İnsan Bilimlerinde Psikanalizin Yeri — Louis Althusser

Bu yazı, Althusser’in 1963-1964 yıllarında verdiği “Psikanaliz ve İnsan Bilimleri” konferansının birinci bölümüdür. Olivier Corpet ve François Matheron tarafından yayıma hazırlanan konuşmanın başlığı editörler tarafından seçilmiştir. Türkçesi Cogito 49’da yayınlanmıştır.

~~~

Lacan’ın yorumlanması aracılığıyla, psikanalizin bugün, 1963 yılında, insan bilimleri alanındaki gerçek yeriyle ilgileneceğiz. Psikanalizin günümüzde insan bilimlerindeki yeri gibi basit bir ifade kullanmamın kesinlikle iki temel gerekliliği vardır: birincisi psikanalizin kendisinin ne olduğunu, ikincisi insan bilimlerinin genel alanının ne olduğunu tam olarak bilme gerekliliğidir. Dolayısıyla sorduğumuz soru iki şeye bağlıdır: 1) Gerçek bir döküm: Bugün, 1963’te, psikanalizin insan bilimleri alanındaki empirik gerçek yeri ve bu alandaki pratik rolü nedir? 2) Bir kuramsallık sorusu: Bir yandan psikanalizin özünün, öte yandan da insan bilimlerinin özünün ne olduğu göz önünde bulundurulduğunda, psikanaliz ve insan bilimleri alanı arasındaki kuramsallık ilişkisi ne olmalıdır? Bugün bu kuramsallık sorusuna cevap verebilirsek —iddialı olduğu söylenebilecek bir amaçtır bu tabii ki ve buna inananların başında da ben geliyorum— kuramsal bir tartışma alanını tanımlama noktasına ulaşmış olabileceğiz ve bu alanda her türlü kuramsal, bilimsel, yöntemsel ve kesin düşünce psikanalizle ve insan bilimleriyle ilgili olmak zorundadır.

Giriştiğimiz sunumlar dizisinde bu iddialı tez kesinlikle psikanaliz alanında ve genel olarak insan bilimleri alanında geçerli bir araştırmanın kuramsal olasılık koşullarını tanımlamaktır. Bu bağlamda soruları sorarken çok özgün bir üslup kullanacağım ve bu sorunun iki biçimde sorulabileceğini söyleyeceğim. Size son derece nesnel, konuşanın kişisel deneyimini dışta bırakan bir sunuş yapabilir, meseleyi kişisel deneyimlerimi bütünüyle bir yana bırakarak işleyebilirdim. Ancak çok belirgin bir nedenle kişisel deneyimimi işin içine sokuyorum, bir başka deyişle, bu meselenin benim bakış açıma göre hikâyesini anlatacağım size. Burada önemli olan kesinlikle ben değilim; sanıyorum hepimiz az çok benzer olayları yaşamışızdır ve hepimiz bir yığın olgu, bir yığın pratik olay aracılığıyla bu meseleyi bulmuşuzdur karşımızda ve bu rastlaşma, şimdiye kadar zorunlu bir şekilde kişisel bir rastlaşma olmuştur: bunun üstüne basıyorum ve tekrarlıyorum, şimdiye kadar zorunlu bir şekilde kişisel bir rastlaşma olmuştur. Çünkü bu rastlantının kuramı yoktur ve çünkü bir yandan psikanalizin tanımı, öte yandan da somut güncellikleri içinde insan bilimlerinin tanımı her birimizin kişisel deneyimimizi dikkate almamaya olanak verebilecek kuramsal bir düşünce getirmemiştir, yani hiçbirimiz problemle somut olarak karşı karşıya gelememişizdir. Sadece bu bağlamda, dolasıyla tarihsel olarak geçici, kısa zamanda aşılacağını umduğun bir nedenle açıklamak, anlatmak, sergilemek gerekir bunu. Bugün bu problemle karşılaşmanın tek biçimi, kişisel bir rastlaşma olduğuna göre, çok basit bir ifadeyle söyleyecek olursak, bu problem önceden düşünülmemiş olduğuna göre, bu problem kimin karşısına nasıl çıkar? Dolayısıyla bu problem gerçekte her birimizin kendi deneyimi içinde ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla kendi hikâyemi anlatacağım size. Bireysel anlamda, kişisel bir hikâye değil bu, entelektüel anlamda, problemleriyle kişisel.

Tüm tarihsel-otobiyografik unsurları bir yana bırakarak sadece şunu söylüyorum: benim için psikanalizle buluşma gerçek anlamda olmuştur ve öyle sanıyorum ki, sizin için de olmuştur bu ve önce Freud’un metinleri aracılığıyla gerçekleşmiştir bu buluşma. Tabii ki psikanalize her yerde rastlıyoruz, basında, sokakta vb ama aslında, kuramsal açıdan bu şekilde olup bitmiyor işler: Freud’un metinlerine de göz atacağız bir ara. Ve hemen Freud’un da kesinlikle farkında olduğu ve kendisinin psikolojik dirençler adını verdiği, psikanaliz dünyasının kabul ettiği değerlerle karşıtlaşan çok önemli ve çok derin bir engel çıkıyor karşımıza. Bildiğiniz gibi Freud, ilk yapıtlarından başlayarak müthiş bir saldırıya maruz kalmıştır. Bugün psikanaliz kültür dünyamızda yurttaşlık hakkına sahiptir. Freud ilk yapıtlarını kaleme aldığında bütün dünya karşı çıkmıştır ona. Bildiğiniz gibi Fransa’da Freud’dan söz etme cesaretini gösteren ilk isim Hesnard’dır [1] ve kendisine gönül borcu duymamız gerekir. Hiçbir zaman unutulmayacaktır. Ölümünden hemen önce Merleau-Ponty’nin önsözünü yazdığı bir kitap kaleme almıştır ve gerçekten de, Fransa’ya Freud’u o getirmiştir diyemesem de, böyle bir kişinin varlığından ilk o haberdar etmiştir bizi — Viyanalı, Fransa’da Charcot’yla çalışan Freud adında birinin var olduğunu, çok önemli kabul edilebilecek bazı şeyler düşündüğünü o söylemiştir. Freud kendisine karşı gösterilen bu olağanüstü direncin farkındaydı ve metinlerinde dile getirmiştir bunu: “Söylediklerim kabul edilmeyecektir” demiş ve bu bağlamda bir açıklama yapmıştır. Bana göre tarihsel olarak yanlış ama onun o dönemde verebileceği tek açıklamaydı bu. Freud şu psikanalitik açıklamayı yapmıştır: “Benim metinlerim kabul edilmeyecektir çünkü bunları okuyan herkes kendi ruhsal dengesini yani kendi nevrozlarına karşı savunmasını sorgulamaktadır.” Freud bunu söylerken gerçeğe son derece uygun bir şey söylüyordu ama aynı zamanda paradoksal bir önerme getiriyordu: hitap ettiği bütün okuyucuların nevrozlu olduklarını farz ediyordu. Yani metinlerinin kaçınılmaz bir biçimde karşılaşacağı direnci anlatmak için kullandığı nevroz kavramı aslında kendisi tarafından analitik bir kavram gibi sunuluyordu ama, deyim yerindeyse, başvurulan analitik kavramın sınırları içinde kuramsal olarak düşünülemezdi bu. Ve bu nedenle Freud, açıklamalarındaki kuramsal zorluğu hissettiğinden, daha sonra başka bir kavram üretimiştir: uygarlığımızın nevrozlu karakteri kavramı. Bir başka deyişle, Freus gerçek bir tarihsel açıklamaya geçmiştir ama bu analitik kuramının sınırları içinde, yani ilke olarak bireylere hitap eden bir pratiğin sınırları içinde kalmıştır. Freud bu ikinci yaklaşımı, “uygarlığımız nevrozludur” ifadesini önerirken tarihsel olarak yayılan kendi kuramının karşılaşacağı kaçınılmaz direnci dikkate alıyordu. Ama bu arada da nevroz kavramının kuramsal statüsünü değiştiriyordu. Ve ona göre bizim kültürümüz, bu özellikleriyle nevrozluydu yani tarihsel bir özne —bir birey değil ama tarihsel bir kültür— nevroz tipi patolojik bir duygunun konusu ya da merkezi olabilirdi. Ve bir yandan da bir soru soruyordu; bu soru psikanalitik değil tarihseldi. Şu zorluğun altını çiziyordu: […]önerdiğim kuram son derece derin bir ideolojik dirençle karşı karşıyadır ve bu direnç bireylerde gördüğüm ama aslında aynı konuyla ilgili olmadığından yapılara indirgenemeyen psikanalitik direnç yapılarıyla bazı yakınlıklar gösterebilir. Kuramını nevrozlu birine anlatan bir birey olarak Freud söz konusu değildir (direnç bireyin nevrozuyla açıklanır), aralarında bilim adamlarının da bulunduğu kitlelere hitap eden bir Freud söz konusudur ve bu girişimin esprisi bilimseldir ve onun uygarlığımızın genel nevrozuna mal ettiği bir dirençle yani artık psikolojik olmayan, psikanalitik olmayan, ideolojik ve tarihsel olan bir dirençle çatışır. Psikanaliz lehinde önyargılara, uygarlığımızın genel durumunun Freud’a göre değişmiş olmasına rağmen (metinlerini okuduğumuzda görüyoruz bunu) bu zorluk her zaman karşımızdadır — ama bize göre, şimdi anlatacağım üzere, başka bir biçim almıştır.

Bu direnç bizim için çok belirgin bir biçim almıştır: Freud’un kullandığı kavramlar ve bu kavramların düşündürdüğü kavramlar arasındaki uyumsuzluk. Bu uyumsuzluk şu düşünceyle son derece belirgin biçimde açıklanabilir: Freud’un bize önerdiği kavramlar Kantçılık bağlamında dışarıdan gelmiş kavramlardır. Bildiğiniz gibi Kant, bir bilimin kendi kavramlarıyla dışarıdan aldığı kavramları karşıtlaştırır. Bir başka deyişle, Kant bir bilimin kendi gelişimiyle, kendisinin ürettiği, organik olarak kendisinin olan, kendisinin açıklayabildiği kavramları dışarıdan gelen, yani başka bir bilimin kullandığı, kendisinin ihtiyaç duyduğu, kesinlikle ihtiyaç duyduğu ama kendi organik gelişmesi içinde kendisinin üretemediği, kendi dışındaki bilimsel disiplinlerden ödünç aldığı kavramlarla karşıtlaştırır. İşte Freud’un durumu kesinlikle budur. Freud analitik kuramını dışarıdan gelen kavramlarla ortaya koyar; — biyolojiden gelen kavramlarla, fiziğin enerjetik kavramlarıyla ve ekonomi-siyaset kavramlarıyla. O dönemde tarihsel bağlamda belirli bir gelişmeye yol açan üç alan, üç disiplinden söz edebiliriz burada: üstünde düşünülebilen ve başka bir alanda kavramsal biçimleriyle yararlanılabilecek, o dönemde etkili olan, az çok Darwin esinli biyolojik kuram, gene o dönemde egemen olan enerjetik kuram ve ekonomi kuramı (ekonomi dünyasının ve ekonomi yasalarının bilinebilmesi olasılığına anıştırma).

Freud’un metinlerini okuduğumuzda bugün de karşımıza çıkan gerçek zorluk şudur: Freud’un, kavramlarıyla gösterdiği şey ve kesinlikle dışarıdan aldığı ve kendisine mal edebilmesi için her halükârda derin dönüşümler geçirmesi gereken kavramların kuramsal yapısı arasında ne gibi bir ilişki olabiledeğini sorguluyoruz. Bununla birlikte, kuramsal bir düşüncenin arkasından gelen bu kuramsal dönüşüm konusunda şu saptamayı yapmamız gerekir: Lacan gelinceye kadar yoktu bu kuramsal dönüşüm. Lacan gelinceye kadar, yani Lacan dışarıdan gelen kavramlara bu disiplinin kavramları olma özellikleri kazandırma girişiminde bulunana kadar, her Freud okuyucusu için Freud’un kendi kavramları ve psikanalizin omut içeriği arasında bir çelişki vardır.

Şimdi de şu soruyu soruyorum: şimdiye kadar kuramsal olarak düşünülmeyen, dışarıdan gelen kavramları kendi kavramlarıyla dönüştürmeyen bu kavramlarla psikanaliz ne ifade eder? Herkesin hemfikir olduğu nokta şudur: Freud’un dışarıdan aldığı kavramların ifade ettiği gerçeklik analitik pratiğin kendisidir. Bu nedenle biz hepimiz psikanaliz bağlamında içerilerde bir yerlerde bir şeylerin olup bittiğini söyleriz. Bunun sadece bir yeniden uyarlanma, bir özgürlük tekniği vb olduğu söylenemez; bir pratiğin içinde yer alan bir tekniktir bu. Bizi genel bir kurama götüren praxis sözcüğünü kullanmak istemiyorum —aslında memnuniyetle kullanmak isterdim bu sözcüğü— diyelim ki psikanaliz genel olarak praxis alanı içinde yer alan bir praxis‘tir [2] vb. Şimdi bunu bir yana bırakıyoruz, çünkü bu ele alınan konunun çok kesin statüsünün düzenlenmiş ve belki de düşünülmüş olduğunu varsayan felsefi bir kuramsallaştırmadır. Bununla birlikte mesele bu değildir. Ama herkes kabul edecektir ki Freud’un psikanalitik kavramları, kendisine ait olmayan, dışarıdan aldığı kavramlar, bu biçimleriyle bu işin gerçek bir pratik olduğunu gösterirler: Freud hastalarını bir operasyonla, analiz denen bir uygulamayla tedavi etmeye çalışmıştır.

Bu durumda şimdi analize gitmiş oluyoruz. Psikanalizle karşı karşıya geldiğimizde, sözünü ettiğim kuramsal zorluklar deneyimini yaşadıktan sonra, dolayısıyla kuramsal kavramların meselenin özüne nüfuz etme olanağı vermediğini anladıktan sonra şunu kabul etmek zorundayız: meselenin özü analitik tekniğin gerçekten uygulanabilmesinde, yani analizdedir. Ve işte burada gerçekten bir çıkmaza gireriz. Niçin? Çünkü psikanalistlerin kendileri de dahil olmak üzere hekes ve belki ilk olarak onlar şunu söyleyeceklerdir size: psikanaliz içinde olup bitenler, psikanalitik tedavinin kendisi, bir analiz deneyimine götürür, psikanalitik tedavi çok özel ve yerini başka hiçbir şeyin tutamayacağı bir deneye götürür. Psikanalistler ya da psikanaliz yaptıranlar, bir sivilin askerliğini yapmadan askerlikle ilgili hiçbir şey söyleyemeyeceğini ileri süren askerlere benzetilebilirler biraz. Bu süreci yaşamak gerekir. Psikanalistlerin ve psikanaliz yaptıranların dilinde şu biçimi alır bu ifade: Yaşadığımız şeyleri söylememiz gerekir. Yani, analitik deneyimi, analizi, analizin doğrudan, yerini başka hiçbir şeyin alamayacağı gerekliliğiyle ilgili kurumsal gerçekliğini somut olarak yaşamak gerekir; buna didaktik analiz denir. Yani psikanaliz birinin kendi gerçekliğine ulaşabilmesi için mutlaka gerekli bir kurum yaratmıştır ve buna didaktik psikanaliz denir: bu didaktik psikanaliz her psikanaliste analitik durumun somut deneyimini yaşama zorunluluğu getirir ve kuramsal olarak düşünülmemiş ama gerçekten ortaya çıkmış, bir kurum oluşturan ve psikanalistlerin kendileri arasında gerçek bir ayıkla(n)maya götüren bir sonucu mutlak bir ilke gibi öne sürer. Bu ilkeyi bir kurallar manzumesine bağlı olan, didaktik psikanaliz denen bir kurum biçimi altında gerçekten aşmıştır; yani mevcut psikanaliz derneklerine kabul edilmeyen bii psikanalist olamaz; buna karşılık didaktik psikanalize uygun mevcut psikanaliz derneğinin atadığı psikanalistlerle didaktik psikanaliz yapmayan biri bu derneklere giremez ve söz konusu didaktik psikanalizi yapma izni alamayan biri kesinlikle didaktik psikanaliz yapamaz. Psikanaliz dışında bir dünyada değil, psikanalizin kendi içinde gerçek anlamda, pratikte ve kurumlarda herkesin, bir analistle ya da psikanaliz yaptıran biriyle bir araya gelmesinin ya da onunla konuşmasının ne kadar ön plana çıktığı, ne kadar önemsendiği konusunda şöyle bir düşünce egemendir: Bu aşamadan geçmek gerekir, yaşamın kendisini esas almak, önemsemek gerekir çünkü kesinlikle yeri başka bir şeyle dolmayacak olan somut bir deneyimdir söz konusu olan. Neyin söz konusu olduğunu bilebilmek için yaşanması gereken şeyi dışarıdan anlamak mümkün değildir.

Ama burada yeni bir güçlük çıkıyor karşımıza: psikanalistler ve psikanaliz yaptıranlar bu bağlamda tatmin olmuşlardır. Gerçekten de bu aşamadan geçmişlerdir, bunu, bu özel durumu yaşamışlardır ve açıklamaya çalışırlar onu. Psikanalistlerin yazdığı kuramsal kitaplarda ve metinlerde bu konuyla ilgili oldukça doyurucu bilgiler bulunabilir; psikanalistler bu kitaplarda ve metinlere bu durumun ne olduğunu düşünmeye ve düşündürmeye çalışırlar. Bu amaçlarına nasıl ulaştıklarını, nasıl ulaşmayı düşündüklerini birazdan göreceğiz. Ancak mesele anekdotik ifade (psikanalistlerin öyküsü anlatılır) olduğu kadar, yerini başka bir şeyin alması mümkün olmayan analizin, bu pratiğin somut deneyim yoluyla aktarılması gerekliliğinin kuramsal ifadesiyle ilgili girişimlerle ilgilidir ve bu girişimler hiç kimseye hiçbir zaman inandırıcı gelmeyen son derece şaşırtıcı bir paradoksla sonuçlanır.

Günümüzdeki hiçbir analiz tanımlaması, bu konuyla ilgili hiçbir düşünce, kuramsal kavramların yerini tutamaz kesinlikle; söz konusu kuramsal kavramlar sadece meselenin ancak bir kısmını oluşturan analitik pratiği anlama olanağı vermekle kalmaz, onun somut içeriğine yani kendi kuramına da götürür. Bir başka deyişle, psikanalizin kendi gerçekliğini, psikanalizin statüsünü, psikanalitik pratiğin bilimsel statüsünü yansıtan doyurucu bir psikanalitik kuram yoktur. Analizle ilgili olarak bize söylenenlerin hiçbiri asla bir analiz kuramının psikanalizin kendi kuramına dönüşebileceği bir noktaya varamamıştır. Bu demektir ki, bize analizle ilgili olarak söylenenlerin hiçbiri analitik pratik kuramsallaştırmasını gerçek anlamda bir psikanaliz kuramına yani psikanalizin kendisiyle ilgili bir kurama dönüştüremez.

Buna karşılık, bunlar çok önemli başka bir olguyla ilgili olarak aydınlatır bizi: psikanalizle somut biçimde karşı karşıya gelmemizin üçüncü biçimidir bu. İlk ikisini hatırlatıyorum: içerdiği zorluklarla birlikte Freud’un metinleri yani kavramlar ve içerikleri arasındaki uyumsuzluk ve psikanalitik pratiğin kendisiyle bir psikanaliz kuramı üretememesi arasındaki uyumsuzluk. Psikanalizle karşı karşıya gelişimizin üçüncü biçimi çağdaş felsefededir. Burada kesinlikle Fransa’dan söz etmemiz gerekir, çünkü bizim kültürel dünyamız budur ve bu kültür dünyası sadece felsefeyle ilgili şeylerden değil tüm kültürel disiplinlerden etkilenmiştir; bu bağlamda özellikle İtalya’da yaygın olan olağanüstü bir özellik söz konusudur: taşralılık. Söylemek istediğim şudur: XVIII. yüzyıl sonundan itibaren, Fransız kültürünün bütün alanlardaki temel özelliklerinden biri başka yerlerde, yabancı ülkelerde olup bitenler konusunda inanılmaz bir cehalettir. İtalyanlar kendilerine “taşralı” derken şunu kastediyorlar: biz ulusal birliğini oluşturmayı başaramamış bir ülkeyiz, bütün kentlerimiz taşra başkentlerinden başka bir şey değildir; ulusal birliğimiz çok yenidir; Roma başkentimizdir ama yapay bir yönetim merkezidir burası; her şey bizim dışımızda olup biter, her şey Avrupa’da olup biter. Ve İtalyan kültürünün en büyük özlemi Avrupa düzeyine çıkmaktır. Ama şunu söylemek de mümkündür: İtalyan iktisadi üretimi Avrupa düzeyine gelmeden önce İtalyanlar gerçek anlamda Avrupa kültür düzeyine ulaşamamanın nostaljisini yaşıyorlardı. Somut biçimde yaşamışlardır bunu ve bunu görmek o kadar zor değildir: bugün dünyada yabancı dillerden en fazla yapıtın çevrildiği ülke İtalya’dır. Ve dünyada yabancı dillerden en az çevirinin yapıldığı ülke ise Fransa’dır. […] Benim söylemek istediğim sadece Fransa’nın ideolojik durumunu, felsefeyle bağlamında kültürel durumunu dile getirmek zorunda olduğumdur. Bu nedenle tarihsel bir anlamı olduğundan bu özel örneği verdim. Biz, psikanalizi somut olarak felsefede buluyoruz; son derece belirgin, son derece somut bazı felsefelerde buluyoruz onu. Bu konuyla ilgili olarak birkaç kelime söyleyeceğim.

Dalbiez’den söz etmiyorum. Biliyoruz ilginç biridir, tarihsel anlamda ilginçtir. Psikanalizle ilgili çok önemli iki ciltlik yapıtının yeni baskısı yapıldı [3]; bence kimseye bir şey öğretmemiştir o; onun çabası psikanalizi tanıtma konusunda davranışçı bir girişimdir; kuramsal olarak tükenmiştir. Fransa’da psikanalizi tanıtma konusunda tarihsel bir rolü olan ve kitabına Merleau-Ponty’nin önsöz yazdığı Hesnard’dan söz etmiyorum. Ama onun Fransa’da psikanalizin tanıtıcısı olması, tarihsel anlamda Fransa’ya psikanalizi sokması, önsözünü Merleau-Ponty’nin yazdığı bir kitap çıkarması son derece ilginçtir çünkü bizim için, Fransa’da psikanalizin felsefeyle buluşması Sartre ve Merleau-Ponty’den geçer. Ve Sartre ve Merleau-Ponty’de gördüğümüz bu buluşmanın kökeninin, eğer günün birinde yeni baskıları yapılmayan, kütüphanelerde bulunmayan bu yapıtı şans eseri bulabilirsek Politzer olduğunu görürüz [4]. Politzer’le başlamıştır bu iş; psikanalizi felsefi düşüncenin konusu yapan Politzer’dir. Ve psikanaliz Fransız felsefi düşüncesinde, Sartre ve Merlau-Ponty’de çok açık seçik biçimde, kesinlikle Politzer aracılığıyla yansımıştır.

Bu tarafta işlerin nasıl olup bittiğini birazdan anlatacağım size — her zaman kişisel deneyimden söz ediyorum tabii ki. Demek istediğim, ben de psikanalizle Sartre ve Merleau-Ponty aracılığıyla tanıştım; Politzer’i okuma şansım oldu ve okudum. Ve tabii Lacan adlı, anlaşılması kesinlikle mümkün olmayan biri vardı. […] Ama şu andan başlayarak size benim kişisel sentezimin aldığı biçimi anlatacağım, hangi biçimi korumuş olduğunu anlatacağım, yani yaklaşık iki üç yıl öncesine kadar. Benim küçük kişisel sentezimin aldığı biçim yani sadece kuramsal olmayan bu meseleye yanıt vermeye çalışma konusundaki kişisel deneyimim — gerçi bu problem öte yandan da gerçek bir problemdir (gündelik, somut, pratik sorunlar çıkaran bir meseledir; sözgelimi “Biri hastalandığında çalışabilecek midir?” gibisinden).

Fransa’da bugün iki psikanaliz derneği vardır. 1953 tarihindeki bölünmeyle kurulan Lacan derneği ve Nacht yönetimindeki eski dernek [5]. Aralarında şiddetli anlaşmazlıklar vardır ve bunlar tekniğe yani şu ya da bu psikanalistin müdahalesinden beklenebilecek tedaviye yansıyabilmektedir. Bireylerin kapasiteleri dışında her şeye rağmen, iki psikanaliz derneği arasında çok farklı bir genel argümantasyon vardır. Dolayısıyla şöyle bir düşünce olabilir (yani en azından biz bir kuramın hiçbir zaman sonuçsuz olamayacağını, her zaman pratik etkiler oluşturacağını düşünürüz): analiz tekniğinde farklılıklar olabilir (Lacan’ın da her zaman söylediği budur) ve hatta beklenebilecek sonuçlarda da farklılıklar olabilir. Bu durumda vardığım küçük kişisel sentezi anlatacağım size. Ve dolayısıyla başka bir gerçeklik çıkacaktır karşımıza, yani sadece psikanaliz değil aynı zamanda insan bilimleriyle de ilgili.

Şu küçük senteze ulaştım ben; bu sentezin temel ilkeleri Politzer’in attığı temellerdi ve bunlar Sartre ve Merleau-Ponty’de de karşımıza çıkıyordu. Ben başka bazı nedenlerle Sartre ve Merleau-Ponty’nin felsefi sentezlerine karşı biraz önyargılıydım, daha çok Politzer’e meyilliydim ve kendi kendime “kaynaklara gidelim, en azından su orada daha berraktır” diyordum.

Sonuç ne oldu? Politzer şunu söylemiş biridir: “Psikoloji yoktur; psikoloji soyutlamadır, bir ruh kuramıdır.” Psikoloji niçin yoktur? Çünkü konusunun ruh, yani olmayan bir şey olduğunu iddia eden bir bilimdir, bir yandan da sadece soyutlamalar olan kavramlar kullanan bir disiplindir. Ne konusu vardır ne de kavramları. Klasik psikolojinin soyutlamaları ruhun işlevleriyle ilgili kavramlardır: yoktur; ve son derece normaldir bu çünkü klasik psikolojinin amacı ruhtur ve ruh diye bir şey yoktur. Dolayısıyla [ruhsuz bir psikoloji] yapmak durumundayız ve bu bağlamda Politzer yeni bir dönemin başlangıcının habercisi olmuştur. Onun metni gerçek anlamda bir manifestodur: şimdi başlıyor iş. Critique des fondements de la psychologie adlı yapıtının anlamı budur. Bu yapıtı okumanız gerekir çünkü zamanımızın kültürü için temel bir yapıttır. […] Başlayan daha önce varolan şeyin bütünüyle zıddıdır. Konusu ruh olan bir psikolojiyle uğraşma yerine konusu ruh olmayan bir psikolojiyle uğraşma söz konusudur. Bir yandan ruhsuz bir psikoloji yapacağız; öte yandan ruhun işlevleri, duyum, bellek vb soyut kavramlar yerine somut kavramlar getiren bir psikolojiyle uğraşacağız. İşte program. Bu program varolan bir gerçeklikten hareketle yani klasik ve eleştirel bir psikolojiden hareketle Politzer tarafından tanımlanmıştır: bu program tümüyle negatif terimlerle tanımlanmıştır. Ruhsuz bir psikoloji yapacağız, tamam ama bir konusu olması gerekir bunun: bu konu somut olacaktır, bir dram olacaktır. Politzer’e göre klasik psikoloji üçüncü şahısta bir psikoloji yapıyordu: biz birinci şahısta bir psikoloji yapacağız. Somut olan budur. Klasik psikoloji soyut kavramlar, üçüncü şahısta kavramlar kullanıyordu: biz somut kavramlar, birinci şahısta kavramlar kullanacağız. Politzer’in, programının içeriği olan, programıyla çakışan mitsel düşüncesi budur: psikoloji ancak somut bir psikolojiyse vardır. Somutlaşmıştır bu çünkü Politzer bir Revue de psychologie concrete (Somut Psikoloji Dergisi) çıkarmak istemiş ve sanıyorum, […]çıkaramamıştır bu dergiyi [6]. Olanaksızdı bu, çünkü Politzer’in aslında belirttiği gibi bu bizim klasik psikolojinin kavramsızlığı dediğimiz şeydi yani varolan ama kavramsal olarak tanımlanmayan kavramlardan hareketle negatif biçimde tanımlanan bir gerçeklik alanı. Ve kanıt şudur: Politzer ilgilendiği somut konunun ne olduğunu tanımlamaya çalıştığında yaptığı iş sadece “somut, somut, somut” sözcüklerini, “dram, dram, dram” sözcüklerini, “birinci şahıs, birinci şahıs, birinci şahıs” sözcüklerini bıktırıncaya kadar yinelemek olmuştur. Bu sözcükler bir şey ifade edebilirler ama negatif olarak: soyut değil somuttur, somut psikolojik yaşamın ya da süjenin dışında geçen bir olgu değildir, içerde olup biter her şey ve dramatiktir vb… ama kuramsal açıdan yani kavramsal açıdan hiçbir şey getirmez bu, sadece içinde araştırma yapılması gereken alanı gösterebilir ve bu, kuramsal bir araştırmadan hareketle mümkün olan alanı tanımlayan kuramsal kavramları göstermez. Bir başka deyişle Politzerr’in bu yeni konuyu göstermesine yarayan araçlar olan kavramların kuramsal statüsü düşünülmeye çalışıldığında hiçbir sonuca varılmaz. Günümüzde bazı metinlerde, bazı makalelerde özellikle son olarak Tort’un [7] aktardığı Laplanche’ın makalesinde yapılmıştır bunun kanıtlaması. Politzer’in aslında söylemek istediği somutun, somut psikolojinin, psikanalizin içinde olduğuydu. Politzer sonuç olarak şunu söylüyordu: [somut psikoloji] [8] vardır ama varolduğunun farkında değildir, varlığını bildiriyorum ben, yani psikanaliz içindeki varlığını. Ve Politzer aynı zamanda da şunu söylüyordu: ne yazık ki psikanalizin kendisine klasik psikoloji bulaşmıştır. Şunu da söylüyordu: “gerçekten, psikolojinin haberi olmadan somut psikoloji olan psikanalizin psikoloji alanında kuramsal rehberlik rolünü oynayabilmesi için psikanalizin kendisinin klasik psikolojinin mirasından yani soyutlamalarından, “sensin” gibi “bu” gibi, bilinçteki iç gerçeklik gibi, dönüştürülemeyen, basitleştirilemeyen bir şey gibi, başka bir bilinçdışı bilinç gibi bilinçdışı kuramından kurtulması gerekir. Kısacası Freud’un kompleks kavramı da dahil olmak üzere tüm kuramsal kavramlar, yani Politzer’in soyut oldukları gerekçesiyle reddettiği tüm işlevsel kavramlar, vardı burada. Bizim açımızdan temel bir noktadır bu: soyut kavram kullanmayan hiçbir düşünce olamaz ve problem soyut kavramlar ve soyut olmayan yani kavram olmayan kavramlar arasında değildir, bilimsel soyut kavramlar ve bilimsel olmayan soyut kavramlar arasındadır. Ve bu bağlamda kanıt şudur: Politzer’in klasik psikolojinin soyut dediği kavramlar yerine ya da Freud’un klasik psikolojiden miras aldığı Freudcu kavramlar yerine somut diye önerdiği kavramlar, Politzer’in psikanalizin konusu olması gereken somut konuyu ve onun aracılığıyla psikolojinin ne olması gerektiğini gösterdiği somut kavramlar. Bütün bu kavramlar kuramsal kavramlar değildir yani hiçbir geçerli bilimsel statüleri yoktur ve dolayısıyla bunların bir kuram oluşturmak ya da bir araştırma yapmak amacıyla kullanılmaları mümkün değildir. Politzer kavramların somut olmaları gerektiğini söylerken onun karşısına Hegel’in Tinin Fenomenolojisi‘yle çıkmak mümkündür kesinlikle. Birinci şahıs kavramı somut olmak ister ama soyutlamadır. Tamı tamına “bu”nun bir soyutlama, bir genellik olması gibi. Somut olmak isteyen dram kavramı soyut bir kavramdır, bir genelliktir. Ve bizimle ilgili olarak da şunu söyleyebiliriz ki sadece kuramsal bir çıkmaz içindeyizdir: kötü bir soyutlamadır bu çünkü hiçbir sonuca gitmez. Ve tarihsel olarak da hiçbir sonuca gitmemiştir, Merleau-Ponty ve Sartre dışında hiçbir sonucu olmamıştır.

Benim kişisel sentezim şu çok belirgin biçimi alıyordu: insan bilimleri alanında kendini arama araştırması olan psikoloji […]zaten vardır ama psikoloji farkında değildir bunun. Psikoloji kuruldu ve kimse farketmedi bunu. Freud tarafından kuruldu. Dolayısıyla güncel psikolojinin, kendini oluşturmak amacıyla özünün Freud tarafından tanımlanmış olduğu konusunda bilinçlenmesi, bunun bilincinde olması ve bundan sonuçlar çıkarması yeterlidir […]Dolayısıyla Galileo’nun fiziğin özünü tanımlarken söyledikleri konusunda bilinçlenmek yeterlidir: bu özellikleriyle fizik ölçülebilen bir gereçtir yani varolanın bölgesinin özünü tanımlamıştır, aynı şekilde psikoloji de ancak geliştirmek zorunda olduğu konunun özü hakkında bilinçlenmek koşuluyla gelişebilir; bununla birlikte geliştirmek zorunda olduğu konunun özü, psişik olanın özü bilinçdışıdır. Bir başka deyişle bu eğlenceli biçimi alıyordu: psikolojinin konusu bilinçdışıdır. Psikoloji ancak psikolojinin bilinçdışı olarak konusunu bu öz aracılığıyla tanıyarak gelişebilir. Politzer’in eleştirisi kabaca […], şu anlama geliyordu: aslında psikoloji, bugüne kadar ruh önyargısıyla yaşadı, konusunun özünün bilinçdışı olduğunun bilincine varamadı. Dolayısıyla, aslında ben psikolojiyle, psikanalizin kendisiyle belli bir buluşmayı, benim ve hepimizin yaptığı gibi başka bir buluşmayla karşılaştırıyordum: psikanalizin sosyal bilimlerle yani nesnel bir gerçeklikle buluşmasıdır bu.

Böylece problemin sunuluşunun, diyelim kişisel, yani otobiyografik tarafından nesnel sunuluşuna geçiyordum ve bunu şöyle formüle edebiliriz: bugün insan bilimleriyle ilişkisi içinde ve özellikle psikolojiyle ilişkisi içinde psikanalizin statüsü nedir? Düşüncemin ikinci bölümünü de ikiye ayırıyorum: psikanalizin psikolojiyle bilimsel ilişkisi ve psikanalizin felsefeyle ideolojik ilişkisi.

Psikanaliz ve psikolojinin bilimsel ilişkisinden söz edelim. Bu paradoksal durum şu şekilde izah edilebilir: kendi döneminin kültürü tarafından reddedilen Freud daha sonra kabul gördü, her yeri ve her şeyi işgal etti. Burada bir problemle karşı karşıyayız ama bu problem üstünde doğrudan doğruya düşünmek mümkün değildir. Problem üstünde fikir yürütebilmek için buradan hareket edebiliriz — Lacan’ın yaptığı gibi. Her halükârda, varmamız gereken sonuç şudur: sosyal bilimlerin bugünkü durumunda, her yerde psikanaliz ve psikoloji arasında kesinlikle çok derin bir ortak yaşama tanık oluyoruz. Ve deyim yerindeyse iki şekilde tanık oluyoruz buna; bir başka deyişle bu buluşma sadece psikoloji cephesinde gerçekleşmez: bir yandan psikoloji psikanalizin önünde gider, öte yandan psikanaliz psikolojinin önünde gider. Bu ikisi eşzamanlı olarak gerçekleşir, çok belirgin bir biçimde işaret edebiliriz bu duruma. Psikanaliz tarafından psikolojiye doğru giden nedir [9]? Tort’un son söyledikleri de budur: psikanalizdeki bütün gelişmeler çocuk psikanalizinin gelişmesiyle ilgilidir. Freud’da bu bağlamda bir dizi metin vardır: Küçük Hans, Cinsellik üstüne üç deneme… bu alanda çok büyük bir gelişme kaydedilmiştir. Freud’la birlikte, genel olarak daha önce görülmeyen çocuk psikanalistleri ortaya çıkmıştır ve bunlar olağanüstü bereketli bir literatür bırakmışlardır. Öte yandan psikanalizle özellikle psikiyatri ve psikosomatikle sınır disiplinler —bu sınır kavramına birazdan döneceğim— gibi ortaya çıkan disiplinler aracılığıyla psikanalizden psikolojiye doğru da bir gelişme olmuştur. Kabaca şunu söyleyebiliriz ki psikanaliz psikiyatriyi canlandırmıştır, kesinlikle böyledir. Nozolojik tanımlamalar yani psikiyatrinin özünü oluşturan hastalıkların görünen yapılarının tanımlamaları bir anlamda psikanalizin müdahalesiyle altüst olmuş ve canlanmıştır. Psikiyatri büyük ölçüde yüzünü değiştirmiştir. Daha önce olmayan disiplin psikosomatik bir genel tıp şeklinde ortaya çıkmış ve psikoterapi yoluyla ancak Freud’un kavramlarıyla tanımlanabilecek bazı rahatsızlıkları yani genel ya da organik tıp içinde yer almayan, psikoterapinin alanına giren bazı hastalık belirtilerini tedavi etmeye başlamıştır. Aynı şekilde sosyal psikoloji alanındaki bütün gelişmelerde karşımıza çıkan kavramları sağlaması dolayısıyla psikanalizin sosyal psikolojinin önünde gittiğini düşünmek de mümkündür. Motivasyon anketlerinde olsun, reklamla ilgili çalışmalarda vb olsun… karşımızza sürekli psikanalitik kavramlar çıkar ve bu bağlamda psikanaliz öne geçmiş gibi gözükür. “Önünde gitmek…” açık seçik adlandırmalar söz konusu olur burada. Uzun bir listesini çıkarabileceğimiz çalışmaları yapmış psikanalistlerin adlandırmalarıdır bunlar. Sizi kurtarıyorum bundan.

Çok önemli son nokta: psikanaliz insan bilimlerinin genel konusunun önüne geçmiştir, antropolojinin de önüne geçmiştir. Freud’da vardır bu. Yani çok büyük olasılıkla…: Totem ve Tabu, Uygarlığın Huzursuzluğu, Bir Yanılsamanın Geleceği. Kültürel olguları, dolayısıyla antropolojik olguları işleyen kitaplar, antropolojik, tarihsel disiplinlere yayılma iddiasında olan, kültürel konuları, psikanalitik kavramları işleyen yayınlar. Bildiğiniz gibi, özellikle Amerika’da bu yönde yapılan araştırmalar günümüzde çok gelişmiştir. Amerikan antropolojisi, Margaret Mead’in yapıtları, Kardiner’in [10] yapıtları vb genellikle analistler ya da analitik formasyona sahip olan ve analitik kavramları kullandıklarını söyleyenler tarafından işlenmiştir. Ve bunların tümü doğrudan doğruya psikanalizin [11] kendisinden gelir.

Öte yandan (konuyu tersinden anlatmayacağım) bütün bu disiplinler, çocuk psikolojisi, psikoloji, sosyal psikoloji, antropoloji, psikiyatri vb psikanalizle yani daha önce ulaşamadıkları olguları açıklamak için ihtiyaçları olan kavramların araştırılmasıyla buluşmuşlardır. Sonuçta kimi zaman son derece ilginç ama oldukça soyutlanmış girişimler ortaya çıkmıştır. Sözgelimi Spitz’in girişimi gibi bir girişim. Sanıyorum Spitz Fransız’dır ya da Fransız kökenlidir ve şimdi Amerika’da yaşıyor [12]. İki ya da üç kitap yazmıştır ve çocuk gelişiminin psikanalitik psikolojisini oluşturmaya yönelik araştırmalarını sürdürmektedir. Bir deneysel psikoloji peşindedir: kendi kavramlarını somutlaştırmak isteyen psikanalizin ihtiyaç duyduğu deneysel psikoloji. Bir başka deyişle, Spitz’in çocukla analitik ilişkide değil, çocuğun gözlemlenmesinde aradığı psikolojidir bu, oral evrenin, anal evrenin vb sonucudur. Yani psikanalitik kavramların esas gerçeğini psikolojide arar. Melanie Klein ve Anna Freud üstünde durmuyorum: çocuk psikolojisi alanına bağlıdır onlar; biz tam anlamıyla bu sınır bölgelerdeyiz.

Çok önemli ve çok tipik bir başka buluşmanın üstünde durmak isterim: psikoloji ve psikanaliz arasındaki buluşma. Sonuç olarak şimdiye kadarki buluşmalar gerçek biyolojik temeli olmayan bir psikoloji ya da psikososyoloji ve psikanaliz arasında gerçekleşmiştir. Ama son derece ilginç, dolaylı diyebileceğimiz bir buluşma başka bir alanda gerçekleşir: psikofizyoloji ve biyoloji alanında. Bu alan kesinlikle çok ilginçtir ve bunun nedeni de şudur: biyoloji bilim olarak vardır, her halükârda bilimsel başlıkları olan bilimsel bir disiplindir. Aynı zamanda psikofizyoloji. En açık seçik örnek Wallon’un örneğidir. Wallon klasik psikolojiye göre özgün olan ve özellikle bu sorunlarla ilgilenen Marksistlerin çok yararlandığı bir psikoloji geliştirmiştir. Wallon klasik psikolojiye göre, formel anlamda diyalektik psikoloji gibi düşünülebilecek bir psikoloji geliştirmiştir. […] Diyalektik olan her şey Marksist olduğundan ya da daha doğrusu diyalektik olan hiçbir şey Marksizme yabancı olmadığından (ifadeyi tam anlamıyla güçlendirebilmek için Latince yazılması gereken bir özdeyişe göre) diyalektik olan her şey bizimdir. Dolayısıyla Wallon diyalektik olduğundan zorunlu olarak Marksisttir. Bu özdeşlik neye dayanır? Evre kavramına dayanır. Nörolojik, biyolojik vb olgunlaşma evrelerini gerçekten açıklayan nörologların çalışmalarına dayanan Wallon bir anlamda biyolojik, nörolojik vb olgunlaşma evrelerinin varlığını ve psikolojik olgunluk evrelerinin varlığını yan yana getirmiştir. Bunları yan yana ve birbiriyle ilişkili duruma getirmiştir yani esas evrelerin gerçekten çakıştığını saptamıştır. Bu arada çok eğlenceli bir ayrıntı da şudur: ayna evresinin temel önemi üstünde ilk duran odur; Lacan’ın onun bu önemli tespitte bulunmasını asla bağışlamamış olduğunu söylemeye dilim varmıyor ama her halükârda her zaman sessizce geçirmiştir bu olguyu. [13] Çünkü psikanalistlerin ya da psikiyatrların bütünüyle psikanalitik ya da psikiyatrik olmayan metinler okudukları da olur. Birisi ona “ama sizin şu ayna evrenizi daha önce Wallon anlatmış” dediğinde tarihe geçen öfkesini kusmuştur ve bu öfke hak ettiği kadar tanınmış olsaydı en azından Zafer Anıtı sarsılırdı. Burada önemli olan psikoloji ve psikanaliz arasında gerçekten başka bir buluşma taslağının çizilmiş olmasıdır. Bir yandan psikanaliz içinde, öte yandan psikoloji içinde ortaya çıkan gelişme tipinin yapısıyla ilgili bir buluşma. Psikanalizde ve psikolojide büyük olasılıkla evreli bir diyalektik gelişme söz konusudur ve Wallon bu buluşmanın kuramcısıdır. Asla psikanalizden söz etmemesine rağmen aslında yapıtlarında —psikanaliz kavramlarının dolaşmaya başlamasıyla birlikte birçok kuramcı yararlanmıştır yapıtlarından— psikanaliz ve psikoloji arasındaki kuramsal yakınlaşmayı sağlayacak unsurlar vardır. […]

Psikoloji ve psikanaliz arasındaki üçüncü buluşma üçüncü bir alanda gerçekleşir: toplumun kendisinin alanında. Bu kesinlikle en ilginç noktadır. Ben burada sadece Tort’un dile getirdiği düşünceleri ve Lacan’ın mevcut psikanaliz karşıtı eleştirisini sosyal uyarlanma psikanalizlerinin eleştirisi gibi nitelediği dönemdeki düşüncelerini geliştiriyorum. Burada her şey toplum alanında olup bitiyor. Ve bu, buluşmanın iki özdeş koşulunu gerektirir: psikanaliz tarafında ve sosyoloji [14] tarafında. Meselelere psikanaliz açısından bakalım. Freud’un gerçeklik ilkesi dediği şeyin kuramsal yorumuna dayanır bu. Bu bağlamda ayrıntılı tarihsel bilgiler vermek istemiyorum, gereği yok bunun —olabilir bu, çok önemlidir— ama işin özü şudur: gerçeklik ilkesi yavaş yavaş toplum gerçekliğinin bir temsilcisi gibi yorumlanmıştır, yani psikanalizin konusu, küçük çocuğun, biyolojik varlığın ve içinde yaşadığı ve daha ilk andan başlayarak yaşamını ve yaşamıyla birlikte eğitiminin normlarını yani toplumun ona ailesi, özellikle annesi aracılığıyla öğrettiği kuralları, biçimlenen kuralları, öncelikle beslenme düzenini yani meme emme saatlerini öğrendiği, kaka, çiş yapma vb disiplinini aldığı toplumsal ortamın sonucu şeklinde yorumlanmıştır; ve bu böyle gider. Gerçeklik ilkesi toplumdur ve burada söz konusu olan maddi gerçeklik, çocuğa yiyecek verme olgusu vb değil, yakın aile çevresinin çocuğa aktardığı, empoze ettiği normlardır ve bu normlar toplumun kendisinin gerekli düzenlemeleridir. Böylece her şey Oedipus zamanındaki gibi olup biter; özellikle Sartre’ı ilgilendiren bu Oedipus dönemi çocuğun gerçeklik ilkesini içselleştirdiği, yani toplumun empoze ettiği kuralları kendi hesabına yazdığı —sembolik bir örnek verecek olursak, sadece çiş yapmamak gerektiğini bildiğinden çiş yapmadığı— dönemdir. Onu bilir ve bu “üstbenlik”tir. İşte ayrıntılı bir örnek. Kısacası, bu andan başlayarak çocuğun yaşamına egemen olacak olan psişik mekanizmaların devreye girmesini yönlendiren üstben sadece belirli bir dönemdir ve bu dönem nörolojik olgunluğun, hareket ettirici olgunluğun, görsel olgunluğun, biyolojik olgunluğun, psikolojik olgunluğun buluştukları dönemdir ve ayrıca bu dönem çocuğun yaşamak için kendisine empoze edilen sosyal zorunlulukları ve bu sosyal zorunluluğun biçimlerini içselleştirdiği bir dönemdir. Ve bu çok önemlidir, öncelikle çünkü tam bir psikanalizin anlamı yorumunu ve sonra da uygulamasını, aynı zamanda da psikanalizin kendisiyle ilgili son derece tuhaf kuramsal bir düşünceyi gerektirir. Bu durumda, psikanalizin konusu gerçekten bireyin ve sosyal ortamın etkileşiminin ürünüyse, psikanalizin konusunu öncelikle bireyin biyolojik itkilerinden hareketle ve daha sonra da bireye yakın çevre (baba ve anne ve özellikle ona soyadını veren babanın üstün psişik mekanizmasının egemen olduğu, yiyecek veren, emir veren, evi çekip çeviren, onu dışarıya karşı koruyan, toplumda belirli hukuksal duruma sahip hukuksal bir şahsiyet olan anne) aracılığıyla empoze edilen sosyal kurallarla düşünmek gerekiyorsa; psikanalizin konu olarak ne olduğunu bilmek için her şey burada olup bitiyorsa hem biyolojiden hem de toplumun biliminden yararlanmak gerekir. Ama —bu son derece önemli bir sonuçtur— bu demektir ki psikolojinin konusu gerçekten toplumda bulunabilir ancak. Sartrecı yorumları okursanız eğer, […] bunların çok önemli olduklarını görürsünüz çünkü bu praxis‘tir, bireysel tasarı toplumun içine sokulur. Ama şunu da söylemem gerekir ki, bu Sartre’ın epifiz bezidir, yani sınırları kesinlikle belirlenemeyen, olabildiğince küçük, sonsuz küçük buluşma noktasıdır — ama nihayetinde bir yerlerde bir buluşma noktasının olması gerekir. Sadece bulunduğu yer burasıdır, Descartes için bütünüyle epifiz bezinde bulunuyordu [15]. Bu bölgede —bir çakışma noktasının bulunduğu bir bölge tanımlanıyor— olup biter her şey, bireysel tasarı burada sosyal praxis olur ve bu özellikleriyle üstlenilir vb.

Bunun önemli pratik sonuçları vardır. Bu önemli pratik sonuçlar göz önündedir, Lacan’ın Amerikan psikanalizi dediği bütün psikanalizde gün gibi ortadadır; bu Amerikan psikanalizi gerçek anlamda toplumsal ortama uyum psikanalizidir hatta psikanalizin zıddıdır. Eğer gerçekten, gerçeklik ilkesi toplumun, yakın aile ortamı aracılığıyla bireyin kendisinin üstben biçimiyle yinelediği birey üstündeki normlarının müdahalesinden başka bir şey değilse o zaman analitik tedavi sadece birey ve toplum arasındaki bir müzakere olur: her hassas müzakere gibi her şeyi ayarlayacak olan psikanalistin aracılığına ve yardımına ihtiyaç duyulan bir müzakere; her şeyi ayarlarken şöyle düşünecektir tabii ki: şu zavallı çocuk, toplum çok ağır geliyordu, toplum ezdi onu yani ben’i üstben’i tarafından ezildi. Ben çok zayıftı, güçlendireceğiz onu: bu tamamiyle ben’in savunma sistemleri psikanalizidir ve dünyadaki en büyük kuramcısı Bayan Anna Freud’dur ve kendisi Lacan’ın kişisel düşmanlarından biridir… yani kişisel değil, kuramsal olarak kişisel… Lacan ona kendisi için kuramsal bilincin değil kendi kuramsal bilinçdışında kuramın varlığının bir unvanı olan niteliği mal etmemiştir asla: “dâhi işkembeci” adlandırması. Lacan Melanie Klein’a dahi işkembeci diyor [16]. Ve Bayan Françoise Dolto’ya da işkembeci diyor. Ayrıca sadece dişil biçimi olan bu niteleme sıfatı çok ilginçtir. Henüz dâhi değil ama olabilir. Her halükârda Bayan Anna Freud dâhi değildir, hele hele işkembeci hiç değildir çünkü ancak işkembeci olarak dâhi olabilir: işkembeci bile değildir sadece selofana sarılmış et satar. Ve Bayan Anna Freud’un sattığı eti sadece Basın selofanı altında alabilirsiniz yani Ben’in Savunma Mekanizması [17] ya da Çocuk Psikanalizi [18] adıyla bilinen yapıt. Bu yapıtlarda güçlendirilmiş analitik kavramlar biçiminde —nedenini birazdan göreceğiz— o küçük kuramını güçlü hadımlık takıntılarıyla sunmuştur; Freud’un kızı olan bu resmi psikanalist psikanalizin, psikanaliz dünyasının tip aile annesi olma ihtiyacını hissetmiştir […] ve analitik kültür dünyası da böyle kabul etmiştir onları. Burada toplum yoktur tabii ki. Ama deyim yerindeyse hiç utanma sıkılmaları olmayan ve uluorta toplumdan söz eden insanlar vardır: bu bütünüyle Amerikan psikanaliz akımıdır, bütünüyle Amerikan antropoloji akımıdır vb… ve de yer verdikleri tekniklerin… Bu eğilimin temsilcisi, temsilcilerinden biri Alexander’dir [19]. […] Günün birinde Alexander’in bir kitabına göz atarsanız —daha kötüleri vardır; onun iyi bir tanık olduğu düşünülebilir, iyi bir Freud kültürüne sahiptir— bu konuların genellikle somut kurumlar içinde vülgarize edilmiş olarak açıklanmış olduğunu görürsünüz, bunlar spekülasyonlar olarak kalmaz. Bilmiyorum hiç Le Monde‘un beşinci ve altıncı sayfalarını okudunuz mu. Le Monde —zaten bilemiyorum, ne gibi düşüncelerle yayımlıyor böyle şeyleri (belki muziplik olsun diye, umarım öyledir ve bu gibi şeylerin muzip düşünceler olmadan nasıl yayımlanabileceğini anlayamıyorum)— bugün büyük bir gelişme gösteren bir kurumun raporlarını yayınlıyor —hemen şunu da söyleyeyim ki, tek yayın organı o değil bu bağlamda, çünkü Fransa ve Paris’te bu tür birçok yayın organı var ama en ünlüsü odur diyelim, her halükârda en çok tanınan ve satılan, kolayca satın alınabilen yayın organı… Çünkü Le Monde‘un özel muhabiri toplantıların yapıldığı ve yöneticiler düzeyinde ve bir şirketin yöneticileri ve çalışanları arasında ortaya çıkabilecek psikolojik zorlukları ortadan kaldırabilmek amacıyla büyük sanayi kuruluşlarının yöneticilerinin eğitildikleri Jouy-en-Josas’a gidebilir. O zaman sorun yakın sosyal çevreye yeniden uyarlanma sorunu olur ve kullanılan tekniklerin tümü bu analitik tekniklerdir. […]

Dolayısıyla böylelikle gerçekten var olan, pratiğe geçen ve gerçeklik ilkesinin, dolayısıyla üstbenin, dolayısıyla psikanalizin konusunun kuramsal kavramının pratik kullanımını temsil eden bir teknikler dizisinin yolu açılmıştır. O zaman bizi kuramdan sonra en çok ilgilendiren, meselenin kuramsal sonuçlarıdır. Gerçeklik ilkesinin yani psikanalizin temel konusunun toplumda aranması düşüncesi kabul edildiği andan itibaren psikanalizin kendisini ve kavramlarını daha önceki kuramsal sonuçtan hareketle rölativize etmeye çalışan antropolojik özellikli psikanalitik kuramların ortaya çıktığı görülür. Karşımıza psikanalitik girişimler çıkar ve bunların açıklamak istediği düşünce şudur: Psikanalitik kavramlar bir psikanalitik konuya bağlıdır ve bunun kökenini biyolojik bir varlık (küçük çocuk) ve belli bir toplum arasındaki ilişkilerde aramak gerekir; psişik mekanizmaların devreye girmesi olan üstben bu toplumun ve yapısının toplumsal kurallarının içselleşmesini gösterir. Dolayısıyla bizim Freud’un kavramlarıyla ilgilenmemizin nedeni onun Viyanalı olması, belirli, tarihsel bir biçime göre yapılanmış, bireylerine toplumun ekonomik-politik-sosyal yapısının yansıması olan ve yakın çevrede, epifiz bezinin tanıdığımız aile biçimini aldığı noktada somutlanan belli hukuksal kurallar empoze eden ataerkil bir toplum olan Batı toplumunda yaşamış olmasıdır. Ama bu aile biçiminin geçerli olmadığı toplumlar da vardır ve bu toplumlardaki epifiz bezleri bizimkilerden farklıdır: dolayısıyla başka bir epifiz bezi kuramı yani genel bir olasılık kuramı yani epifiz bezinin somut dönüşümlerinin biçimi olan bir kuramı geliştirelim. Bu kuramı bize veren Malinowski’dir: her toplumun hak ettiği kompleksleri, hak ettiği psikanalistleri vb bulduğu Amerikan psikanalitik girişimi akımıdır bu. Ve bizi kendi konusu olduğuna göre epifiz bezinin genelleşmesi uzmanı olmaya başlayan Lévi-Strauss aracılığıyla şaman kuramı içinde neler olduğunu anlamaya götürebilir. Ona göre ilkel toplumdaki şaman ve psikanalist aynı şeydir, psikanalistin toplumdan aldığı misyonun aynısını şaman ilkel toplumdan alır: toplumun deli ya da hasta ilan ettiği birinin tedavisi aracılığıyla toplumun kendisiyle olan çatışmalarını sembolik olarak yok etmek. Lévi-Strauss’un Anthropologie structurale (Yapısal Antropoloji) adlı yapıtının şaman kuramı bölümünü okuyabilirseniz, rica ederim okuyun bu bölümü, orada bu varsayımların bulunduğunu ve uygulandığını göreceksiniz ve bu düşüncenin içinde yer aldığı alanı değerlendirebileceksiniz anında.

İşte psikanaliz ve psikoloji, psikanaliz ve biyoloji [ve nihayet] psikanaliz ve toplum arasındaki buluşma alanları, bunların kuramsal ve pratik sonuçları. Günümüzde başka bir buluşma alanı da vardır kesinlikle, psikanaliz ve felsefe arasındaki buluşma alanıdır bu. Yani psikanalizden alınan bazı temalar ve bunların mevcut felsefeler tarafından işlenmesi arasındaki bazı temalar. Politzer’den söz ederken yeterince üstünde durdum bunun ve bu konuya geri dönmek gereksiz. Sadece şunu söylemek istiyorum ki belirtmiş olduğum üç buluşma psikolojide, sosyolojide, antropolojide psikanalitik kavramların ya da psikanalizde psikolojik, biyolojik, nörolojik ya da sosyolojik kavramların kullanılabilmesi olasılığıyla hukuksal ve kuramsal olarak doğrulanabilirler. Bir başka deyişle şimdiye kadar analiz ettiğim üç buluşma biçimi kavramlar düzezyinde yer alırlar yani psikanalize başka disiplinlerin getirmiş olduğu kavramsal düzeyde karşılıklı işlevlerdir bunlar. Karşılıklılık esasına dayanmayan bir buluşma yoktur. Şimdiye kadar söz konusu olan psikanaliz ve disiplinler arası etkileşim kavramlarını içerir. […]

Şimdi söyleyeceklerim kavramlarla ilgili değil. Psikanaliz ve felsefe arasında değişecek olan kavramlar değil. Bunun somut anlam olduğunu söyleyeceğim. Daha doğrusu karşılıklı ilişki şu şekilde olacaktır: ana hatlarıyla bakıldığında psikanaliz felsefeye somut olanı verecektir, felsefe de psikanalize kavramları verecektir. Şu şekilde gerçekleşecektir bu alışveriş: felsefe psikanalize, eğer tedavinin kuramsal olarak kör pratiği içinde ilişkide somut olanı düşünmek istiyorsa kavramlarını felsefeden alması gerektiğini söyleyecektir. Bu çok ilginçtir: burada söz konusu olan pratiktir, oysa daha önce söz konusu olan kuramsal alışverişti. […] Bu alışveriş şu şekilde gerçekleşir: psikanaliz felsefeye somut olanı verir yani adını koyalım, hekim ve hasta arasındaki ikili ilişkinin durumunu: bu psikanalizin felsefeye verdiği konudur. Ve buna karşılık felsefe de psikanalize, felsefenin psikanalizin gerçek objesi ve özü gibi gördüğü şeyi düşünebilmesi için gerekli kavramları verecektir. Alışveriş, verme ve karşılığında alma ama bu alışverişte taraflardan biri kendi kuralını empoze eder: felsefedir bu ve şöyle der [psikanalize]: “Sana statünü söyleyeceğim, sen bana pratiğini veriyorsun, ben sana kavramlarını veriyorum ve tamam iş bitiyor, artık söz etmiyoruz bundan.” Bu “tamam iş bitiyor, artık söz etmiyoruz bundan” lafı Politzer’in söyleminden sonra Sartre’ın, Merleau-Ponty’nin söylemidir. Bu “tamam iş bitiyor, artık söz etmiyoruz bundan” lafı felsefi bir kavramdır, bu kavram içinde tedavinin psikanalitik deneyinin gerçekleri gelişmiştir. Bu tedavinin psikanalitik deneyimi gerçekliği esasen hekim ve hasta arasındaki ilişkidir. Aynı zamanda da Lacan düşüncesinin temel noktasıdır. Şunu söyleyebilmek için aydınlatılması gereken temel noktadır: işte, gerçekten olup biten budur yani hekim-hasta ilişkisinin felsefi yorumunun kuramsal bir ikiyüzlülük olduğunu göstermek için… felsefenin bu gerçekliği felsefi olarak hazmedebilmek amacıyla onu tahrif etmek zorunda olduğunu göstermek için… Bu, Lacan’ın tedaviyle ilgili temel kanıtıdır. Felsefe, felsefi olduğunu gösterebilmek için gerçeklik deneyimini, analitik pratiğin kendisinin deneyimini tahrif etmek zorundadır. Bu kuramsal sahtecilik nasıl gerçekleşiyor? —Özür dilerim oldukça kaba bir sözcük bu ama bütünüyle kuramsal bir kabalık bu. Şu postulat aracılığıyla gerçekleşiyor: hekim-hastalık ilişkisi içinde, tedavinin ikili ilişkisi içinde söz konusu olan sadece başkası için olan’dır, sadece iki süje arasındaki iletişim durumudur yani çağın en önemli büyük akımlarından biri olan ve modern tarihin birçok çeşmesinden akan varoluşçu, personalist vb akım olduğu söylenebilecek şeyin temel kavramı. Tabii ki bu bağlamda Politzer’in rolü çok belirleyici olmuştur çünkü bu kavramları bulan odur. Politzer üçüncü şahısta bilgiyi birinci şahısta bilginin karşısına çıkardığında, her şeyin hasta ve hekim arasında olup bittiğini ve bunun bir dram olduğunu söylediğinde burada gerçekten sadece efendi ve köle ilişkisini hatırlatan bir durumda iki süje arasındaki iletişim durumu söz konusudur. […] Bir buçuk yıl önce sanıyorum Sarthe’ın küçük bir kenti olan Bonneval’de [20] bir kongre yapılmıştı; bu bağlamda ilginç olan kente hâkim muazzam bir binaya uzaktan bakıldığında büyük bir şato vardı karşımızda sanki çünkü dümdüz bir yerde bulunuyordu bina; uzaktan farkediyordunuz: bir psikiyatri kliniği. Sanıyorum kliniğin yakınlarında küçük bir belediye binası vardı ve bu klinikte Henri Ey [21] hüküm sürmektedir; Ey’in Fransız psikiyatri tarihindeki yeri Bergson’un aynı dönemdeki Fransız felsefe tarihindeki yerine benzetilebilir diyeceğim geliyor ama bu ona haksızlık olur çünkü olağanüstü pozitif bir rol oynamıştır o; oynamıştır diyorum ve özür diliyorum bunun için ama doğrudur bu, bir kere Fransız psikiyatrisinin ilk ve en büyük hocası olmuştur, Fransız psikiyatrisi bağlamında öğrettiklerinde Fransa sınırlarının dışına taşan bir şeyler vardı. Henri Ey’in psikiyatriyle ilgili kuramsal alanda Fransız taşracılığına karşı mücadelenin bir kahramanı olduğu söylenebilir. Fransız psikiyatrisine özellikle bir yerlerde Jackson [22] diye birinin yaşamış olduğunu öğretmiştir; yeri bilinmiyor ama yaşamıştır böyle biri, bir şeyler yazmıştır, önemli şeyler yazmıştır, bunların öğrenilmesi gerekir ve bunlardan sonuçlar çıkarılabilir vb… bunları öğretmiştir.

Ey, konforlu Bonneval şatosunda yıllardan beri belli dönemlerde psikiyatri kongreleri düzenler ve bu kongrelerde öğretisini anlatır: dinamik-psişik-organik bir öğreti, gerçekten aydınlatıcı olan, Jackson etkileri taşıyan bir tür psikiyatrik Bergsonculuk’tur bu […]. Bu kongrelere katılanlar da düşüncelerini açıklama fırsatı bulurlar. Kendisi hiç kuşkusuz genç kuşağın üstadı falan değildir. Lacan’ın çağdaşıydı çünkü ikisi de Sainte-Anne’da okumuşlardı ve arkadaşlıkları oradan başlıyordu; ve Sainte-Anne’da ayrıca aynı odada kalıyorlardı ve odanın duvarına şunu yazmışlardı: “Her isteyen deli olamaz”! Onların programı bundan ibaretti. Bir başka deyişle: deli vardır ama herkes deli olamaz. […] Çok önemliydi bu çünkü anlamı şuydu: işi ciddiye almak gerekir, sadece negatif bir durum söz konusu değildir, pozitif durum da söz konusudur bunun içinde. Ve Lacan şu derin esini hiçbir zaman reddetmemiştir; reddetmemiştir çünkü en azından ona zaman zaman şu sözleri yinelemiştir: “He, hatırlıyorsun, değil mi ortak programımızı, sen şimdi bu ‘her isteyen deli değildir’in neresindesin?” Zaman zaman Ey’in programının gerisinde kaldığını söyler —çok zor değildir programı— ve zaman zaman da, özellikle sözünü ettiğim bu son kongrede, Laplanche’in Leclaire’le birlikte yazdığı, bilinçdışıyla ilgili raporunu sunduğu ve Ricoeur’ün [23] de davetli olduğu kongrede Ey’in kendisinin önünde bunu ifşa etme muzipliğini de yapmıştır.

Fransız psikiyatrisinin birçok tanımı yanında felsefe ihtiyacıyla, muazzam bir felsefe tüketimiyle de tanınır. Genel tıptan söz etmiyorum ama her halükârda kesin olan psikiyatr ve psikanalistlerin Fransa’da felsefe pazarının en büyük tüketicileri arasında yer almalarıdır. Fransa’da filozoflar olmasaydı da felsefi yapıt yayımlayan yayınevleri yaşardı… burada şart psikiyatrinin filozofların arkasından yaşamış olmasıdır. Ricoeur çok heyecanlandırıcı bulduğum bir konuşma yaptı… yani birçok kişinin bundan söz ettiğini duymuş olduğumdan bu konuda bir şey söylemeye cesaret edemiyorum çünkü benden daha fazla duymuşsunuzdur bunları. Ama benim söylemek istediğim Ricoeur ve bu psikiyatri ve psikanaliz dünyası arasındaki buluşmanın merkezinde gerçekten iki süje arasındaki iletişim durumu felsefesinin felsefi kavramları ve tedavinin analitik eleştiri arasındaki buluşma vardı. Ne oluyor? Psikanalistler sorular soruyorlar kendilerine: tedavide, pratikte olup bitenleri düşünebilmek için hiçbir şey yoktur ellerinde. Ve dışarıdan birisi, Ricoeur gibi kültürlü, akıllı, bilinçli, namuslu, kararlı biri gelip de, içinde bulundukları açlık içinde, onlara “işte ben size mütevazı ölçülerde de olsa bir şey getirdiğimi sanıyorum” dediğinde şaşırıyorlar ve Ricoeur bunları gerçekten yaşamış biri olduğundan çok daha şaşırıyorlar ve sonuçta belki de bu tarihsel buluşmayı karakterize edebilecek tek kolektif anlaşmazlık, değiş-tokuşun pratiğe karşı bir kavram olmadığıdır —bir başka deyişle tedavinin analitik pratiğine karşı yapılan değiş-tokuş felsefeden gelen kuramsal kavramlar değildir— ama bunun başka bir deneyime karşı bir deneyim olduğunu söyleyeceğim. Olay işte bu düzeyde gerçekleşmiş, inandırıcı olmuştur: deneyim alışverişi yapmışlardır. Psikiyatrlar ve psikanalistler deneylerini vermişlerdir ve Ricoeur de iki süje arasındaki iletişim durumuyla ilgili deneyimini yani belli bir ahlak pratiğinin, siyaset pratiğinin vb deneyimini vermiştir. Yaşadığı, düşündüğü kendisidir, kendi deneyimi kendisiydi, söylemi kendi deneyimiydi. Değiş-tokuşu yapılan deneydir, kavramların dışarıda kalmış olmasından çok korkuyorum. Durumla ilgili olarak söylenmesi gerekenlerdir bunlar… Sadece gülünç bir durum ya da polemik değildir bu, çok gerçek ve çok derin bir durumdur ve bizi hem psikanaliz tarafında olup bitenler konusunda hem de tabi ki söz konusu başka alanlarda sorular sormaya zorlar; yani en namuslu ve en otantik filozoflar da dahil olmak üzere bir araya gelen herkes açısından; çünkü bu özel durumda Sartre, Merleau ve Ricoeur otantiklik ilişkisi içinde her türlü kuşkudan kesinlikle muaftırlar.

Başta sözünü ettiğim bu buluşma işte bu alanda geçmiştir ve ben belli bir süre, kişisel olarak bu ilkeye göre yaşadım yani psikolojinin psikanaliz olduğu, psikolojinin bundan habersiz olduğu ama Allahtan öğrenmeye başladığı ilkesine göre; kanıt?: her yan kanıt doluydu. Ve böylece her şeyin çok iyi olduğuna, her şeyi ayarlamak için biraz kuramsal bilinç eklenmesinin yeterli olduğuna ve sonrasının geleceğine inanıldı. Bu andan itibaren bazı problemler ortaya çıkar. Birinci problem son derece çarpıcıdır: eğer gerçekten psikanaliz psikolojinin —psikolojinin ve ona bağlı bütün disiplinlerin, örnek istiyorsanız psikolojiyi alıyorum— özüyse psikanaliz alanını psikoloji alanından ayıran nedir? Psikanaliz ve psikoloji, psikanaliz ve psikoterapi, psikanaliz ve psikoterapik tıp, psikanaliz ve psikiyatri vb arasında ifade edilebilecek bir kuramsal farkın ne olduğu bilinmiyor. Üstadım Jean Guitton [24] bir zamanlar “her şey pembeyse hiçbir şey pembe değildir” derdi ve şunu söylemem gerekir ki bu kavram kesinlikle ona borçlu olduğum temel bir kavramdır —onun titrine saygılı olmak gerekir, insanın hocalarına karşı dürüst olması gerekir: bu kavramı kesinlikle ona borçluyum— ve bana soru sorma yetkisi veren de bu kavramla ilgili düşüncedir: eğer her şey psikanalizse hiçbir şey psikanaliz değildir, her şey psikolojiyse hiçbir şey psikoloji değildir; o zaman gerçek farklılıklar nasıl bulunacaktır? Bunlar düşsel değildir, gerçekten bir pratik farklılığına denk düşerler çünkü analitik pratik bir şeydir, psikoterapik pratik başka bir şeydir, herkes söyler bunu size. Psikoterapi yapan psikanalistler kesinlikle aynı şeyin söz konusu olmadığını söyleyecekler, hiçbir zaman aynı tekniklerin söz konusu olmadığını vb söyleyeceklerdir; psikiyatr şöyle diyecektir size: “Ama, ben, psikanalistler…, kavramlar sınırı aşmıştır ama teknikler sınırı aşmamıştır kesinlikle vb”. Burada gerçek anlamda bir farklılık söz konusudur.

İkinci kuramsal problem de gene “her şey pembeyse hiçbir şey pembe değildir”e bağlıdır ama bu kez analiz ve felsefe uyumuna uygulanmıştır. Eğer analitik durum temelde iki süje arasındaki iletişim durumuyla, iki süje arasındaki iletişimin özgün durumuyla aynıysa psikanaliz ve iki süje arasındaki iletişim durumu arasında ne fark vardır? Kesinlikle düşsel olmayan, gerçek problem çünkü Sartre’ın varoluşçu psikanalizi kesinlikle ona denk düşer. Sartre psikanaliz yapmıştır, yaptığını iddia etmiştir, bir psikanaliz kurduğunu idia etmiştir ve sadece o değildir bunu yapan. Almanya’da Binswanger [25] sadece bir filozof değil aynı zamanda bir pratisyendir. Bir varoluş psikanalizi yani kuramsal olarak hekim-hasta ilişkisi ve ilk başkası için, ilk Mit-sein, ilk iki süje arasındaki iletişim durumu özdeşliğine dayalı bir psikanaliz oluşturmak istemişlerdir. Bu izlenim olmamakla birlikte, ben gene de her şeyin tam anlamıyla böyle olup bitmiş olmasını isterim. Ben isterim tabii ki ama gene de her şey bu şekilde olup bitmiyor galiba; sözgelimi Laplanche’ın yazısı formeldir: psikanalitik gerçeklik içinde her şey bu şekilde olup bitmez.

Deyim yerindeyse, bu iki güçlük içinde, hem açık seçik, hem şematik olmak için problemin esasını özetledim, bu iki temel soruya sadece Lacan’ın cevap verebileceğini söylemek için. Lacan, kesinlikle uzun zamandan beri var olan birisi, yani psikanaliz dünyası için vardır, aynı zamanda felsefe dünyası için de var olmuştur: Bildiğiniz gibi La Psychoanalyse‘in birinci sayısında Lacan ve Hyppolite arasındaki bir diyalog yer almıştır [26]. M. Hyppolite uzun süre Lacan’ın seminerlerini izlemiştir. Bu seminerler —kendi kendisini üreten ebedi bir kurum— çarşamba günleri 12.15’te Saint-Anne Psikiyatri Hastanesinin kadınlar koğuşunda olurdu. Çarşamba günleri olup bitenleri yerinde görebilmek için oraya bir kez gitmeniz gerekirdi; uygun bir saat değil tabii ki, hekimler için uygun bir saattir çünkü bu saatte muayenelerini bitirirler.

Tabii ki Lacan felsefe dünyasında biraz vardı. Collège de France’taki son derslerinde Merleau-Ponty ondan alıntılar yapmıştır ama temel yapıtlarından hiçbirinde yer almaz. Lacan tarihsel bir olgudur: üstünde durmak gerekir onun. Kesin olan biz Latinler için anlaşılmaz olduğu, birtakım muammaların arkasında saklandığı, simgelerin arkasında gizlendiğidir. Yani özentici bir biçim altında gösterir kendini çünkü bu sıfatı kuramsal ve bilinçli olarak barok bir biçimde, bir yabani türü gibi kendi hanesine yazmıştır: öyle sanıyorum ki aşırı bir anlam yüklü değildir bu sözcük, onun olağanüstü bir saldırganlık, görkemli bir kötülük içinde olduğunu anlamak için nasıl bağırıp çağırdığını işitmek gerekir; gerçeküstücülükten geçmiş bir birey olarak gerçekleştirir kendisini kesinlikle. Ama gerçeküstücülük sözcüğünün kullanımı her zaman örnek bir kullanım değildir; bununla birlikte bir şeyi karşılar bu sözcük. Neyi? Size sunduğum hipotez psikanalitik ortamın kendisi nedeniyle bu saldırganlığın gerekli olduğudur. Demek istiyorum ki psikanalizin zorlukları eskiden kültür kurumlarının reddettiği psikanaliz ve analitik olmayan kültür dünyası arasındaki zorluklardı. Ve bu, analitik dünyanın kendisi içinde olup bittiğinde başka bir zorluktur çünkü burada kesinlikle psikanalizin Freud’u tanımayan insanlar tarafından anlaşılmaması değil psikanalizin onu tanıması gereken insanlar tarafından anlaşılmaması söz konusudur. Ve psikanalitik dünyanın yapılanmasının bugünkü biçimleri içinde yani psikanalitik dünyanın hukuksal, sosyal, ekonomik yapıları içinde, öyle sanıyorum ki kötülükten ve de anlaşılmaz bir şey söylüyormuş gibi yaparak kesinlikle açık seçik bir şey söyleme ama bu konuda inandırıcı olabilmek için empoze ettiği ‘anlaşılmazlık’ üslubuyla kendini koruma anlamına gelen kuramsal bir ikiyüzlü tavır diyebileceğim şeyden başka çıkış yolu yoktur. Öyle sanıyorum ki bu onun için muhataplarına aptal olduklarını hissettirme biçimidir ve onlara söylediklerinden hiçbir şey anlamadıklarının doğrudan kanıtını verir: öyle sanıyorum ki onların, söylemin anlaşılmazlığı biçiminin arkasında saklanan bir şeye saygı göstermeleri için bu kanıtın dolaysızlığına ihtiyaçları vardır. Lacan’ın bir seminerine katılırsanız kendileri için anlaşılmaz olan bir söylem karşısında dua eden bir yığın insan (üstatla uzun süre düşüp kalkmış olanlar dışında) görürsünüz ya da —bu onun tavrının çok pozitif ve kesinlikle kaçınılmaz bir özelliğidir— entelektüel terorizm yöntemlerini kullanır yani insanları okuduklarını anlamadıklarına inandırmaya çalışır ve anlamamalarının nedenini de açıklar: kuramsal bir kültüre sahip olanlar bile anlayamıyorlar bunları, siz haydi haydi… Kısaca söylemek gerekirse tarihsel varlığı Lacan’ın otobiyografik nedenleri dışında doğrulanması gereken bu biçimler içinde sadece iki kelimeyle anlatmak istediğim son derece önemli, son derece ciddi şeyler olup biter: Lacan’ın yaratmaya çalıştığı kuramsal yapıtların belirgin özelliğinin radikallik, bilinç, kararlılık olduğu söylenebilir ve bunlar içinde kararlılık ve bilinç kuramsal içerik düzeyindedir. Demek istiyorum ki kararlı bir tiptir ve bu kararlılığı kesinlikle iradi bir karardan gelmez, söylediklerinin bir temele dayanmasıyla ilgili kuramsal bir kesinlikten gelir. Bu kararlılık negatif ve pozitif biçimde yansır. Bugün psikanalitik yoruma egemen olan iki akım olarak adlandırılması gereken şeye karşı acımasız bir mücadeleyle negatif biçimde yansır: bir yanda bilimci ya da mekanist hatta teknokratik veya teknik akım… bu, psikanalizi biyolojiye ya da psiko-fizyolojiye, nörolojiye, sosyolojiye vb bağlar yani içinde kaybolduğu konulara…; öte yanda personalist, hümanist, iki süje arasındaki iletişim durumuyla ilgili diyebileceğimiz bir akım yani bugün Fransa’da felsefi duruma egemen olan felsefi yorum akımı.

Radikal bir reddetme durumu ama radikal reddetme durumu sadece Politzer’deki gibi başkaldırının reddedilmesi değildir yani sadece bir şeyi bir kenara koyan ve daha sonra “bununla uğraşmak gerekir ama düşünmek boş değildir” diyen bir reddetme değildir. Lacan bize sadece kavramın ve kavramsızlık örneğinin işaretini vermez. Lacan şunu söylemez: kuramsal açıdan var olanı reddetmek gerekir çünkü gerçeklik başka bir şeydir. İki şey verir bize: kavram olmayan’ı verir, pardon, daha doğrusu hem kavramı hem kavram olmayanı; şunu söylemekle yetinmez: “Bunu düşünmemek gerekir çünkü yanlıştır”. Şunu da söyler: “İşte gerçeklik böyle düşünülür”; ve bunu Freud’a bir dönüş ve Freud’un metinlerinin kuramsal yorumu aracılığıyla verir. Bunun üstünde çalışmak gerekir.

Bu koşullarda Lacan’ı çevirmek çok önemli kültürel bir gerekliliktir ve tabii ki sadece yazdıklarını okuyabilmek için de olsa bizi doğrudan ilgilendirir.

Lacan’ın girişimi doğruysa eğer, bu konuyla bitirmek istiyorum, bu bizi çok fazla ilgilendirir, kuramsal açıdan ilgilendirir, çok önemli nedenlerle ilgilendirir. Psikanaliz ve psikoloji arasındaki ilişkiler dolayısıyla düşündüğümüz bütün alan yani psikanaliz probleminin ortaya konduğu tüm insan bilimleri alanı söz konusu olan bütün alandır. Her şeyin psikanaliz üstüne bir düşünceye bağlı olduğunu söylemeyeceğim, açık seçik olmak için birçok şeyin psikanalizle ilgili bir düşünceye bağlı olduğunu söyleyeceğim. Niçin? Çünkü bizim için şimdi, somut biçimde gerekli olan kesinlikle psikanaliz ve psikoloji ya da sosyoloji vb arasındaki ilişkiler problemi değildir: bu problem psikanaliz, psikoloji vb arasındaki gerçek ilişkilerle somut biçimde ayarlanmıştır. Sosyal bilimler dünyasının bu yıl burada yapacağımız çalışmaya kesinlikle ihtiyacı yoktur: kesinlikle yoktur çünkü kuram ilgilendirmiyor onu, sadece olayları, sonuçlarını yaşıyor. Mevcut yapılar ve bunları yaratanların içinde yaşamıyor, sosyal psikoloji, antropoloji vb içinde yaşıyor ve uzun süre bunların içinde yaşamıştır. Bizi ilgilendiren kendimize sorduğumuz kuramsal sorudur. Psikanaliz ve İnsan Bilimleri dünyası arasındaki gerçek, somut, güncel olmayan ilişki nedir? Kuramsal ilişki, varsayımsal ilişki nedir? Başa dönmüş oluyorum böylelikle. Bunun için psikanalizin özünü tanımlamak gerekir. Bu dünyaya girmek için Arkhimedes’in daha uzağı görmek için istediği hareket noktası gerekir: mutlak bir nokta gerekir, kuramsal bir nokta gerekir, bir yerde bir şeyin kuramsal olarak tanımlanmış olması gerekir. Durum şudur: bence bu dünyada iki demir atma noktası vardır. Birincisi […] Marx’ın başlattığı sorunsalın kuramsal sonuçlarıdır ama bu başka bir konudur. Öbürü, Marx’la doğrudan hiçbir ilgisi olmayan birinin olayıdır ve şöyle der: Bugün elimizde yararlandığımız kuramsal bir demir atma noktası var: bu dünyanın tümünde değil ama kesinlikle psikoloji dünyasında, psikiyatri dünyasında, psikoloji, psikiyatri vb arasındaki ilişki dünyasında, psikoloji ve psikanaliz ilişkisiyle ilgili bir dünyada; ve bu demir atma noktası psikanalizin tutarlı, kesin, geçerli kuramsal tanımıyla bir olasılıktır: Lacan bunu vermiştir bize. […]

Notlar

[1] Paris Psikanaliz Derneği kurucu üyesi Angelo Hesnard Emmanuel Regis’le birlikte Fransa’da yayımlanan psikanalizle ilgili ilk kitabı kaleme almıştır: La psychoanalyse des névroses et des psychoses, ses applications médicales et extra-médicales (Paris, Alcan, 1914). L’Oeuvre de Freud (Paris, Payot, 1960) adlı yapıtına Merleau-Ponty önsöz yazmıştır. Hesnard 1969’da ölmüştür.

[2] Başka hiçbir kaynak olmadığından burada yazıya geçirilen metni aynen koruyoruz.

[3] Roland Dalbiez yaşadığı dönemde çok önemli olan bir yapıt yazmıştır: La Méthode psychanalytique et la doctrine freudienne (Paris, Desclée de Brouwer, 1936); Dalbiez bu yapıtında yenilikçi olduğu söylenen psikanaliz tekniğini karışık bir felsefe gibi görülen Freud öğretisinden ayırmak istemiştir. Görüşleri çok etkili olmuştur: sözgelimi Paul Ricoeur öğrencisi olmuştur.

[4] Louis Althusser’in temel referansı Georges Politzer’in Critique des fondements de la psychologie (Paris, Rieder, 1928) adlı yapıtıdır. O dönemde Editions Sociales’in yöneticisi olan Guy Besse’e yazdığı bir mektuptan anladığımıza göre kendisi Haziran 1965’te Politzer’in yapıtını yeniden yayınlamayı düşünmüştür: “Théorie” dizisi içinde “kuramsal bir önsöz”le birlikte. Althusser, Guy Besse’ten Presses Universitaires de France’ın “sadece kısa biyografik bir ekle birlikte” bir metin yayımlamayı tasarladığını öğrenince 23 Haziran 1965’te şunu yazmıştır ona: “Projeyi gerçekleştirmek için gerçekten geç mi kaldık? Sana bundan tekrar tekrar söz etmemin nedeni bu işin ne kadar önemli olduğunun göz ardı edilemeyeceğini düşünmemdir. Şöyle ki: Politzer’in herkesin okumak zorunda olduğu ‘kuramsal önsözü’ bulunmayan metnini yayımlamak zararlı olacaktır. Critique des fondements de la psychologie üstüne başka bir zamanda, başka bir eleştirel-kuramsal bir metin yayımlasak kitabı okumuş olan kaç kişiye okutabiliriz bu metni? Herkes yapıtın kendisine üşüşecektir ve sonuç, tahmin edilebileceği gibi kesinlikle felaket olacaktır. Critique olağanüstü bir yapıttır ama yanlıştır ve son derece idealist‘tir. Yapıtın dehası Fransa’da bundan neredeyse kimsenin kuşku duymadığı bir dönemde Freud’un ne kadar önemli olduğunu anlamış olmasıdır-hatası ise bu bağlamda yüzde yüz idealist ve kesinlikle varoluşçu bir sunuş ve eleştiriye yönelmiş olmasıdır. Sartre ve Merleau’nun yapıttan bildiğimiz sonuçları çıkarmalarının nedeni bir yanlış okuma değildir: bunun nedeni ne yazık ki Politzer’in sadık bir okuması‘dır: Sartre’ın tek üstadı Politzer’dir, tek gerçek üstadıdır (ne kadar paradoksal gözükürse gözüksün Bergson’la birlikte odur! Onda Husserl etkisi, kendisinden birçok terim almasına rağmen çok daha yüzeyseldir).” Sonuç olarak Politzer’in kitabı 1967’de PUF’ten çıkmıştır.

[5] “Lacan Derneği” Haziran 1953’te Daniel Lagache tarafından kurulan Fransız psikanaliz derneğidir; eskisi Paris psikanaliz derneğidir: 1926’da kurulmuştur ve o dönemde Sacha Nacht tarafından yönetilmiştir.

[6] Revue de Psychologie concrète‘in iki sayısı 1929’da çıkmıştır.

[7] Aslında söz konusu olan Jean Laplanche ve Serge Leclaire’in Bonneval kolokyumundaki raporlarıdır ve Althusser’de bu raporun ithafsız bir ayrı basımı vardı: J. Laplanche ve S. Leclaire: “L’inconscient. Une étude psychanalitique”, Les Temps Modernes, Temmuz 1961.

[8] Büyük olasılıkla söylenmiş olan uygun yazım “psikanaliz”dir. Bununla birlikte Louis Althusser’in aslında söylemek istediği “somut psikoloji”dir.

[9] Dinleyen kişinin yazımı ve notlarına göre kesinlikle “sosyoloji”. Bununla birlikte Louis Althusser’in burada “psikoloji” demek istediği düşünülebilir.

[10] Freud’un analiz ettiği Abram Kardiner “kültüralist” akımın temsilcilerinden biridir. Sözgelimi Fransızca bir yapıtı okunabilir: L’individu dans sa société, Paris, Gallimard, 1969 ya da Mon analyse avec Freud, Paris, Belfond, 1978.

[11] Yazıma göre kesinlikle “psikoloji”. Althusser’in burada “psikanaliz” demek istediğini düşünebiliriz.

[12] Aslında Viyana kökenli olan René Spitz, Paris Psikanaliz Derneği’nin çalışmalarına aktif olarak katılmış, daha sonra ABD’ye göç etmiştir. Süt bebeği ve çocuğun annesinden ayrı, uzun hastane yaşamı sıkıntıları üstüne çalışmalarıyla tanınır. Sözgelimi Fransızca La Première Année de la vie de l’enfant, Paris, PUF, 1963 okunabilir.

[13] Louis Althusser burada “Comment se développe la notion de corps propre chez l’enfant” (Journal de Psychologie, Kasım-Aralık, 1931) adlı yazıya gönderme yapıyor; Henri Wallon bu yazıda “ayna deneyimi” kavramını geliştirmiştir —Les Origines du caractère chez l’enfant, (Paris, Bovin, 1934) adlı yapıtına da almıştır aynı yazıyı. En önemli bölümleri yayımlanmamış olan bu metin 1938’de Lacan’ın, Wallon’un yönettiği Encyclopédie française‘in VIII. Cildine (“La Famille”) katkısı çerçevesinde tekrar yayımlanmıştır. Temmuz 1949’da Zürih Kongresi’nde ünlü “ayna evresi” (“Ben’in işlevinin oluşturucusu olarak ayna evresi”; Ecrits adlı yapıtında yinelemiştir, s. 93-100) anıştırmasında Lacan gerçekten de Wallon’a hiçbir gönderme yapmamıştır.

[14] Yazıma göre kesinlikle “sosyoloji”. Louis Altusser burada “toplum” demek istemiş olabilir.

[15] “Epifiz bezi” Descartes’a göre beynin “ruhun bedenin bir bölümüyle daha özel bir birleşmesinin gerçekleştiği” noktasıdır.

[16] Lacan adını anmadan “işkembeci ve dâhi kadın” diyor Melanie Klein’a (Ecrits, s. 448).

[17] Mécanisme de défense du moi, Paris, PUF, 1985 (11. bas).

[18] Psychanalyse des enfants, Paris, PUF, 1981 (4. bas).

[19] “Amerikan Yeni Freudculuğu”nun temsilcisi Franz Alexander 1931’de “Chicago Institute for Psychoanalysis”i kurmuştur. Fransızca La Médecine psychosomatique (Paris, Payot, 1962) adlı yapıtı okunabilir.

[20] 30 Ekim-2 Kasım 1960 arasında Bonneval’de gerçekleştirilen kolokyum (bildirileri VI. Colloque de Bonneval: l’inconscient, Paris, Desclée de Brouwer, 1966 içindedir.

[21] Lacan’ın Saint-Anne’daki çalışma arkadaşı ve dostu Henri Ey René Laforgue’dan sonra psikiyatri ve psikanaliz arasında benzerlikler bulmaya çalışan “L’évolution psychiatrique” grubunun yöneticisi olmuştur. 1933 yılında getirildiği Bonneval psikiyatri kliniği yönetimini 1970’e kadar sürdürmüştür.

[22] J. H. Jackson (1835-1911): Özellikle epilepsi ve afazi üstündeki çalışmalarıyla ünlü ve daha genel olarak da düşünce ve beyin arasındaki ilişkileri araştıran ünlü İngiliz nörolog. Henri Ey daha çok psikiyatride “Yeni Jacksoncu” akımın başlıca temsilcilerinden biri olarak tanınır.

[23] Daha fazla ayrıntı için bkz. E. Roudinesco, La Bataille de cent ans. Historie de la psychanalyse en France, C. 2, s. 317-328, Paris, Seuil, 1986 ve Jacques Lacan. Esquisse d’une vie, histoire d’un système de pensée, Paris, Fayard, 1993, s. 383-403.

[24] Yazımda sadece “üstadım J” sözcükleri vardır.

[25] 1908’den başlayarak Viyana Psikanaliz Derneği’nin üyesi olan Ludwig Binswanger 1911-1956 arasında İsviçre’deki Bellevue senatoryumunu yönetmiştir. Çok büyük ölçüde fenomenolojinin etkisinde kalmıştır ve “varoluşsal analiz”i (“Dasein-analyse”) bulmuştur. Fransızcada şu yapıtları okunabilir: Le Rêve et l’existence, Paris, Desclée de Brouwer, 1954 (Michel Foucault’nun önsözüyle): Analyse existentielle et psychanalse freudienne, Paris, Gallimard, 1981; Mélancolie et manie: études phénoménologiques, Paris, PUF, 1987.

[26] La Psychanalyse, no. 1. “Sur la parole et le langage”, Paris, PUF, 1956. Lacan’ın Ecrits adlı yapıtında da vardır bu metinler, s. 369-399 ve 879-887.

Leave a comment

Filed under çeviri

Comments are closed.