “libido” adı verilir.

Haz-Acı İlkesi. Ekonomik görüş açısından, psikanaliz, içgüdülerin zihinsel temsillerinin belirli miktarda enerji yüküne (kateksis) sahip olduğunu kabul eder ve ruhsal aygıtın amacı, bu enerjilerin ket vurularak biriktirilmesine engel olmak ve maruz kaldığı uyarımların miktarını mümkün olduğunca azaltmaktır. Ruhsal süreçlerin izleyeceği rota otomatik olarak “haz-acı ilkesi” tarafından düzenlenir ve dolayısıyla, acı bir açıdan uyarımın artmasıyla, haz da azalmasıyla ilişkilidir. Birincil haz ilkesi, gelişim sürecinde dış dünyayla bağlantılı bir değişime uğrar ve “gerçeklik ilkesi” devreye girer. Ruhsal aygıt, gerçeklik ilkesi aracılığıyla doyum hazzı arayışlarını ertelemeyi ve geçici acıya tahammül etmeyi öğrenir.

Zihinsel topografi. Psikanalizde topografik görüş, ruhsal aygıtı karmaşık bir araç olarak değerlendirir ve çeşitli zihinsel süreçlerin ruhsal aygıtın hangi noktalarında meydana geldiğini belirlemeye çalışır. En yeni psikanalitik araştırmalar, üç parçalı bir ruhsal aygıt modeli ortaya koymuştur: içgüdüsel dürtülerin kaynağı olan “id”, onun en yüzeysel bölümünü oluşturan ve dış dünyanın etkisiyle biçimlenen “ego” ve id’den türeyen, ego’ya hükmeden, insanın ket vurulan içgüdüsel dürtülerini temsil eden “süper ego”. Ayrıca, bilinçliliğin genel yapısı da topografik bir nitelik taşımaktadır; zira id’in süreçleri tamamen bilinçsizken, bilinçlilik ego’nun en dıştaki, dış dünyanın algılanmasıyla ilişkili katmanının fonksiyonudur.

Bu noktada iki düşünceyi paylaşmak yerinde olacaktır. Bu çok genel kavramların, psikanaliz çalışmalarının temelini oluşturan önvarsayımlar olduğu sanılmamalıdır. Tam aksine, bu kavramlar psikanaliz çalışmalarının en yeni çıkarımlarıdır ve yeniden gözden geçirilmeye her bakımdan açıktırlar. Psikanalizin sağlam temelleri, zihinsel yaşam olgularının özenle gözlemlenmesiyle atılmıştır ve tam da bu yüzden kuramsal üstyapısı hâlâ tamamlanmış değildir ve değişikliklere açıktır. İkinci olarak, başlangıçta yalnızca patolojik zihinsel fenomenleri açıklama çabasından ibaret olan psikanalizin gelişerek normal ruhsal yaşamı çözümlemek için kullanılmaya başlanmış olması şaşılacak bir şey değildir. Normal insanların gördüğü rüyalar ve yaptıkları bazı istemsiz hataların (dil sürçmesi vb “edim hataları”) nevrotik semptomlarla aynı mekanizmayla işlediğinin keşfedilmesi, psikanalizin uygulama alanını haklı bir gerekçeyle genişletmiştir.

Kuramsal Esaslar. Psikanalizin öncelikli görevi, sinir hastalıklarını açıklamaya çalışmaktır. Analitik nevroz teorisi üç temel dayanak noktasından yola çıkılarak temellendirilmiştir: (1) “bastırmanın”, (2) cinsel içgüdülerin öneminin ve (3) aktarımın (transferans) tanınması.

Sansür. Zihinde, sansürleme işlevini üstlenen, hoşuna gitmeyen bütün eğilimleri bilinçten dışlayan ve bunların eylem üzerindeki etkilerini engelleyen bir güç vardır. Böyle eğilimler, “bastırılmış” eğilimler olarak nitelenir. Bilinçdışında kalırlar ve hekim onları hastanın bilinç sürecine dahil etmeyi denediğinde bir “direnç” mekanizmasını kışkırtmış olur. Ancak bu bastırılmış içgüdüsel dürtüler bu süreçte her zaman ortadan kalkmaz. Etkilerini çoğu kez dolambaçlı yollarla hissettirirler ve nevrotik semptomlara sebep olan da, bastırılmış dürtülerin dolaylı ya da ikameli yollardan giderilmesidir.

Cinsel İçgüdüler. Kültürel sebeplerden dolayı, cinsel içgüdüler en yoğun biçimde bastırılan içgüdülerdir; fakat cinsel içgüdülerle bağlantılı olduğunda baskının sapma eğilimi de kolaylıkla artmaktadır, dolayısıyla nevrotik semptomlar, bastırılmış cinselliğin ikameyle giderilmesi çabalarından kaynaklanmaktadır. İnsanların cinsel yaşamının ergenlik çağında başladığı inancı yanlıştır. Aksine, cinsel yaşantının belirtileri ana rahminden çıkar çıkmaz fark edilebilir; yaşamın ilk beş yılında ya da daha önce (“erken evre”) büyük ölçüde tamamlanıp ilk zirvesine ulaşır, bundan sonra gelişim sürecinin ikinci zirvesi olan ergenlik çağına dek yasaklanır ya da kesintiye uğrar (“gizli evre”). Anlaşılan o ki, bu iki başlangıçlı cinsel gelişim süreci sadece insana özgüdür. Çocukluğun ilk evresine ait bütün yaşam deneyimleri birey için çok büyük önem taşımakta ve kişinin kalıtsal cinsel yapısıyla birlikte, daha sonraki süreçte karakter ya da hastalık gelişimi eğilimlerini oluşturmaktadır. Cinselliğin “eşeysel organlarla” eşdeğer olduğuna inanmak yanlıştır. Cinsel içgüdüler karmaşık bir gelişim sürecinden geçer ve cinsel organlar ancak bu sürecin sonunda öncelik kazanır. Bundan önce, libidonun bir dizi “eşeysellik-öncesi düzenlemesi” söz konusudur ve libido bu evrelerden birinde “saplanıp kalabilir”; şayet bu gerçekleşirse, daha sonraki bastırılmallara da regresyonla cevap verecektir. Daha sonra ortaya çıkacak olan nevrozun türünü, libidonun çocukluk dönemindeki takıntıları belirleyecektir. Dolayısıyla, nevrozları libidonun gelişim sürecindeki ketlemelerle bağlantılandırmak mümkündür.

Oidipus Kompleksi. Ruhsal bozuklukların kesin sebepleri yoktur; bir çatışmanın sağlıklı bir çözüme kavuşması ya da nevrotik işlevsel ketlemeyle sonuçlanması pek çok etmene bağlıdır başka bir deyişle, ilgili etmenlerin göreli kuvvetlerine göre sonuç değişebilir. Küçük bir çocuğun karşı karşıya kaldığı en büyük çatışmma, ailesiyle ilişkisiyle, “Oidipus Kompleksi”yle bağlantılıdır; nevrozla yaşamaya mahkûm kişiler, özellikle bu sorunla mücadele etmeye çalışırken alışıldığı üzere başarısızlığa uğrayacaklardır. Oidipus kompleksinin içgüdüyle doğrudan bağlantılı taleplerine karşı verilen mücadele, insan zihninin en değerli ve toplumsal açıdan en önemli başarıları arasında yer almaktadır; üstelik bu yalnızca bireylere değil, insanlaık tarihinin bütününe mal edilmesi gereken bir başarıdır. Süper egonun, egoya hükmeden ahlaki etmenin kökeni de Oidipus kompleksini alt etme süreciyle bağlantılıdır.

Aktarım. “Aktarım” sözcüğü, nevrotiklerin dikkat çekici bir özelliğini dile getirmektedir. Hastalar, kendilerini tedavi eden hekime karşı hem sevecen hem de düşmanca nitelikler taşıyan duygusal bir bağ geliştirirler. Ancak bu duygular güncel durumla ilgili değildir ve hastanın ebeveynleriyle ilişkilerinden türetilmiştir (Oidipus Kompleksi). Aktarım, yetişkinlerin önceki çocuksu bağımlılıklarının üstesinden gelemedikleri gerçeğini kanıtlar niteliktedir; “telkin” adı verilen güçle uyum içindedir ve hekim ancak bu gücü kullanmayı öğrendiği zaman hastayı içsel dirençlerinin üstesinden gelip ketlemelerinden kurtulmaya ikna edebilir. Böylelikle psikanalitik tedavi yetişkin için ikinci bir eğitim süreci olmakta, çocukken aldığı eğitime düzeltici katkılarda bulunmaktadır.

Bu kısıtlı alanda, oldukça önemli başka konulardan; örneğin içgüdülerin “yüceltilmesi”, sembolizmin tedavi sürecindeki rolü, “çift eğilimlilik” sorunu vs’den söz etmek mümkün olmadı. Gördüğümüz üzere, tıp alanında ortaya çıkan fakat başka alanlarda da (Antropoloji, Din Bilimleri, Edebiyat Tarihi ve Eğitim gibi) gücünü gün geçtikçe artıran psikanalizin bu alanlardaki uygulamalarından söz etmek için de yerimiz kalmadı. Bu noktada, en derinlerdeki, bilinçsiz zihinsel edimlerle ilgili ruhbilimsel çözümlemeler yapmakta büyük fayda sağlayan psikanalizin, psikiyatri ve diğer bilim dalları arasında bir köprü işlevi görmeyi vaat ettiğini söylemek yeterli olacaktır.

Psikanalitik Hareket. Psikanalizin başlangıcında, iki tarih büyük önem taşımaktadır: Breuer ve Freud’un Histeri Üzerine Çalışmalar adlı eserinin yayımlandığı 1895 senesi ve Freud’un Traumdeutung (Düşlerin Yorumu) adlı kitabının yayımlandığı 1900 senesi. Başlangıçta yeni keşifler tıp çevrelerinde ve halk arasında ilgi görmedi. Derken 1907 senesinde, E. Breuer ve C. G. Jung’un liderliğinde, İsviçreli psikiyatristler konuyla ilgilenmeye başladı ve 1908’de Salzburg’da birçok farklı ülkeden gelen yandaşların katılımıyla ilk toplantı yapıldı. 1909’da Freud ve Jung, Worcester’daki Clark University’de psikanalizle ilgili bir dizi konferans vermek üzere G. Stanley Hall tarafından Amerika Birleşik Devletleri’ne davet edildiler. O dönemden sonra Avrupa’da psikanalize ilgi sürekli artmaya devam etti. Ancak bu ilgi, yeni öğretilerin zorbalıkla ve kabalıkla reddedilmesi biçiminde ve zaman zaman bilimsellikten uzak kıyılarda da gösterdi kendini.

Bu düşmanlığın nedenleri, tıbbi bir bakış açısıyla değerlendirmek gerekirse, psikanalizin ruhsal/psişik etkenleri vurgulamasından; felsefi bakış açısıyla ise temelde bilinçsiz zihinsel faaliyetlerin öncelikli kabul edilmesinden kaynaklanıyor olabilir. Fakat şüphesiz en güçlü neden, insanoğlunun, psikanalizin cinsellik faktörüne böylesine önemli bir rol tahsis etmesini kabullenmekteki gönülsüzlüğüdür. Ancak bu yaygın muhalefete rağmen, psikanaliz lehindeki hareket engellenememiştir. Psikanaliz yandaşları tarafından kurulan Uluslararası Birlik, Dünya Savaşı’nın zorlu koşullarında bile ayakta kalmayı başarmıştır ve günümüzde Viyana, Berlin, Budapeşte, Londra, İsviçre, Moskova ve Kalküta’daki yerel grupları ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki iki yerel grubu da kapsamaktadır. Bu derneklerin görüşlerini temsil eden üç dergi bulunmaktadır: Internationale Zeitschrift für Psychoanalyse, (psikanalizin tıbbi olmayan bilimsel araştırma alanlarındaki uygulamalarını konu eden) Imago ve International Journal of Psycho-Analysis.

1911-1913 seneleri arasında, iki eski psikanaliz yandaşı, Viyanalı Alfred Adler ve Zürihli C. G. Jung, psikanalitik hareketten ayrılarak kendilerine ait yaklaşımlar geliştirdiler. 1921 senesinde, Dr. M. Eitingon, Berlin’de ilk kamusal psikoterapi kliniğini ve eğitim merkezini kurdu, kısa süre sonra Viyana’da ikinci bir eğitim merkezi açıldı. Günümüzde, Avrupa kıtasında işçi sınıfının psikanalitik tedaviye ulaşabilmesini sadece bu iki kuruluş sağlamaktadır.

Kaynakça

Breuer ve Freud, Studien über Hysterie (Histeri Üzerine Çalışmalar, 1895); Freud, Traumdeutung (Düşlerin Yorumu, 1900); Zur Psychopathologie des Alltagslebens (Günlük Yaşamın Psikopatolojisi, 1904); Drei Abhandlungen zur Sexualtheorie (Cinsellik Üzerine, 1905); Vorlesungen zur Einführung in die Psychoanalyse (Psikanaliz Üzerine, 1916). Freud’un tüm eserleri İspanyolca (Obras completas) (1924) ve Almancada (Gesammelte Schriften) (1925) yayımlandı; büyük bölümü İngilizceye ve diğer dillere çevrildi. Psikanalizin konusu ve tarihiyle ilgili kısa açıklamalar şu eserlerde bulunabilir: Freud, Über Psychoanalyse (ABD’de, Worchester’da verilen konferanslar) (Psikanaliz Üzerine, 1909); Zur Geschichte der psychoanalytischen Bewegung (Psikanalitik Hareketin Tarihi, 1914); Selbstdarstellung (Grote’nin Die Medizin der Gegenwart koleksiyonunda) (Çağdaş Tıp, 1925). Özellikle İngilizce bilen okurlar için: A. A. Brill, Psycho-Analysis (Psikanaliz, 1922); Ernest Jones, Papers on Psycho-Analysis (Psikanaliz Yazıları, 1923).

Notlar

[1] Latince: Evrensel çare, her derde deva ilaç (ç.n.).

[2] Latince: Hızlı, güvenli, keyifli. Bitinyalı hekim Asklepiades’in söylediğine inanılan curare cito, tute et jucunde (hızlı, güvenli ve keyifli tedavi) sözüne gönderme yapıyor (ç.n.).

Leave a comment

Filed under çeviri, bilim, makale

Comments are closed.